Sessizlik Biçimleri
Sessizlik Biçimleri yazı dizisi, Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde Demo Lab. İnisiyatifi ve davet ettiği sanatçıların işlerini Derya Ülker ve M. Cevahir Akbaş küratörlüğünde bir araya getiren Sessizlik Biçimleri sergisinin ele aldığı konular etrafında şekilleniyor ve sergi yayını için üretildi.

*

“Sessiz kalma hakkına sahipsin. Söyleyeceğin her şey aleyhinde delil olarak kullanılabilir.” Polisiyelerde duymaya alışık olduğumuz bu klişe cümledeki “sessiz kalma hakkı”nı, “sessiz kalma gerekliliği” yönünde bir uyarı olarak okumak daha doğru. Peki ya sessiz kalmama hakkı? Ve hatta ses çıkarma sorumluluğu? İfade özgürlüğünün mutlak olduğuyla ilgili, ses çıkarmanın gerekliliğiyle ilgili bir klişe cümle var mı?

Kıraathane’de izleyicilerle buluşan Demo Lab. İnisiyatifi ve yol arkadaşlarının Sessizlik Biçimleri sergisinin oluşum süreci boyunca sessiz kalmamakla ilgili bir klişe arıyorum. Çisel Karacebe’nin bu seride yayımlanan ilk metinde andığı “susma ile başlayan slogan”a sıkışıyorum: “Susma, sustukça sıra sana gelecek!” Slogan sıranın bize gelmeyeceği durumları dışarıda bırakıyor, bu nedenle bana yetmiyor, çaresizlik hissettiriyor. Buradaki susmamayı, sessiz kalma zorunluluğunu kendi iyiliğin, ses çıkarma zorunluluğunu ise kendine rağmen herkesin iyiliği içinmiş gibi algılıyorum. Etrafımı korku iklimi sarıyor. Sessizlik bir baskı ve disipline etme aracına dönüşüyor. Ses çıkmasını umduğumuz bir yerde doğuveren sessizlik, bir çatlak gibi, hepimizi tedirgin ediyor. Öyle ki baskıyı uygulayan bile bu sessizlikte tekinsiz olan ve gerilimi artıran bir şeylerin saklı olduğunu biliyor. - - - - - - - - - - - - -Sessizlik, bir şeyleri cisimleştiriyor. - - - - - - - - - - - - - - - - Söylenmeyen cümlelerin yerinde duran boşluk herkesin gözüne çarpıyor. - - - - - - - - - - - - - - - - Sessizlik, karşısındakilerden bir katkı beklemediği gibi onları eksilerek kendisine katılmaya çağırıyor, susarak. Oysa sessiz kalmak –John Cage’in belirttiği gibi– mümkün değil. Sadece bedenimiz bile onlarca sesin kaynağı.

Sessizlik kavramı, olumsuz bir yerden dolanarak yine sesi işaret ediyor. Susan Sontag “[S]anat eserinin kendi özelliği olarak, sessizlik ancak tahrif edilmiş yahut mecazi anlamda var olabilir” diyor.1 “Sessizlik zıddını ima etmeyi ve onun varlığına bağlı olmayı asla bırakamaz… Sessizlik, kaçınılmaz olarak, bir konuşma biçimi (çoğu kez şikâyet yahut itham) ve diyalogdaki bir unsur olarak kalır.” Sessizliğin ima ettiği şeyler kümesine konuşmanın yanında söz içermeyen sesleri de ekliyorum. Ne anlama geldiğini çok iyi bildiğimiz tencere tava sesini, gösteri yürüyüşlerine eşlik eden kalabalık konuşmaları, sözcükleri seçemesek de neyle ilgili olduğunu tahmin ettiğimiz sloganları düşünüyorum. 

Wythe’ın aktarımıyla Lauri Siisiäinen’ın Foucault and the Politics of Hearing kitabına göre2 Foucault, ses üzerine derslerinin sonuncusunda bir tip sese dikkatimizi çekiyor: Kalabalıklardan kaynaklanan ses yatay bir düzlemde ilerlemeye elverişlidir. Ses yalıtımı ve gürültüyü önleme çabası bir disipline etme aracıdır. Gürültülerin birbirine bulaşmasını önleyici panoptik faaliyet, Siisiäinen’ın verdiği örnekle okul bahçesinden sesleri, fabrikadan şarkıları uzaklaştırmak ister. Kamunun ses faaliyetlerinin düzenlenmesi, gürültüye karşı hijyen sağlanmaya çalışılması bir biyopolitikadır. Halbuki bu sesler gerçeği söyler, gerçeği imler. Yazının başında aradığım ses çıkarmakla ilgili sözcük burada, Siisiäinen’ı okurken karşıma çıkıyor: parrhesia. Antik Yunan’dan bugüne, cesaret ya da bir gerçeği açıkça söylemek, özgürce konuşmak, ifade özgürlüğü anlamlarına geliyor. Brutus’un “Romalılar, yurttaşlarım!” diye başlayan tiradı geliyor aklıma. Kalabalığın gürültüsü, iktidara rahatsızlık veren, onun egemenliğini sarsan bir unsura dönüşüyor. İşte Foucault’nun söz ettiği bu ses, çokluğun sesi, kendini merkeze koyan, teması kendisi olan bir ses. 

Bu ses, Siisiäinen’a göre belli bir özneden kaynaklanmayan, kalabalığın içinden anonim olarak çıkan bir sestir. Üstelik bulaşıcıdır, çoğalır. Kendine yeni bir ifade alanı açar. Onu dinlemeyi bilmeyenler için, Sibel Yardımcı’nın bir ifadesiyle3 canavarın ya da Negri ve Hardt’a göre yıkıcı gücün, Foucault’nun deyişiyle ise bir kitlenin oluşturduğu hayvanın sesidir; toplumun öznelerinden oluşan sesin karşısındadır. Bu ses, anlamı değil kendi varlığını merkeze koyar, bir şey söylemese de direnir. Buradayım, der. Eylemlerde, hoyrat müzik4 [rough music] pratiklerinde, gündelik uğultularda yoklama alırcasına kendi varlığını ortaya koyanların seslerini duyarız. Gürültü olarak homojenleştirdiğimiz bu ses verilerini duyabildiğimizde ve etik dinlemeyi5 öğrenebildiğimizde onları anlamanın yolu açılır. 

Çıkan sesler, söylenen sözler veya yalnızca “gürültü”, çoksesliliğin bir parçasıdır. Bu nedenle kimi zaman sessizlikle birlikte eşseslilik de çok sesliliğin zıddı olarak belirir. Mihail M. Bahtin’in dediği gibi, “[Ç]oksesliliğin özü tam da seslerin bağımsızlıklarını koruması ve bu hâliyle de eşseslilikte olduğundan daha yüksek düzeyde bir bütünlükte birleşiyor olmaları gerçeğinde yatar.”6

Aristoteles’in “zoon logon echon” ile “zoon politikon” olarak ilan ettiği insan, söz ile varlık kazanan bir politik öznenin kuruluşunu müjdelerken barbarı ve söz söyleyemeyen ötekileri öznelikten çıkarıyordu. Bu ayrım dili siyasileştirirken duyguları da dilden sürgün ediyordu. Tam da bu noktada sanatçı tercihini sessizlikten yana yapabilir: Söz ya da dil ile gerçekliğin arasındaki yol tıkanmış olduğunda sanatçı dili indirgemek isteyebilir. Sontag’a göre “[B]u modelde, sanatçının faaliyeti sessizliği yaratmak yahut pekiştirmektir; etkileyici sanat arkasında sessizlik izi bırakır.”7 Özellikle başka özneler adına konuşmamaya özen göstermek gerektiğinde sessizlik en iyi araca dönüşür, sessiz bırakılmış olana alan açar. 

Toplumun (özellikle belli kesimlerinin) sessizliğe gömüldüğü bir sessizlik atmosferinde veya çıkan seslerin ayırt edilemez hâle geldiği bir eşseslilik atmosferindeki her türlü titreşim potansiyel içerebilir. (Bu yazı da çoksesli, sözü yine tırnak içinde çoğaltarak bitiriyorum.) Seslerin birbirine karıştığı yer olan kamusal alan sessizleşirken veya eşsesliliğe mahkûm olurken, kültürel yapıyı kurmadaki rolümüzü anımsamakta fayda var:

“Durum [...] onu inşa edenlerce yaşanmalıdır. Edilgin veya figüran konumundaki ‘kamu’nun oynadığı rol gittikçe azalmalı, buna karşılık, artık ‘oyuncu’ denmesi mümkün olmayanların, kelimenin yeni anlamıyla ‘yaşayanlar’ diye adlandırılacakların oynadığı rol gittikçe artmalıdır.”8

Derya Ülker
Dilara Açıkgöz
Ekin Çekiç
Nazım Serhat Fırat
Şener Yılmaz Aslan

1. S. Sontag, “Sessizliğin Estetiği”, Radikal İrade Üslupları, çev. Nuray Önoğlu (İstanbul: Everest Yayınları, 2021), 21.

2. J. Whyte, “Listening to the Noise of the Multitude: On Siisiäinen’s Foucault and the Politics of Hearing”, Theory & Event 18(2) (2015).

3. S. Yardımcı, “Canavar: Kültüralizm Ne Zamandı?”.

4. Bir toplumsal hareketten doğan sanat değeri olarak benimsenen hoyrat müzik geleneği için bkz. G. Grindon, “Sürrealizm, Dada ve Çalışmanın Reddi: Radikal Avangardda Özerklik, Eylemcilik ve Toplumsal Katılım”, çev. Birkan Taş, Küresel Ayaklanmalar Çağında Direniş ve Estetik içinde; A. Kuryel ve B.Ö. Fırat (der.), (İstanbul: İletişim Yayınları, 2015).

5. Suzi Asa etik dinleme kavramını önerir. Bkz. “Editörden

6. M. Bahtin, Dostoyevski Poetikasının Sorunları, çev. Cem Soydemir (İstanbul: Metis Yayınları, 2004), 68.

7. Sontag, agm, 37.

8. “Report on the Construction of Situations and on the Terms of Organization and Action of the International Situationist Tendency”, çev. Elçin Gen, Küresel Ayaklanmalar Çağında Direniş ve Estetik içinde, 47.

çokseslilik, Demo Lab. İnisiyatifi, Derya Ülker, fotoğraf, M. Cevahir Akbaş, sanat, sergi, ses, sessizlik, Sessizlik Biçimleri