Pirinç Tarlası:
Mikro Anıtlar
yerle gök arasında bir tür
bağ kuruluyordu. »
Babaannem ve büyükbabam için bir armağan.
Unuttuklarımdan geriye kalan.
Olmuş, olmakta ve olmamışlara dair bir kolaj.
Büyükbabamın inşa ettiği üç basamaklı ahşap merdiven incelikle yapılmış, sade fakat sağlamdır. Her basamak, ayaklarınızın altında güvenli hissetmeniz için yeterince geniştir ve cazibesine çekicilik katan hafif bir gıcırdamayla okşar kulaklarınızı. Ahşap, doğal çevreyle kusursuz bir şekilde harmanlanarak güzelce yaşlanmış ve balkondan aşağıdaki yemyeşil bahçeye doğru uzanmıştır. İşte oracıkta oturmuş bahçeyi izliyordum. Bahçe, hayal edilebilecek her meyveyi veren ağaçlarla çevrili ve çeşitliydi. Pembe, beyaz ve altın çiçeklerle kaplı dallarındaki yapraklar sabah çiyiyle parlıyor ve havayı narin, tatlı bir kokuyla dolduruyordu. Toprağa sıcak ve yumuşak bir ışık saçan altın güneşle uyanırdık; kalbimiz aydınlık, ruhumuz arşta, zihinlerimiz kim bilir nerelerdeydi. Bahçemizdeki yaşam basit ama doyurucuydu. Büyükbabam sabahleyin ağaçlarla ilgilenirdi; dalları budar, kökleri sular ve toprağı zenginleştirmek için düşen yaprakları toplardı. Meyve hasadı kahkaha ve şarkılarla dolu ortak bir aktiviteydi bizler için. İkindi çayı geldiğinde ulu portakal ağacının gölgesinde toplanıp babaannemin portakallı kekini yerdik, büyükbabam da bize hikâyeler anlatırdı. Her yemek, toprakla ve birbirimizle olan bağlarımızı güçlendirirdi. Güneş batmaya başladığında, ışıltılı bir inci olan ay gökyüzüne doğru yükselir ve bahçeye yumuşak, gümüş bir ışıltı saçardı. Yıldızlar birer birer belirir, kadife bir fon üzerinde dağılmış elmaslar gibi parıldardı. Akşamlar düşünme ve birlikte olma zamanıydı. Aileler ve arkadaşlar küçük ateşlerin etrafında toplanır, çalıların gölgesinde pürüzsüz ve serin bir taş bulurlardı, oturduklarında altlarındaki toprağın tok rahatlığını hissederler ve yüzleri alevlerin yumuşak titreyişiyle aydınlanırdı. Hava yumuşak bir müzik sesi ve gece esintisinde hışırdayan yapraklarla dolardı. Müzik havayı dolduran, herkesi birbirine bağlayan evrensel bir dildi. Yaşlılar geçmişe dair hikâyeler anlatırken ablam ve ben de çimlere uzanır, yıldızlara bakardık. Evrenin enginliğinde teselli ve ilham bulur, daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzu bilirdik.
Yorgunluktan gözlerimin kapanmasına ramak kalmışken, kokusu tüm bahçeyi saran babaannemin portakallı keki bu anılarımın toz bulutu olmasını sağladı. Portakallı kekin kokusu mutfakta başlar. Mutfak yaşanmışlıklarla doludur; kırık dökük menteşeden sarkmış dolap kapakları, kumaş perdelerle örtülen boşluklar, kapaksız raflar, eskimiş bir masa ve soğutucusu eski moda, hırlayan bir buzdolabı. Tüm bunlar geçmişten bugüne taşınmış birer hatıra gibidir. Kekin mis kokusu mutfağı sararken biz de o anın tadını çıkarırdık. Babaannem kekin her aşamasını bana sabırla öğretir, hamuru karıştırırken gözlerinde beliren huzur, çocuk aklımla bile dikkatimi çekerdi. Mutfakta vakit geçirirken, arka tarafta yer alan o karanlık pencereyi fark etmemek imkânsızdır. Apartman boşluğuna açılan bu pencere, karanlık ve kasvetli bir dünyaya bakardı. Güneş ışığı oraya uğramaz, zaman orada durmuş gibi hissedilirdi. Pencereden içeriye süzülen pis kokular ise pek de hoş değildi; ağır, boğucu bir koku mutfağın havasını değiştirir, bu pencere zamanın karanlık bir boşluğuna açılırmış gibi hissettirirdi. Yankılanan sesler ve kokular bu kasvetli kokuşmuş boşluğu canlandırırdı.
Üst kattaki komşumuz bazen çocuklarını azarlarken duyulur, bazen de fırınlarının güzel kokusu bu boşluğa karışırdı. Alt kattaki komşumuzun sesini duyduğumuzda babaannemle birlikte pencereye doğru eğilip hâl hatır sorar, karşı dairedeki komşumuzun da sohbete dahil olmasıyla birkaç cümlelik sohbetler yapardık. Komşularla konuşurken yaşadığımız bu küçük ama samimi anlar mutfakta geçen vakitleri daha da anlamlı kılar, boşluğun karanlığını biraz olsun aydınlatırdı. Vanilya ve tereyağının hafif kokusuyla karışan turunçgil aroması sıcak, rahatlatıcı bir atmosfer yaratırdı. Koku yoğunlaşır, fırından kaçar ve yavaşça tüm mutfağı doldurur, hava akımlarıyla hareket ederek mutfaktan dışarıya doğru çok sevilen kitaplarla dolu bir kitap rafıyla çevrili koridor boyunca yayılarak koridorun sonundaki oturma odasına kayardı. Oturma odası anılarla doludur. Kırmızı kadife koltuklarla uyumlu puflar sıcaklık hissi yayar, ince sanatkârlığı anlatan narin desenlere sahip, nesillerdir var olan uzun, cilalı, özenle işlenmiş kakmalı ahşap masanın ve sandalyelerin pürüzsüz yüzeyleri ışığı yakalardı. Yılların eskittiği bu parçalar Fransız Madam’dan babaanneme düğün hediyesi olarak verilen değerli birer armağandı. Duvarlar neşe ve birliktelik anlarını hatırlatan aile fotoğraflarıyla süslenmişti. Çerçevelerin arasında yer yer soyulmuş desenli duvar kâğıdının arkasından alçının toz hâlinde dökülüp saçıldığı kısımlar vardı. Bir zamanlar bu duvarları parşömen kâğıdıyla kaplamak sadece bir ev işi değildi; ailemizi bir araya getiren, evimizi yuvaya dönüştüren bir ritüeldi aslında. Kekin kokusu odanın her yerine yayılıp anıların dokusuna başka bir katman daha ekleyerek balkon kapısından dışarı çıkar ve üzüm yapraklarının kokusuyla renklenirdi.
Yazlık evimizin balkonu asma yapraklarının yemyeşil örtüsüyle kaplı bir sığınaktı. Asma filizleri ahşap kirişler boyunca kıvrılarak ilerler, yapraklar doğal bir gölgelik oluşturur ve güneş ışığını zeminde dans eden benekli desenlere dönüştürürdü. Olgun üzüm salkımları asmalardan sarkar, koyu mor tonları canlı yeşil yapraklarla tezat oluştururdu. Asmaların gölgesi günün sıcağını uzak tutar ve serin, sakin bir alan yaratırdı. Gölgeliğin altında oturur, üzümlerin tadını çıkarırdınız, ısırdığınızda meyve suları tatlılıkla fışkırırdı. Asma yaprakları esintide hafifçe hışırdar ve huzurlu ambiyansa katkıda bulunurdu. Gün akşama doğru kaybolurken ateşböcekleri belirmeye başlar, minik ışıkları yeryüzüne inen yıldızlar gibi titrerdi. Ateşböceklerinin parıltısı yapraklardan ve üzümlerden yansıyarak ve balkondakilerin yüzlerini aydınlatarak yumuşak bir ışık yayardı. Komşularımızla bir balkondan diğer balkona sohbet ederken kelimeler havada çarpışırdı. Sesler ılık gecede yumuşak bir şekilde taşınır, ağustosböceklerinin sesleri ve ara sıra gelen kahkahalarla harmanlanırdı. Bazen de günlük hayatın uğultusuyla dolu olan sokağımızda maytaplar patlardı her yanda, canlı bir kutlamaya dönüşürdü ortalık. Balkonumuzdaki üzüm bağları ile ahşap kirişlerden sokaktaki ağaçlar arasına gerilmiş renkli ışıklar ılık akşam esintisinde hafifçe sallanır, yeryüzüne indirilmiş bir takımyıldızı gibi titreşirdi. Hava hazırlanan yiyeceklerin birbirine karışan kokularıyla dolardı.
Sokak boyunca geleneksel yemekler ve ikramlar sunan tezgâhlar kurulur, çocuklar yetişkinlerin arasında koşturarak, oyunlar oynayarak ve sokak boyunca kurulan masalardan gizlice lokmalar alarak cümbüş yaratırdı. Biz ise balkonumuzdan tüm sokağın bir parçası olmuş gibi kutlamaya katılan komşuların, arkadaşların ve yoldan geçenlerin toplandığını görebilir, onlarla şen şakrak eğlenirdik. Apartmanın önündeki geniş merdivenler doğaçlama oturma alanlarına dönüşür, iğde ağaçlarının altına yerleştirilmiş sandalyelerden bir tribün kendiliğinden oluşuverirdi. Sokağa ve bahçeye açılan balkonumuz ışık, kahkaha ve asmaların altında komşularımızla geçirilen bir yaz akşamının basit zevkinden oluşan buluşma yeri hâline gelirdi. Portakallı kekin kokusu bu anılarımla karışıyor ve nostaljik bir aroma yaratıyor. Merdivende oturmuş yorgun argın ikindi çayını beklerken, raks eden portakallı kekin kokusu, üzerime sinmiş tuzlu deniz kokusuyla harmanlanıyor.
Gün henüz uyanmamışken, ilk güneş ışınları denizin üzerinde asılı kalan sisin arasından canlanan bir serap gibi belirmişti. Deniz bizi açık kollarla karşılamıştı. Arkadaşlarım topun peşinden koşarken ve dalgalarda sıçrarken ben şehrim üzerinde çalışmaya koyulmuştum bile. Dalgaların fısıltılarından doğan, ellerimle şekillenen ve rüzgâr tarafından dönüştürülen bir şehir. Her dalga bazen nazik bir dokunuşla karmaşık detaylar ekleyerek tüm mahalleleri yeniden şekillendiriyor, bazen de beni yeniden düşünmeye ve yeniden inşa etmeye zorluyordu. Rüzgâr şehrin nefesiydi; dar koridorlarda esen rüzgâr, kum tanelerini havaya kaldırıp başka yerlere yerleşmelerini sağlıyor, her esintiyle manzarayı değiştiriyordu. Şehrim canlıydı, deniz yaşamının enerjisiyle atıyordu. Minik yengeçler sokaklarda koşturuyor, denizşakayıkları gizli köşelerinden fırlıyor ve denizyıldızları kumlu duvarlara tutunarak var ettiğim şehre hayat katıyordu. Caddelerinde yürüyordum, kumun ayaklarımın altında serinliğini hissediyordum. Şehrin etrafımda büyüdüğünü, kum ve denizden daha fazlası hâline geldiğini hissettim; canlanıyordu, suyun ritmiyle atıyordu. Bu şehrin bir yaz günü kadar geçici olduğunu biliyordum. Öteden gelen babaannemin ve komşularımızın kahkahaları, dalgaların sesiyle harmanlanan rahatlatıcı bir uğultu. Taze pişmiş poğaçaların, böreklerin ve o tanıdık turuncu kekin kokusu havayı dolduruyor, denizin tuzlu kokusuyla karışıyordu. Babaannem ve komşularımız kumun üzerine serilmiş piknik örtüsünde bir ziyafet hazırlıyordu.
Şehrimi bir süreliğine terk edip ayaklarım ıslak kuma çarpa çarpa, herkesin renkli, canlı bir karmaşa içinde toplandığı yere koşuyordum diğerlerine katılmak için. Dirseklerimiz ve dizlerimiz birbirine çarparak yer kapmaya çalışırdık. Vücutlarımız birbirine yapışmış, denizden ıslanmış ve kumla yapış yapıştı. Yemek yerken gülüyor ve birbirimizi kızdırıyorduk. Piknik örtüsü bizim sahnemizdi, çocukluğumuzu yaşadığımız bir yerdi. İyi bir mizahla itip kakarak birbirimizi kenardan düşürmeye çalışırdık. Bazen biri geç gelirdi ve tek kelime etmeden bir alan yaratılırdı. Yeni arkadaşlar bize katıldıkça sahnemiz genişliyor veya daralıyordu. Deniz havlularımızı grubun bir parçası olmak için yan yana koyuyor ve daireyi büyütüyorduk. Ellerimizle yemek yerdik, parmaklarımız kırıntılar ve meyve suyuyla yapış yapıştı, tabakları dolaştırırdık, lokmaları paylaşırdık. Tatlar dudaklarımızdaki tuz tadıyla karışırdı. Bazen sahil yerine limana giderdik, denizin daha derin, daha gizemli göründüğü bir yere. Eskiden limanın bir sonu olmadığına, altımızdaki suyun sonsuz bir uçuruma doğru uzandığına inanırdım. Kayadan kayaya atlardık, her sıçrama bir neşe patlaması, zamanda asılı kalmış bir an olurdu. Yemek vakti geldiğinde, engebeli arazinin ortasındaki piknik alanımız olan, hafifçe bir yana doğru eğimli düz bir kayanın üzerinde toplanırdık. Kayanın üzerine dağılmış vaziyette, engebeli yüzeyde yerlerimizi bulur, tabakları birbirimize uzatır ve dengemizi korumaya çalışırken gülüşürdük. Bir iple bağlanmış karpuz ve su, denizde soğumaya bırakılmış, kayaların arasında hafifçe sallanır, onları çekip paylaşmamızı beklerdi. Güneşin altında yemek yerdik, denizden gelen su ara sıra bize ulaşır ve tenimizi serinletirdi.
Yokluğumda dalgaların ne yaptığını görmeye hazırdım. Şehir değişmişti, her zaman olduğu gibi, her zaman olacağı gibi; sokakları yeniden şekillenmiş, kuleleri eğilmiş veya yok olmuştu. Ama asla mahvolmamıştı; her zaman bir sonraki dalgayla, ellerimin altında, onu yeni bir şeye dönüştürürken yeniden doğmayı bekliyordu. Güneşin tepede olduğu ve denizin mırıldanarak konuştuğu o anlarda dünya basit ve doluydu. Kum, deniz ve kahkahadan oluşan bir an. İnşa ettiğim şehir, onu şekillendiren dalgalar, paylaştığımız yiyecekler, hepsi bir araya gelerek kalbimde sonsuza dek yaşayacak bir anıya, deniz kenarında geçirilen mükemmel bir çocukluk gününün anlık görüntüsüne dönüşüyordu. Dalgaların kayaları dövmesiyle üzerime sıçrayan su irkilmemi sağladı. Büyükbabam hortumla üzerime doğru su fışkırtarak benimle oyun oynuyordu. İkindi çayı bitmiş, babaannemle pazara gitmeye hazır beklerken büyükbabamla oynamak, unuttuğumu zannettiğim bir anı yeniden hatırlamamı sağlamıştı.
Sokaklar arasında sessiz bir mırıltı olarak başlardı pazar, rüzgârın dağıttığı tohumlar gibi kurulmuş birkaç yalnız tezgâh. İlk başta mütevazıydı, şehrin koşuşturmacası arasında zar zor fark ediliyordu ama istikrarlı bir şekilde büyüdü, asma filizleri gibi yavaşça açıldı, sokakların dokusuna örüldü. Çatlaklarda ve yarıklarda kök saldı, tezgâhları boşluk olan her yerde filizlendi. Yollardan taşarak genişledi, köşelerden kıvrıldı ve ara sokaklara doğru süründü. Büyümesi durdurulamazdı. Bir zamanlar bu yolların efendileri olan arabalar kendilerini sayıca az buldu ve karşı koyamadılar. Pazarın sesleri dalgalar gibi yükselip alçalan kakofoniydi. Satıcıların sesleri çocukların kahkahalarıyla, müşterilerin gevezelikleriyle ve tencereler ile tavaların takırtılarıyla karışıyordu. Hava baharatların, taze olgun meyvelerin ve sebzelerin kokularıyla doluydu. Güneş tentelerden süzülerek ışığını pazarı sıcaklıkla yıkayan yumuşak, altın rengi bir parıltıya dönüştürüyordu. Tenteler kuşların kanatları gibi uzanıyor, insanların sıcaktan kaçmak için toplandığı gölge cepleri yaratıyordu. Bu kanatların altında kendilerine ait küçük dünyalar yaratanlar için pazar sadece bir alan değildi; daha önce hiç tanışmamış insanların ortak bir zemin bulduğu, aralarındaki sınırların pazarın paylaşılan deneyiminde çözüldüğü bir karşılaşma yeriydi. Sadece uzayda değil zamanda da var olan, içinden geçen herkesin kolektif hafızasında pazar anıların, görüntülerin, seslerin ve kokuların dünyasıydı. Pazar hayatla nabız atmaya devam ederken babaannemle kendimizi kaybolmuş bir şekilde gezinirken bulmuştuk. Tezgâhlar birbirine karışıyordu. Her biri bir renk ve ses patlamasıydı, yolunuzu kaybetmeniz kolaydı ama bu hoş bir kaybolma, bir hisler denizinde sürüklenmeydi. Güneş ufkun altına doğru battığında gökyüzü altından koyu maviye döndü, yıldızlar kararan gökyüzünde iğne ucu büyüklüğünde ışıklar gibi belirmeye başladı, gün yerini geceye bıraktı, güneş meşaleyi aya devretti. Geçiş kusursuzdu. İki dünya üst üste biniyor, iç içe geçiyordu. Ben ve babaannem kaybolmuş olsak bile, bu yaşayan ve nefes alan organizmanın bizi yönlendireceğini, yolumuzu bulana kadar bizi akıntısında taşıyacağını bilerek ilerliyorduk. Ve o anda pazarın sadece bir yer değil bir yolculuk, her adımda açılan bir hikâye, gece ve gündüzün, geçmiş ve şimdinin, gerçekliğin ve hayallerin iç içe geçtiği bir labirent olduğunu fark etmiştik.
Gerçekliğin geleneksel sınırlarından etkilenmemiş bir âlemde, hafıza ve hayal gücünün etkileşimiyle yaratılan, bir kişi hariç yaşayanların daha önce hiç görmediği bir yer burası. Duvarları, titreşen ve değişen imgelerle parıldayan bir yer. Bir şehir; neşe ve zaferin, kaybın ve özlemin sahnelerinden oluşan, geçici bakışlar, yarı unutulmuş tozlu rüyalar, canlı anılar ve kahkaha ile üzüntünün yankılarıyla dalgalanan. Bir labirent; zamanın doğrusal değil girdaplar hâlinde aktığı, sürekli olarak anıların gelgitleriyle kendini değiştirip yeniden şekillendirdiği. Her köşesi geçmişin fısıltılarıyla canlanan, sayısız hayatın kalp atışlarıyla ritim bulan, yaşayan, nefes alan bir yer burası. İnsanları çevreleri kadar akışkan ve görünüşleri, içlerinde yüzeye çıkan anıları yansıtarak ince bir şekilde değişenlerle dolu bu labirentte, yıllanmış yazlık evimizin balkonundan bahçemize inen üç basamaklı merdivende oturmuş yorgun argın bir hâlde yazacaklarımı düşünüyordum.
Babaannemin portakallı kekinin kokusu, uzayın kıvrımları arasında yalnızca benim görebildiğim turuncu dalgalar hâlinde yanımdan süzülüyordu. Bu koku büyükbabamın şeffaf bedeniyle dans ediyor, bir havai fişek gibi patlayarak toz bulutu hâlinde gecenin karanlığına saçılıyordu. Karanlık bu ışık hüzmesiyle aydınlanıyor, ateşböceklerine dönüşerek balkondaki insanların fısıltıları arasında parlıyordu. Büyükbabamın ve babaannemin ruhları etrafına ışık saçıyor ve geceyi büyülü bir hâle getirerek yolumuzu aydınlatıyordu.
Kaynaklar
Auge, M. Unutma Biçimleri, çev. Mehmet Sert (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2022).
Foucault, M. Bu Bir Pipo Değildir, çev. Selahattin Hilav (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2024).