Adım Adım
Büyücü ve Bahçe

Birinci adım. Kasım ayının bir cumartesi günü, Ankara Kale Mahallesi’nde soğuk ve kalabalık bir cumartesi Can Akgümüş küratörlüğünde düzenlenen Büyücü ve Bahçe sergisini ziyaret ettim. Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nin en alt katında yer alan sergiye dair deneyimim, merdivenlerden inerken beni bir ritüel alanı karşılayacakmış izlenimiyle başladı. Sanki bir büyücünün bahçesine adım atacaktım ve bir adım daha atarsam beklemediklerimle karşılaşacaktım. Adımımı attım, merdivenlerin sonunda beni bekleyen çiçek komitesini geçtim ve tek odalı görünümde bir alanda buldum kendimi.

Karşımda duran Can Pekdemir’in fotoğrafı “Kürk: Tüm Beden Hareketi II, I” yaklaşmam ve kendisine daha yakından bakmam için beni çağırdı. O sırada solumda duran Ahu Akgün’ün “Underdog-4” isimli yağlıboya tablosu ise tehlikeye tanık olma konusundaki tedirginliğimi harekete geçirdi. Karşıya doğru mu yürüyeceğim yoksa sola mı yaklaşacağım derken sağımda bulunan Erol Eskici’nin “Jeolog” isimli çalışmasını fark edene kadar herhangi bir yöne ilerleyemedim. Bir savaş sahnesine tanıklık edermişçesine irkilerek kendimi bu kırmızı renkli yapıtın önünde tutulmuş buldum. Geniş bir bahçede istediğim gibi hareket edeceğim algısı, yerini ayaklarımın zemine sabitlenmesiyle bir nevi dolaşım tutulmasına bıraktı. 

Birçok güçlü çalışmanın aynı anda beni çağırmasına eşlik eden ikinci bir tutulma daha vardı mekânda. Erinç Seymen’in “Büyücünün Karısı” isimli çalışmasında ve Erol Eskici’nin “Jeolog” isimli çalışmasında olduğu gibi bir form tutulması. Bir fotoğrafa mı bakıyorum, bir serigrafi baskıya mı yoksa bir yağlıboya tabloya mı sorularının arasında bir form geçirgenliğine tanık oldum. Sanatçılar neden gerçeği yansıtmakta belli bir formu tercih eder ve ne zaman hem gerçekliği hem de form alışkanlıklarını bozma yoluna giderler gibi sorulara odaklanırken buldum kendimi. Bu form geçirgenliği karşısında yeniden yere sabitlenmiş gibiydim. Ya da serginin başlığına el sallayacak olursam, bir büyücünün bahçesindeki büyülü alanlara tutulmuş gibiydim.

Erol Eskici, Jeolog, 2017-2018,
tuval üzerine yağlıboya

Beni çağıran çalışmaları teker teker takip ederken mekânın tek bir odadan oluşmadığını, ikinci bir odaya geçiş olduğunu fark ettim. Kuytuyu andıran bu gizli odada Ahu Akgün’ün bir diğer yağlıboya tablosu “Kapalı Gözüm, Gören Gözüm” beni izlediğini hissettirdi ve sır, giz, büyü, mahrem kelimeleri arasından bana göz kırptı. Aklım bu kelimeler arasında geçişler yaparken bahçenin sınırında bulunan ve gittiğim yolu geri dönmeme sebebiyet verecek Nermin Kura’nın “Eleğimsağma Koza” isimli seramik çalışmasının etrafında tur atarken buldum kendimi. Büyücü ve Bahçe ayinine hoşgelmiştim, artık bahçede istediğim gibi hareket edebilirdim.

Bu ana kadar attığım adımlar serginin ilk okumasıydı benim için. Mekânda dolaşım aracılığıyla okuma. İkinci okumam ise sergi kataloğunun pusulasında gerçekleşti.* Mekâna ve çalışmalara bir rehber aracılığıyla baktım bu defa ve beklenmedik bir şekilde tutulmalar yerlerini çözülmelere bıraktı. 

İkinci adım. Can Akgümüş büyü ve sanatın, din ve devlet kurumlarının süzgeciyle ilişkisini vurgulayarak sözü açıyor sergi kataloğunda. Hem büyücüler hem de sanatçılar tarih boyunca normun dışına çıkma cesaretini gösterip kendilerine yeni yollar açtı. Bu açılan yollar tahakküm sistemleri tarafından farklı formlarda fakat benzer motivasyonlarla kapatılmaya ve engellenmeye çalışıldı. İktidarın ve ataerkil yapının gücünü korumak için büyücüler yakıldı, sanat eserleri ise yıkıldı. Bahçede istediğim gibi hareket edebilirim dediğim noktaya geri dönüyorum bu açılış sözüyle. 

Arkamda duran Tayfun Gülnar’ın “Kurumsal Kıyamet” isimli yağlıboya tablosuna daha yakından bakıyorum. Sanatçının resmettiği bürokratik zincirler, iktidarın beğenmediğini yakma ve yıkma dürtüsünün tersten bir kopyası niteliğinde. Yakma ve yıkma eylemlerinin kesişimindeki bir diğer çalışma ise Kazım Şimşek’in “Yoksulun Kendini Ateşe Verdiği Yer” isimli, kâğıt üzerinde mürekkeple oluşturduğu resmi. Bu resme bakarken yüzümün yandığını ve aynı zamanda aydınlandığını hissediyorum. Toplumun kabul etmediği biri olmak ve bu oluşun özyıkıma yol açması üzerine düşünüyorum. Özyıkımların yarattığı örüntüleri hayal ediyorum. 

Kuytu odadan geniş odaya geri dönmeden önce Nadide Akdeniz’in ismi olmayan, kâğıt üzerine karakalemle yapılmış çalışması dikkatimi çekiyor. Kafamı kuytu odadan geniş odaya uzattığımda, aynı sanatçının yine isimsiz fakat bu sefer renkli olan çalışmasına bakıyorum. Her ikisinde de sanki suyun kenarında manzaraya sonradan eklenmiş gibi duran, illüzyonu bozan kameralar var. İnsanların ve objelerin kurulu bir düzende yani gündelik rutinlerinde bir araya gelmelerinin tuhaflığı bu kameraların dışından da görülebiliyor. Kültür endüstrisinin dayattığı uyuşuk cazibelere rağmen endüstrinin tuhaflığını açıkça sergilemekten çekinmeyen manzaralar görüyorum.

Geniş odaya geri döndüğümde kendimi bu kez Sibel Horada’nın “Ebruli Anıt Serisi” çalışmasının önünde buluyorum. Sanatçının bu çalışmasında her sayfası ebrulanmış gazete, adeta din ve devlet kurumlarının süzgecini kamusallaştıran bir araç olarak ortaya çıkıyor. Sanatçının “Suyun Taksimi, Taksimin Suyu” çalışmasında da izini sürdüğü akmayan suların yeniden kullanımıyla ortaya çıkan bu çalışma, oldurulmayanı oldurmak ve gerçekleştirilmeyenin dönüştürülmesi üzerine beni düşündürüyor.

Bürokrasinin başkenti Ankara’da adım adım gezdiğim bu sergi, ikinci okumayı yapmasaydım bende büyülü bir özgürlük hissi yaratabilirdi. Bahçede istediğim gibi hareket edebileceğimi düşünürken sergideki çalışmalar bürokrasiyle sürekli karşılaşmalarıma bir yenisini daha eklemiş oldu. Bu karşılaşma ve çözülümüyle birlikte ayaklarım yeniden hareket eder hâle geldi, ceplerime yeni kelimeler doldu.

* 11.09.2021-23.01.2022 tarihleri arasında Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nde ziyarete açık olan Büyücü ve Bahçe sergisi üzerine olan bu metin sergi ziyareti sonrasında serginin kataloğu rehberliğinde yazıldı.

Betül Aksu, fotoğraf, resim (eser), sanat, sergi