Pek çoğumuzun semt gezilerinde dikkatini çeken bir husus olabilir kahve ve onun uzamı kahve dükkânlarının yıllara yayılan dönüşümü. Pek çok semtte ve özellikle de büyük kent dışındaki turistik semtlerde yer alan ve sayısı hızla artan kahve dükkânları, kentin farklı görüntülerini incelemek için zengin bir kaynak sunuyor. Benim ilgimi çeken unsur ise kenti esir alan bu mekânları nasıl okuyacağımız oldu. Bu uğurda kent kahvesinden üçüncü dalga kahve dükkânına toplumbilimsel bir yolculuğa çıkmanın doğru olacağı kanısındayım. Buradaki amacım kahve yolculuğunu bir eksene oturtarak kahve dükkânlarına farklı bir gözden bakabilmek ve bu mekânların kent pratiğiyle geliştirdiği diyaloğu belki de daha açık algılayabilmek.
Kent literatürünün gelişimine emek vermiş Mübeccel Kıray şehirlerdeki nüfus hareketlenmelerine bağlı olarak tampon mekanizmaların ortaya çıkışından bahseder. Yazara göre bu ara formlar kent ve köy pratiği arasında bir köprü oluşturarak iki alan arasındaki geçişi kolaylaştırır.1 Kent kahvelerini de bu şekilde okuyabiliriz. Bu alanlar hem yerel temsillere hem de şehrin anonim ilişkilerine ev sahipliği yapmasıyla iki farklı alan için yardımcıdır; fakat bu görevi için de belli bir kimlik edinmeme vasfını üzerinde taşır. Bu alanın kültür endüstrilerinde farklı anlatımları arasında arabesk müziğin ortaya çıkışı ve yükselişini, Yeşilçam sinemasındaki kente adapte olmaya çalışan “köy kökenli” tip tasvirini ve benzerlerini sıralayabiliriz. Aynı türden benzeyenini bulmak gerekirse, sosyalleşme bağlamını değerlendirerek, Tanzimat öncesi İstanbul kahvehanelerinin modern temsillerini ele alarak değerlendirebileceğimizi düşünüyorum. Şehirlerde kök salmak üzere iş bulma/edinme gibi ilişkilere de yerellik vasıflarıyla etraflıca bir uzam oluşturma temelli bir tez de literatürde mevcuttur.2
Kahve dükkânlarının dönüşümünde göç tarihi dışında da etmenler mevcuttur. Klasik bir ifade olarak iktisadi ilişkilerin şehirlerdeki görüntüsü ve bu görüntünün uzamsallaşmasıyla ortaya çıkan bağlı formların içinde kahve dükkânları da vardır. Keynesyen iktisadi düşüncenin çöküşü ve yerini liberal politikalara bırakması, diğer unsurların yanında, şehirlerin kahve sahnesine de nüfuz eder. Özellikle 80’lerden itibaren uygulanan neoliberal politikalar kentlerin küresel ticaretin bir parçası hâline gelmesinde rol oynamaktaydı. Kurulan bu ticari ilişkilerin sonunda da küresel markalar mallarıyla beraber şehirleri değiştirdi ve beğeniler de bu değişimi izledi. Bu noktada bir es verip, yazının geri kalanında irdelemek istediğim dönüşümü ve buna hangi pozisyondan baktığımı belirtmek isterim. Üçüncü dalga dükkânları ile standartlaşmayı ilke edinen kahve dükkânları arasındaki ayrım ve bu ayrımı tartışma olanağı sunan öğelerden biri olan yeni gelişen sınıf pratiğiyle ilişkili olacağım.
Küresel standart kahve zincirlerinin şehirlere geldiğinden bahsetmiştik. Liberalizmin temeli olan birey gücü, bireyin kendi tercihini tayin etmesi ve kendisine en uygun kahve deneyimini yaşaması gibi vaatleri bu zincirlerin çekirdeğini oluşturmakta; fakat bu savların üretim ve dağıtım ilişkilerine nüfuz etmediğini ve bireyin gücünü sadece son tercihte sınırlandırdığını belirtebiliriz. Kahve dükkânları ise Fordist üretim bandı ekseninde tasarlanıp müşteri-satıcı arasındaki ilişkileri anonimleştirmektedir. Kuyruğa giren müşteri minimize edilmiş insani temasla ve elinde kendi tercihi kahvesiyle şehrin anonimliğinin tadını doyasıya çıkarmaktadır. Bu birey tercihini şekillendiren medya kanallı kimlik inşasını ve bunun sonucunda doğan “habitus” temelli kahve tüketimini de gözden kaçırmamalıyız.3 Kent ise bu deneyime ev sahipliği yapmakta ve bu pratikler doğrultusunda şekillenmektedir.
Üçüncü dalga dükkânların ortaya çıkışı ve kent habitatında belirginleşmesinin standartlaşma temelli kahve tüketimine karşıt bir rol üstlendiği söylenebilir. Basitçe ifade etmek gerekirse, kahve zincirlerinin renksiz ve kimliksiz yapısına karşıtlığı, bu dükkânların ortaya çıkışının temel sebeplerinden biri düşünebiliriz. Bu noktada işin iktisadi boyutuna tekrar dönmek istiyorum. Fransız teorisyen Henri Lefebvre alanların oluşumunu diyalektik ilişkilerin içerisinde görür. Lefebvre’e göre sosyal alan sosyal bir üründür; toplumsal ilişkiler ve materyal ilişkiler kendi alanlarını kendi kurallarıyla üretir.4 Üçüncü dalga kahve dükkânları ise ileri ekonomilerdeki kırılmaya işaret edebilir. Üretimin bölünmesi, dağılması, mikro çapta üretim biçimlerinin değerlenmesi bir yana, benim dikkatimi çeken nokta yaratıcı emeğin ortaya çıkışı ile üçüncü dalga dükkânlarının ortaya çıkışı arasındaki ilişki. Richard Florida gelişmiş ekonomilerdeki değişimlere dikkat çekerek, yaratıcı ve entelektüel emeğin önemine dikkat çeker ve bu yaratıcı emeğin arkasındaki aktörleri inceleyerek “yaratıcı sınıf” konseptini öne sürer.5 Özellikle kültür endüstrindeki yatırımın artarak devam etmesi ve iş hacminin artması bu sınıfın doğuşunda önemlidir. Bu tartışmalı konseptin çokyönlü detaylarına girmeden, sadece yeni bir sınıfın oluşumuna dikkat çekeceğim. Kimi araştırmacılar üçüncü dalga kahve dükkanların ortaya çıkışını şehirde yeni bir sınıfın doğuşuna yorarak ele alıyor. Ben ise farklı bir sınıf pratiğinden bakmaya çalışacağım. Bu çabamda Florida’nın “yaratıcı sınıf”ını Bourdieu’nün “kâğıt sınıf”ı üzerinden okuyup üçüncü dalga kahve dükkânlarının ortaya çıkışını anlamayı hedefleyeceğim.
“Kâğıt sınıf” veya “kâğıt üzerinde olan sınıf”, hem bir sosyal sınıftır hem de değildir. Literatür bu sınıfı eğitim, gelir düzeyi ve benzeri kriterde komşu pozisyonlarda olan bireylerin oluşturduğunu vurgular. Bu komşuculukta herhangi bir meslek öne çıkmayıp, sosyal çevrelere yönelik ilgileri, algılayışları, pozisyonları ve dolayısıyla habitusları kesişen bireyler söz konusudur.6 Yaratıcı sınıf bir kâğıt sınıf mıdır? Bu soruyu somut bir temele oturtmak güç olsa da Florida’nın iktisadi geçmiş temelli sınıf çıkarımını göz önüne alırsak pekâlâ soruya olumlu bir yanıt verebiliriz. Yaratıcı sınıfı var eden işkollarının bağlı olduğu küresel kültür endüstrileri ile ticaretin çok yönlü bağlantısını ve bu pek de fuzuli olmayan bağlantının iş ortamında mekânsal bir karşılığının bulunduğunu düşünmek doğru olabilir. Başka bir deyişle neoliberal politikalar, kültür endüstrilerindeki yayılım ve buna bağlı olarak işgücünün dönüşümüyle bu sınıfın yapısı şekillenmiştir. Dolayısıyla komşu pozisyonlarda olmaları çok uzak bir ihtimal değildir. Üçüncü dalga kahve dükkânları da bu sınıf gibi şekillenmiştir ve mekânsallıklarıyla bu sınıfın çalışma ortamı için başarılı bir ortam sunar. Kimi zaman adil ticaret ilkesiyle hareket edip dolaşımdaki emeğin sınırsızlığını belirtirken, kimi zaman tasarım, dekor veya konsept üzerinden yaratıcı bir misyon üstlenmektedirler. Aynı zamanda iç tasarımda yaratıcı bir değer üstlenip rahat bir çalışma ortamı sunarlar. Kısaca, yaratıcı sınıfı uzamlaştırırlar.
Bu savların devamında, küresel ticaretin küresel tada dokunuşunun bize farklı kapılar açabileceğine ilişkin inancım var. Geçmiş zamanda araştırmacılar üçüncü dalga kahve dükkânlarının popülerleşmesini kozmopolit bir yaşam arayışı olarak ifade etmiştir: Ülkeler, dünyanın farklı yerlerinde olsalar bile tüketiciler tarafından ihraç ettikleri kahve çekirdekleriyle deneyimleniyor ve geziliyor.7 Bu düşünceden yola çıkarsak mekânsızlığı somut kılan kahve dükkânlarının küreselleşmenin savunuculuğunu yaptığını da ifade etmek yanlış olmaz. Üçüncü dalga kahve dükkânları tüketicilere bu mekânsızlığı yaşatırken aynı zamanda zincir kahve dükkânlardan bir adım önde olarak kimlik inşasına kahveyi oluşturan bileşenleri farklı şekillerde sunarak zengin alternatiflerle katkıda bulunur. Bu küçük ve küresel kahve dükkânları mikro üretim yapıları gibi bölünüp daha öznel bir kahve deneyimi vaadiyle şehirlerin kültürel kodlarına işlenir. Bütün bunların sonucunda, şehri saran kahve dükkânlarının şehrin farklı ilişkilerine de ışık tutmaya devam ettiğini söylemek sanırım yanlış olmaz.
1. M.B. Kıray, Toplumsal Yapı, Toplumsal Değişme (İstanbul: Bağlam, 1999).
2. Ö. Aytaç, “Türkiye Kentleşmesinde Bir Ara Kurum: Kent Kahvehaneleri”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 2 (2005): 179-200.
3. G. Fridell, Coffee (Cambridge, UK: Polity Press, 2014).
4. H. Lefebvre, The Production of Space, çev. D. Nicholson-Smith (Oxford, UK: Blackwell, 1991).
5. R. Florida, The Rise of the Creative Class (New York: Basic Books, 2019).
6. P. Bourdieu, “What makes a social class? On the theoretical and practical existence of Groups”, Berkeley Journal of Sociology 32 (1987): 1-17.
7. S. Ardekani ve J. Rath, “Coffee People in Tehran, Glasgow and Amsterdam”, Journal of Consumer Culture 20(1) (2017): 122-140.
