fotoğraf: Dom Walster (CC BY 2.0)
Av Partisi

Bulutlar birden toplandı ve yağmur çok yağdı.

Beklenmeyen, işaret de vermeyen yağmur, tıpkı diğerleri gibi bu kalabalık grubu da bir anda yakaladı. Kadınlar ve erkekler, gençler ve yaşlılar, güçlüler ve hassaslar, koşuyorlar ve aksıyorlar. Ayaklarına doladıkları hayvan derileri sık sık düşüyor. Yağmur çok hızlı, bu insanlar da fazla şaşkın. Yağmurun gelişinin henüz farkında değiller. Sadece kaçışıyorlar. İşte, ileride yamaçlarla yükselen devasa kayalığın kalbinde bir oyuk var. Birkaç kişi aynı anda fark ediyor ve şimdi hepsi birden hevesle adımlarını hızlandırıyor.

Oyuğa yaklaştıkça heyecanları artıyor. Kayaları tırmandıkça oyuğun derin bir ağız olduğunu fark ediyorlar. Kıkırdamalar ile heyecanlı çığlıklar yan yana ilerliyor. İçeriye ilk giren, uzun bir uğultu çıkarıyor. Ses oyuğun ağzından mağaranın derinliklerine ilerliyor. Bu uğultunun yolculuğuna kulak kabartmış herkes. Ses uzaklaştıkça kalp atışları artıyor. Sırayla içeri doluşuyorlar ve her giren, mağaranın biraz daha içine doğru ilerliyor. Yağmurlu akşamüstünün zayıf ışığı mağaranın sadece giriş holünü aydınlatmaya yetiyor. İçerisi nemli ve kasvetli, neyse ki ılık. Şimdilik yeterli. Tüm bu yorgun insanlar yeni bir yuvanın keşfiyle iyice heyecanlanıp daha da yorgun düşüyor. Az önceki cıvıltılar yerini sızlanmalara bıraktı bile.

Böğründen hışırtılı birkaç hece haykırıyor yaşlı bir adam. Ayaklarını sıvazlıyor, belli ki yaralı. Kanlanmış ellerini karnında kavuşturup kıvranıyor, belli ki aç. Benzer heceleri sıralayan herkes hem aç hem de yaralı. İçlerindeki sızı lafa dökülmek istedikçe tınılar yaratılıyor, bu anlamlarıyla ilk kez. Giriş holünde oraya buraya yığılıp kalmış bu insanlar, midelerindeki gurultuyu duydukça gülüşüyor, biraz da şaşırıyorlar buna. Hava kararmış, yağmur durmamış. Açlıklarını unutur gibi oldular bir süre, birlikte gülüşüp durdular. Ama iyice loşlaşmış bu oyuk bir anda aydınlandı; aniden bir şimşek çaktı! Birkaç saniye sonra da gümbürtüsü hükmetti! Oyuktakiler donup kaldı. Gözlerini bile kırpamadılar, aldıkları son nefesi dışarı bırakamadılar.

Gümbürtüye eşlik eden sesleri ağzından kaçırdı bir genç kadın. Buna kendisi de şaşırdı. Sonra yeniden tekrarladı o sesleri, her defasında daha da özgüvenli ve güçlü. Elleriyle kulaklarını kapatıyor haykırırken. Diğerleri şaşkınlıkla izliyor onu, sonra birkaçı daha haykırmaya başlıyor aynılarını. Kimisinin elleri kulaklarını kapatıyor ve bazıları da ağlaşmaya başlıyor. Birkaç dakikadan sonra bunu yapmaktan sıkılıyorlar. İyice yavaşlıyorlar ve buldukları rahat köşelere kaykılmaya başlıyorlar. Orta yaşlı bir adam holde dolanmaya başlıyor. Aslında geniş sayılabilecek bir alan ama kalabalık olunca rahat yerlerin kapılma olasılığı artıyor. Bu adam da keyfine düşkün ki kendi müstesna köşesini arıyor, taşlarla ve toprakla kaplı bu mağarada. Gördüğü şey gözlerini parlatıyor, büyükçe iki kaya arasındaki boşluğa doldurulmuş kuru yaprakları görüyor. Önceden üzerinde birileri yatmış ve yapraklar iyice basılmış. Adam gördüğü ilk anda bu konforun cazibesine kapılıyor ve hemen yerleşiyor içine içine.

20’li yaşlarında genç ve sağlıklı bir kadın ise başka şeylerin peşinde. Herkes sırılsıklam, nemli bir mağarada sabahlayacaklar ama ateş olmazsa yaşlı olanlar tekrar uyanamayabilir. Genç kadın ateş yakmak istiyor. Aslında tutuşturabileceği şeyler var ama pek kuru sayılmazlar. Mağaranın ağzında, üst üste yığılmış kemikleri de fark etti. Alıp kokladı, bazıları yakılmış.

Tam o anda, kadın mağaranın hemen dışında dolanıyorken bir ışık patlaması daha oldu. Genç kadın da ani bir refleksle, kendi gümbürtüsüyle içeridekileri uyardı. Hemen sonra gelen patlama sesi bu defa çoğunu ürkütmemişti. Gülüştüler.

Genç kadın yüzündeki gülümsemeyi yok etmeden insanların arasında dolanmaya devam etti. Aslında girişteki yakılmış kemiklerin küllerinin peşindeydi. Dışarıdan mağaranın içlerine doğru ilerleyen siyah kurum şeritleri vardı zeminde. Diğerleri ne olduğunu anlamasa da o burada daha önce kalanların hayvan kemiklerini meşale gibi kullandıklarını fark etmişti. Bu kemikler yakılmış, gezdirilmiş, onlara güvenilmiş. Ne olurdu o da kuru kemikleri bulsaydı? O da bir görseydi yanan kemiklerin ışığını? Karar verdi, görecekti. İçerilere ilerledikçe etrafa dağılmış, alevden kararmış kemikleri gördü. İlerideki karanlık hollere doğru izini sürdü kemiklerin ve kurumların. Ama daha da ilerleyemedi, ürktü bilinmeyip görünmeyenden.

Mağarada ilk geceleri zorlu. Bu doğal kuytularda biraz ısınabildiler ama uyuyamadılar. Dışarıdan ana salona sızan sadece gök gürültüsünün sesleri değil. Yırtıcılar da yakınlarda; avlanıyorlar, çığlık çığlığa. En çelimsiz avları da bir mağaraya sığınmış, yarı uyanık dışarıyı dinliyor. Bu küçük insan grubu tehlikeyi çok iyi tanıyor. Daha önce kaplanların devasa dişlerine teslim etmek zorunda kaldıkları yakınları oldu. Yaşlıydılar ya da çocuk. Kaçamıyor, savaşamıyor, çoğunlukla da geride kalıp parçalanıyorlar. Bu mağara ise sanki mucize! Burada kaldıkça yaşayacaklar.

İnsanlar ana hole dağılmış, kuşların çıtırtılarına uyanmış, yattıkları yerden gökyüzüne bakıyorlar. Güneşin ışıkları ana salona ulaşamıyor. Ama insanlar, mağaranın içine gömüldüğü kaya kütlesinin ısınmasından anlıyorlar güneşin geri gelişini.

Teker teker, merakla başlarını mağaradan çıkarıyorlar. Yağmur yok, yırtıcılar yok, güneş var. Hava soğuk da olsa etraf yemyeşil. Çayırlar ve ağaçlar, merakla gezinen bu insanlara her adımlarında keşfedecekleri yeni uyaranlar sunuyor. Bir önceki gün yağmurdan kaçarken geçtikleri yerlere hiç bakmamışlar. Şimdi ise şaşkınlar. Korkunun onları tesadüfen getirdiği bu yerden pek memnunlar. Kokluyorlar, mıncıklıyorlar, tadıyorlar. Yağmurdan sonra güneşin sıcaklığıyla yeşilin de yeşilini fışkırtan bu yamaçta toprağa uzanıyorlar. Şimşeklerin izin vermediği uykuya tam da güneşin altında yakalanıyorlar. Birkaç çıtırtı, uzanmış insanların dikkatini çekiyor. Tıpkı onlar gibi hava aydınlanınca saklandıkları deliklerden bir bir çıkan tavşanları izliyorlar. Belki peşlerine düşerler. Ama önce biraz uyku, ısınmış toprağın ve nemli otların üzerinde.

Genç kadın bir ağaca yaslanmış, tavşanların kovuklarından dışarıya çıkışlarını izlemek için donmuş kalmış. Tavşanlar ürkmesin diye nefesini bile içine içine alıyor. Minik burunları havayı koklarken titrek elleriyle zemini araştırıyor tavşanlar, kadını görmüyorlar bile. Oysa kadın onları uzun zamandır izliyor. Gittikleri her yerde, hava soğukken de sıcakken de tavşanlar ortalıkta dolanıyor. Kaçmayı, saklanmayı, hayatta kalmayı çok iyi biliyorlar. Ama eninde sonunda kendilerinden misliyle fazla olanlara av olmaktan kaçamıyorlar. Kadın birazdan da kaçışlarını izleyecek bu tedirgin hayvanların. Tedirginliğin nasıl da kaybettirdiğini tekrar anlayacak. Tavşanları avlarken tek tek, kendisi gibi olanların avlanmaktan nasıl kaçabileceğini düşünecek. Bunu, yakaladığı her tavşanda yeniden keşfedecek. Genç kadın avlanmak kadar izlemeyi de sevdiğinden tüm bunları herkesten önce öğrenecek.

Birkaç gündür o kadar mutlular ki. Akşamları mağara ağzında ateşte pişirip yedikleri, iştahla etini sıyırdıkları tavşan kemiklerini harların içine atıyorlar. Uzun uzun yanıyor kemikler, akşam yemeğini de nöbetçinin serüvenini de ısıtıyor.

Ateşin başına yerleşen genç kadın herkes mağaraya uyumaya gidince gevşiyor, ellerini ısıtıp ısıtıp yüzüne sürüyor. Elinden yüzüne yayılan ısının hissini çok seviyor. İlk hobilerinden. İkinci en sevdiği şey de tavşanlar. Yemek ya da yakmak değil, onlarla koşmak. Yakaladıktan sonra yumuşacık tüylerini okşamak. Yakalamadığı zamanlar onları izlemek, yakalamayacaksa da. Belki yarın yine tavşanlara rastlarlar.

Bu gece sessiz. Önlerindeki vadide ve sırtlarındaki tepelerde herkes uyuyor. Nöbetçi kadın gözlerini ve kulaklarını bir süre karanlığın içine dikti. Kendine güveniyor. En ufak çıtırtıdan haberdar. Önünde alevlerle oynaşan kemikleri işe karıştırmıyor. Nöbetin sorumluluklarının farkında. Yine de soğuk bir gecede, ateşin kenarındaki sıcacık hale, hep uykuyu davet eder. Tavşan peşinde geçen uzun bir gün ve mis gibi bir yemekten sonra nöbete çıkmak, bu güçlü kadın için bile zorlayıcı. O da içten içe pes ediyor zaten, bağdaş kurduğu ateşin önünde tıslaya tıslaya kestiriyor.

Bu nöbete açık bir zihin gerek. Kulakları zaten hep tetikte, birkaç ağaç öteden gelen çıtırtıları da kaçırmıyor. Anında dikildi uykusundan, tek hareketle çekip aldı alevle sarılmış bir ağaç dalını, önündeki çukurdan. Dalı kendi etrafında büyük bir hareketle savuracak ve henüz göremediği avcıları ürkütecekti. Alevden ayrılan parçalar havada cızırdarken nöbetçinin gözleri biraz ilerisindeki başka bir çift gözle buluşuyor. Ensesinden başlayan batıcı ürperti, bu gözleri çok iyi tanımasından. Anladığı an, karanlığın içinde diğer parlak gözleri de aramaya başlıyor. İşte, hepsi de mağaranın girişini çevrelemiş. Kimi bir kayanın üzerinde, bazıları da çalıların arasında. Belli ki ateşin dumanındaki çekici tavşan kokusunu yakalamışlar. Yaklaşma hevesiyle durmadan yalanıyorlar.

Kurtlar açsa insanlar kaçar. Bu kuralı iyi biliyor kadın, ama kaçmak istemiyor. Bu mağarayı sevdi ve gitmek istemiyor. Genç kadın, kurtların çemberi daraltmasına izin veremez. Ani bir hareketle ateşten bir dal daha kapıyor ve kurtlara doğru savururken çok tiz bir çığlık atıyor. Kurtları tizin keskinliğiyle ürkütüyor, hem de mağaradakilere bir şeylerin yaklaştığını haber veriyor.

Kadının tizleri apar topar içeri taşınıyor. Mağaradaki kayalara çarparak iyice biçimsiz bir rabarba hâlinde uyuyan insanlara ulaşıyor. Tizin yankısına birazdan kurtların uluması katılacak. Nöbetçinin gözlerini yakaladığı ilk kurt hâlen bakışlarını ondan ayırmadı. Ulumasını kadına ithaf ediyor. Bu tok ve sabit ses mağara ağzındaki kayalara çarparak daha da yükseliyor, ana salona ilerlerken duvardan duvara çoğalıyor, üst üste binerek herkesi daha da ürkütüyor. İçeridekiler yerlerinden doğrulmuş, kaskatı kesilmiş. Girişteki nöbetçi kadın da bir elinde ışıldayan dalla donmuş hâlde. Tüm dikkati tam karşısındaki sürüde.

Kurtlar, hırlamaları mağaradan geri fırlatılınca şaşırıyor. Karanlığın içlerine çekilip sese boyun eğiyorlar. Ama lider kurt tek adım gerilemiyor. Hâlen nöbetçiyle göz göze. Birbirini merak eden iki kadın. İkisi de karşısındaki gerilmiş vücudu dikkatle teftiş ediyor. Yere basan ayakları, tüyleri ve saçları, burunları ve kulakları inceliyorlar karşılıklı. Kurdun sol kulağı geriye dönüyor aniden. Kadının dikkati de bu kulağa dönüyor. Kurt ardında kalan sürüdeki ince bir serzenişi duymuş. Dikkatini kadının üzerinden alıyor ve vücudunun tüm kasları aniden gevşiyor. Umursamaz bir havası var geri dönüp yakınlarına katılırken. Kurtlar uzaklaşırken kadın da elindeki alevli dalı fırlatıyor ve yavaş hareketlerle arkalarından ilerliyor, gittiklerinden emin olmak istiyor. Bir süre yamacın altında uzanan çalıları ve ağaçları dinliyor. Gecede hafif bir esinti var. Yeni çiçeklenmişlerin kokuları birbirine karışıp kadının burnuna ulaşıyor. Kadın karanlığın bu sükûnetini sevdi ama kurtları unutmadı. Mağaradakilerin hiçbiri unutmadı. Bu gece de tedirgin bir uykuyla geçecek. Genç kadın ise tüm dikkatiyle güneşi bekliyor.

Gün yine neşeyle başlıyor mağaradaki herkes için. Kıkırdamalar sadece çocukların ağzında değil. Aç uyanmamak kutlanası geliyor onlara, çok sık karşılaşmıyorlar bu rahatlıkla. Herkes kendini güneşe atarken, genç kadın kıkırdaşmaların sık sık içine kaçtığı mağara derinliklerine merak salıyor bugün. Akşamdan kalma korda bir dalı ateşliyor, onunla birlikte biraz daha içlere ilerliyor. Günün serüveni içeride onun için. Kanadığından ardında damlacıklar bırakıyor, bu ona gülünç geliyor. İlerlerken zikzaklar çiziyor, kendi kendini dolandırıyor, sırf damlayan kanın yerde bıraktığı desenleri çeşitlendirmek için. Evet, gülünç, hele ki dışarının hafif, meşalenin güçlü ışığıyla kırıldıkça. Kadın mağaranın su birikintilerinden birine rastlıyor. Tiz ve neşeli bir çığlık atıyor. Ve hemen içine uzanıyor, bir mucize bulmuş gibi. Kadının çığlığını duyan birkaç kişi de ona ulaşıyor. Bu su birikintisi hangisini şaşırtmadı ki. Her gören içine oturdu bu su dolu oyuğun ve bir süre de orada kaldı. Mağaranın hemen önündeki yamaçta güneşle kucaklaşan diğer insanların mırıltıları içerideki suya uzanmış herkese tatlı bir ninni gibi gelmişti. Gün içerdekiler ve dışardakiler için huzur veren rabarbalar arasında geçti.

Gece ise pek sessiz. Kurtlar ortada yok. Bu gece nöbetçi olan genç adam çok heyecanlı. Sürekli mağaranın önündeki yamaçta gergin adımlarla geziniyor. Elinde tuttuğu dal ona yeterince güç vermiyor. Tedirginliği apaçık ortada. Bir önceki gecenin nöbetçisi kadın, dışarıyı görebileceği bir yerine uzanmış mağaranın.

Uykusuz bir gece ve hareketli bir günün sonunda kadın tam rahatlayacakken kanadığını hatırlıyor. Kendine sakladığı bir tavşan kürkünü bacaklarının arasına alıyor ve yumuşaklığından hoşlanıyor. Gözleri kapanmaya başladı, sessizlik de çok yardımcı.

Kadın uzandığı yere biraz daha yerleşirken gözkapakları aralanıyor ve mağaranın girişinde onu görüyor. Korkmuyor, şaşırmıyor, sadece bakıyor. Kurtların lideri dişi, havayı koklayarak kadına bakıyor. Kadın yerinden doğrulup bakışlarını kurtla aynı hizaya getiriyor. Şimdi yeniden göz gözeler. Kurt kan kokusunu duyumsuyor, yaratıcılığın türdeşliğini kokluyor. Sonra da ön ayaklarını düzleştirip geriye doğru esnetiyor vücudunu. Kadın onu izliyor, meraklı. Kurdun karşısında gerilmesi ona bu güçlü vücudun farklı detaylarını gösteriyor. Kadın hayran. Kurt ise şefkatli. Kadını sevmiş. Zihninde aslında bu anlamlar yok, kurt tüm bunları sadece biliyor. Tek bir nefesle bilincinde öylesine belirdi.

Yerinden doğruluyor kurt ve yine umursamaz bir havayla mağaradan uzaklaşıyor, kadının görüş alanından yaylanarak çıkıyor. Ne düşünmeli, ne hissetmeli? Diğerleri onu görmedi. Kadın boşlukta asılı kalıyor bir süre, bakışları da dışarıda.

Güneş yine geldi. Hava yumuşadı. Gece doyan ve dinlenen insanlar birer birer uyandı. Mağaranın önü güneşlenenlerle dolu. Yüzlerini otlara sürenler, toprağı keyiften eşeleyenler, çömelmişler ve uzanmışlar. Bir süre herkes çok hovarda.

Erkekler ve kadınlar yürüyüşe çıkıyor, bebekler ve yaşlılar geride kalmış. Yürüyenler onları nelerin bulabileceğini bilmiyor, bu belirsizlik de çok şenlendirici geliyor. Cıvıldayarak geziniyorlar. Küçük bir orman, sonra biraz kayalık ve şimdi de bereketli bir düzlük. Üzeri türlü otlarla ve renk renk çiçeklerle kaplı. Hepsi birden durup bu düzlüğe hayranlıkla bakıyor. İçlerinden biri kendini tutamıyor ve düzlüğe koşarak giriyor. Sonra da tatlı bir zıplayışla yere yuvarlanıyor, otların arasında debelenip kıkırdıyor. Nasıl bir neşeye kapılmış? Diğerlerine de mi bulaşıyor? Çoğu kıkırdadığına göre yuvarlanmak şart değil, hepsi de çok hoşlanmış bu düzlükten. Genç kadın kanamasının verdiği sızılarla daha da hareketleniyor. Kasları çalıştıkça ağrının nasıl azaldığını izliyor kendinde. Ağrıyı unutmuyor, sızıları kabulleniyor. Kadın bunları düşünürken gözünün ucunda bir gölge yakalıyor. Biraz ilerideki tepelikte bir geyik görüyor ve bir tane daha, sonra birkaç tane daha. Parmağını bile kıpırdatmıyor ve küçük mırıltılarla yanındakilere o tepeyi işaret ediyor. Hepsi de donup kaldı. Hepsi de bu geyiklerden birini yakalamanın hayaline daldı. İlk adımı atan kanayan kadın oldu; hafif, ürkek ve yumuşak bir adımdı. O küçük çıtırtı yetişkin geyiğin kulak tüylerine anında ulaştı, geyik dikkat kesildi ve insanlara asla ulaşamayacak incelikte bir tiz sesle sürüsünü uyardı. İnsanlar dikkatliydi ama yine de olmadı. Tepedeki geyikler onları fark edip uzaklaştı. İnsanlar zaten pek umutlanmamıştı, onları yakalamak çok zordu. İçlerinden orta yaşlı bir adam çocukluğundan hatırlıyordu geyik etinin lezzetini, ama o kadar, uzak bir anı. Diğerleri de benzer izleri taşıyorlardı beyinlerinde. İnsanlar tekrar bu çok sevdikleri düzlüğün tadını çıkarmaya döndü, ama artık geyik sürüsünü görmüşlerdi ve onları avlama fikri akıllarına çoktan düşmüştü.

Yürüyüşlerine devam ettiler ve bir nehrin kenarına ulaştılar. Su eğlenceliydi, akıntı azdı çünkü. Nehre girip çıktılar, sonra sığlara uzandılar. Suyu dinlediler, suda dinlendiler, hep birlikte. Sonra geyikler geldi, ne sürpriz. İnsanları fark etmedi bile, susamışlardı ve nehir onların da karşılarındaydı. Suyun içinde uzanmış insanlar, geyiklerin gelişini duydular ama kıpırdayamadılar. Sular aktı, sular içildi. Öten kuşlara, çırpılan kanatlara dikkat kesilmekten bölünüyordu geyiklerin suyu, yine de sürü huzurluydu.

İnsanlar geyikler yüzünden yine donup kalmıştı, bu defa suyun içinde. Kaçıracaklarını biliyorlar, yine de onları kovalamak istiyorlar. İlk adım kanayan kadından geldi. Suyun içinden bir nehir yılanı gibi fırladı ve şaşkın geyiklerin üzerine yumuldu. Tek hareket yeterliydi geyikleri koşturmaya. Son hız koştular da. Ama bu kez insanlar inatçıydı. Geyiklere, yakalamalarına ramak kalmış akşam yemeği olarak bakıyorlardı. Bu kez gerçekten istiyorlardı.

Hepsi durmadan koştu, geyikler ve insanlar. Ormanın ve bataklıkların ve düzlüklerin içinden debdebeli bir sürü hâlinde geçip gidiyorlar. Genizden hırsla fırlatılan nidalar ve ayak tabanlarını parçalayan kıvrak manevralar, hepsi de spontane ama uyumlu. Bazen yaklaşıyor insanlar geyiklere, yakalayacak gibi oluyorlar. Öyleyse geyikler pek bir panikliyor, yaydan kurtulmuş gibi, tek bir devinimle hızlarını yükseltiyor ve arayı açıyorlar.

İnsanlar teker teker yavaşlıyor. Bu hızlı hayvanlara yetişmek imkânsız. En son yavaşlayan da genç kadın, inadından çıkması zaman alıyor. İnsanlar üzgün değil, hevesleri kaçıyor ama neşeleri değil. Etraflarındaki yer o kadar güzel ki gözlerini ve burunlarını alamıyorlar. Az önce geyiklerin içine içine koştuğu sık ağaçlıktan hışırtılar geliyor. İnsanlar meraklı, geyiklerin yerine kimleri kovalayabileceklerine bakıyorlar. Oysa karşılaştıkları manzara bir heyecan vesilesi. Geyikler geri dönüyor! Evet, insanlardan kaçmıyor, nedense onların üzerine doğru koşuyor. Anlamıyorlar, yine de hazırlanıyorlar. Uzun dallar ve keskin taşlar ele geliyor. Gruptaki genç kadınlar ve erkekler son hız üstlerine doğru koşan geyiklere saldırmaya hazırlanıyor. İki geyik kaçamıyor acemi atışlardan, vuruşlardan ve saplanışlardan.

İnsan neden bir tehlike olsun ki kurtlar ormandayken? Kurt neden yorulsun ki insanlar etraftayken?

İnsanların sadece birkaç aydır arşınladığı buralarda belki de ilk kez kurtlarla kutlandı bereketli bir av. İlgi çekici bir dişinin sırtlandığı bu güçlü kurt sürüsü koşturmuştu geyikleri ve insanlar bu zekice pası isabetle karşılamıştı. İşte herkes doymuştu. Mağaranın önünde yakılan ateş, insanları da kurtları da kavramıştı. Geyiğin yayılan kokusu baştan çıkarmamıştı kurtları, sıralarını beklemişlerdi. İnsanlar biliyordu ağaçların arasından çıkıp haklarını isteyeceklerini. Geldiklerinde genç kadın hazırlamıştı bile kurtlara ikram edilecekleri. Ne kurt sürüsü geyiğin iştah açan bedenine saldırdı ne de insanlar her şeyi kendine sakladı. Paylaştılar ve bu işbirliğini ilk kez kutladılar.

avcılık, Deniz Yenihayat, hayvan, insan, öykü