fotoğraf: Deniz Yenihayat
İnsandan Öte Dünya
İnsan zihninin ötesine geçmeye cesaretimiz var mı?

Bazılarını sevinç gözyaşlarına boğan bir ağaç,
diğerlerinin gözünde sadece yollarına çıkan yeşil bir şeydir.
Bazıları doğayı gülünç ve çirkin görür,
bazıları ise neredeyse hiç görmez.
Ama hayal gücü olan insanın gözünde doğa,
hayal gücünün ta kendisidir.
—William Blake

Türümüz, yaktığı ilk ateşten bu yana tüm teknolojileri çıkarlar ve rekabetler dünyasında geliştirdi. Asıl amaç her zaman çetin doğaya karşı direnmek ve hayatta kaldıkça da güçlenmekti. Ateş, buhar, atom, yapay zekâ… Yaratma tutkumuzla, savaşma ve kontrol altına alma hırsımızla şekillendiriyoruz dünyamızı.

Böyle bir giriş çoğumuza haksızlık ya da abartı gibi gelecektir. Bunun temel nedeni insan merkezli bir dünyaya doğmuş, tüm fikirlerimizi bu çerçevede şekillendirmiş olmamız. Tüm sosyal etkileşimlerimiz ve gelecek yaklaşımımız hep insan türünün bakış açısıyla yaratılıyor. Huyumuz bu diyelim şimdilik.

İnsan türünün en bet yanları her yeni teknolojide iyice seçiliyor diye de devam edebiliriz. Bu tarz mizantropik yaklaşımların 21. yüzyılın başında sıkça zihinlerde yer bulması da tesadüf değil. Özellikle dijital teknolojilerin baş döndüren yenilikleriyle –ve aslında insan türünün en derin dilemmalarıyla– eğitim, ekonomi, politika, bilim, akademya, yayıncılık; yaşama ve yaratıcılığa dair tüm alanlar dönüşüyor. Ve fakat insana dair ne varsa tüm teknolojilere yansıdığından çiğ bir çatışma ortamı tüm düşünsel aşamalara hâkim durumda. Burada da öncelikli sorumluluk, küresel anlamda insan merkezliliği iyice tırmandıran bireyselleşmiş kitlelerde.

Ezcümle, milyonlarca yıllık doğaya hükmetme çabamız sonunda gezegenimizdeki canlı yaşamını tüketen bir noktaya geldi. İnsanın hayal gücü doğadan uzaklaştıkça ve teknolojiyle kendini aştıkça ölümcül bir yöne daha hızlı sürükleniyoruz. Gezegeni paylaştığımız hayvanları, bitkileri ve tüm doğal sistemleri anlamak yerine insan merkezli bir bilim ve teknoloji inadıyla nihai sonumuza hızla ilerliyoruz.

Peki zihinsel üstünlüğümüzü diğer canlılarla aramıza bir sınır çekmek ve onlar üzerindeki hakimiyetimizi meşrulaştırmak için kullanmak yerine ne yapmalıyız? Bunun dışında bir yol biliyor muyuz, bunu başarabilir miyiz? Daha önemlisi bunu isteyecek miyiz?

James Bridle, Ways of Being, kapak fotoğrafı: Deniz Yenihayat

Yazar ve sanatçı James Bridle’ın henüz dilimize çevrilmemiş kitabı Ways of Being, insan merkezli olmayan düşünce biçimlerine ilham verebilecek yepyeni bir bakış açısı sunuyor. Kitabın alt başlığı da –Animals, Plants, Machines: The Search for a Planetary Intelligence [Hayvanlar, Bitkiler, Makineler: Gezegensel Zekâ Arayışı]– yapay zekânın hızlı bir devinime hazırlandığı günümüzde yeryüzünde var olmanın büyüleyici, tekinsiz ve çoklu yollarını ele alıyor.

Bridle kitap boyunca doğada ilham olabilecek, tüm canlılarla uyumlu sistemlerden ve düşünme biçimlerinden söz ediyor: algler, ağaçların ağları, karıncalar, robotlar, uydular… Bunu yaparken en başta Homo sapiens sapiens’in dünyasını kendinden nefret ettiren açgözlü, bencil ve yarınsız olarak tanımlıyor. Mizantropistleri haklı çıkaran gelişmelere sahne olan gezegenimizde bilişsel çeşitliliğe dayalı, anlamlı ve özgür bir ilişki kurmak için neoliberal kapitalizmin şartları altında kurumsallaşmış teknoloji ve bilim çalışmalarını yeniden değerlendirmek gerektiğini savunuyor.

Bunun için sibernetik biliminin başlangıç yıllarına uğruyor Bridle. Zira birçok bilişsel avantajı düşünüldüğünde halen bizim için hayati öneme sahip bir yaklaşım olan sibernetik, bugünkü piyasacı kimliğinden sıyrıldığında gelecek için farklı parıltılar barındırma potansiyeline sahip.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında MIT’de sibernetik çalışmalarını başlatan Norbert Wiener ve birçok bilim insanı, dünyayı modellemek için yeni bir yol öneriyordu. Sibernetik bilimi özetle mekanik, fiziksel, biyolojik, bilişsel ve toplumsal sistemlerde bilginin işlenmesi, bilgiye verilen tepki ve geribildirimin bilgiyi dönüştürmesi prensibine dayanıyordu. Dengeli bir sistemde ortaya çıkan problem, geribildirim olarak iletildiğinde sistem kendini bu yeni duruma göre dönüştürerek problemin tekrarlanmasının önüne geçebiliyordu. Sibernetik çalışmalar yıllar boyunca evrilerek bugün kullandığımız birçok teknolojinin yaratılmasını sağladı; internet ve yapay zekâ bunların başında.

MIT’de sibernetik çalışmalarını başlatan Norbert Wiener, kaynak: Interactive Architecture Lab

İnsan evrimindeki adaptasyon süreçlerini model alan geribildirim mekanizması, sibernetik sistemlerin homeostatik yani dengelenmiş olmalarını sağlamak için tekrarlanır. Bilgi işlem cihazlarını, yani bilgisayarları da homeostatik yaklaşımla üreten insan, sonunda evrenin de beynin de bir bilgisayar gibi olduğuna kani oldu. Dünyayı hesaplanacak ve dolayısıyla hesaplamaya elverişli bir şey olarak ele aldık hep.

Wiener de sibernetik teorisini kurgularken veriyi elde etme, kullanma ve depolama araçlarının geniş paylaşımının “toplumsal denge”ye katkıda bulunacağına inanıyordu. Bir makine gibi işleyen toplumun bilgi ve geribildirim yoluyla eşitlikçi, demokratik bir toplumsal düzene dönüşecek biçimde organize edilebileceğini düşünüyordu.

Oysa sibernetik yaklaşım, yol boyunca neoliberal ekonomiyle birlikte dönüştü.

Bu da sibernetik yaklaşımın özündeki nüveyi çoktan kaçırdığımızı gösteriyor. 21. yüzyılda sibernetik teknolojiler sınırları belirsiz veri ekonomisi üzerinden farklı güç odaklarına küresel bir kontrol ortamı sunuyor. Kısacası çok yanlış yerlere geldik. İlk sapma neydi acaba?

Dünyayı bilinebilir ve dolayısıyla kontrol edilebilir ve hükmedilebilir bir yer olarak düşünme eğilimindeyiz uzun zamandır. Aydınlanma çağı ve hümanizmin yükselişiyle başlayan bu yaklaşım, neoliberal sibernetik sistemin ruhunu da şekillendirmiş. Doğaya hükmetmek, teknolojiyi doğayı kontrol etmek için kullanmak, türümüzün bugüne dek entropiye karşı mücadelesinin karakterini oluşturuyor. Bunu bugün, verilerin toplanması ve işlenmesi yoluyla, giderek daha büyük veri tabanları ve daha güçlü bilgisayarlar inşa ederek yapıyoruz. Küresel kapitalizmin de etkisiyle iyice hırçınlaşan kontrol gücümüz bizi, doğayla uyumlu bir yaşamdan çok uzaklara fırlatmış durumda.

Oysa sibernetik bilimindeki geri besleme sistemini doğayı daha iyi anlamak ve doğaya dair verileri, birlikte yaşamı hedefleyen kararlar almakta kullanmak, gezegendeki tüm türlere yaşanabilir bir gelecek vaat edebilir. Sibernetik yaklaşım pratiklerini, bizi çevreleyen insan ötesi zekâlara dönüştürmek bile yepyeni bir yol olarak beliriyor önümüzde.

Hamamböceği tarafından kullanılan Garnet Hertz yapımı haraketli bir robot, kaynak: James Bridle, Ways of Being, Penguin Books, 2022, s. 457

James Bridle’ın kitabında en çok altını çizdiğim kısımlar da işaret ettiği bu yeni düşünme biçimleri. Uzun zamandır bilim ve teknoloji gündeminde görmeyi umduğum Gaia teorisi, merkezsizleşme, ekolojik teknoloji gibi kavramlar yazarın bütünleştirici yaklaşımıyla tutarlı bir çözüm önerisi hâline gelmiş.

“Gaia teorisi” dünyayı, organik ve inorganik maddelerin Dünya’daki yaşam koşullarını birlikte üretmek için birbirleriyle etkileşime girdiği sinerjik, kendi kendini düzenleyen, karmaşık bir sistem olarak anlar. “Merkezsizleşme” de insanların gezegendeki en önemli tür ya da diğer her şeyin etrafında döndüğü merkez olmadığının kabulüne dayanır. Bu iki kavramın yan yana gelmesi bile şimdiye dek kör olduğumuz birçok şeye karşı bizi daha duyarlı hâle getirme potansiyeline sahip.

Dünyamız ve varoluşumuz hakkında yeni düşünme biçimleri bizi hem kibrimizden kurtarabilir hem de gezegendeki tüm canlı hayatın geleceğine dair daha umutvar bir alternatif sunabilir. İnsan olmayan canlı dünyaya bakarken “Bizim gibi misiniz?” sorusu yerine “Siz olmak nasıl bir şey?” diye sorabildiğimizde, ürettiğimiz tüm teknolojileri de sadece insan yaşamını iyileştirmek için değil, dünya yaşamını dengeli ve her canlıya saygılı bir aşamaya getirmek için kullanmaya başlayabiliriz.

Gelir adaletsizliği, eşitsizlik ve nüfus patlamasının da uç noktalara gelmesiyle apaçık bir fırtına yaklaşıyor ve kimse buna hazır değil. Tüm küçümseme ve itirazlara rağmen iklim değişikliğinin sonuçları hızlanarak dünyaya yayılıyor. Antroposen çağının ve teknolojik gelişmelerin kucak kucağa yaşandığı günümüzde farklı zekâ biçimlerine bakmanın, özellikle yapay zekâların şekillendiği şu zamanlarda ne kadar hayati olduğunu ortada. İnsan olmayan canlılardan öğrenebileceklerimiz ve onlarla kuracağımız adil ilişkiler, gezegendeki tüm türlerin kaderini belirleyebilir. Maalesef bu Homo sapiens sapiens’in vicdanına kalmış bir mesele…

* * *

İzleme önerisi:
Sibernetik yaratıcılığın dâhi ismi Brian Eno ve James Bridle’ın Ways of Being başlıklı konuşması, bizi bir saatliğine bambaşka düşünme biçimlerine götürüyor:

Deniz Yenihayat, insan, insanmerkezcilik, James Bridle, kitap, sibernetik, teknoloji, veri, Ways of Being, yapay zekâ