Senin Derdin Ne
Bağlantısal Yaratıcılık

Yıkım, değişim, dönüşüm, bağlantısallık ve geleceğin belirsizleşme hissinin çoğaldığı yerden yazıyorum. Gelecekle ilgili öngörülerimin bu kadar hızla değiştiği bir zaman dilimini uzun zamandır yaşamadım. Neredeyse her alanda, mevcut dengenin sarsıntılar yaşadığını hissediyorum.

Olan bitene iyimserlik gözlüklerimi takıp baksam, bir devir kapanmaya yüz tutuyor diyebilirim. O devir, baby boomer’lar, X kuşağı ve biraz Y kuşağının doğru bildiğini düşündüğü dogmaların yerinin oynamasına bağlı olarak sarsıntı geçiriyor. Değişim, bilgiye ulaşma hızıyla doğru orantılı olarak aynı anda birçok yere ulaşıp, senkronize etkilere yol açabiliyor. Bunu ölçümlemek için büyük veri kullanımının ne kadar verimli olabildiğini bilemiyorum. Data onu okuyana göre yorumlandığından, insan faktörü henüz dışarıda tutulamıyor.

Bağlantısallık kelimesi gün içindeki karşılaşmalar, denk gelmeler, yazışmalar ve tesadüflere göre şekilleniyor. Bağlantı eskiden yüz yüze olmak zorundaydı, artık hem fiziksel hem de dijital karşılaşmalar yaşıyoruz. Sosyal medya kullananların neleri takip ettiğini, neye güldüğünü izleyebiliyor, örtüşen ilgi alanlarını gözlemleyebiliyor ve arka planını sezebiliyorum.

Yaşamın tükenmeye yüz tuttuğu bir yerden yazıyorum. Azınlık hissinin yükseldiği yerden. Yurtdışına gidenler artık içinde bulunduğum alana ait değil. Göçmenlik hissini yaşadıklarını söylüyorlar. Gitmeyi becerememiş, tercih etmemiş, çocuğu ya da işi yüzünden gidememiş bir grupta kendi dönemimden insanlar arıyorum. Öyle bir azınlık tarif ediyorum ki belki tarihte adı bile geçmeyecek. Tarif etmek istediğim bu azınlık entelektüel gerekçelerle acı çekiyor olabilir mi?

Durup düşünmeyi unuttuğum bağlantı alanlarının var olduğunu yeni yeni düşünmeye başladım. Azınlık olduğum hissinden sesleniyorum. Yeni alanımı tarif etmeye çalışıyorum. Alışmaya çalışırken bağlantılarımda değişimler seziyorum. Hiç görüşmediğim bazı arkadaşlarımı arama ihtiyacındayım; beni, Türkiye’yi, eskiyi bilenleri, ortak hafızama ait olanları. 90’larda gençliğini yaşamış ve o zaman diliminde anı paylaştığım birileriyle konuşmak görüşmek istiyorum. Yoruldum. Yok tekrar yazayım, yorulduk. Eskiyi çağırma isteğimin temelinde insan ve insanın bu olan bitene karşı geliştirdiği his var. Olan biteni konuşup anlaşmak ve gözlemlerimde yanılmadığımı görmek, acımı paylaşmak istiyorum. Beraber söylenebileceğim arkadaşlar istiyorum.

Mesela bir kültür kurumu bana nereden bağlı? Bir kültür kurumu, başka bir sanat kurumuna nasıl bağlı? Noktasal bir bağlantı ağıyla mı çevriliyiz yoksa İngilizce network dediğimiz bağlantılar bir bilgi dahilinde kuruluyor ve biz içinde ya da dışında mı kalıyoruz? Benim yakın network çemberimde sanatçı varsa mı bienale kabul ediliyorum? Uzun listeler hâlinde yazılan o danışma kurullarındaki insanlar beraber kaç gece rakı içiyor? Beraber yeme içme olduğunda bağ kurulmuş mu oluyor? Masa sohbetleri bağlantı zinciri, İstanbul’da her türlü bağlantı zincirinden önemli gibi gözüküyor.

Bugün Haluk Akakçe öldü.* 53 yaşında. Çok kısa bir zaman diliminde yan yana durduk. Onu tanımak, anlamak ve sonra takip etmek için yeterli. Oradan aldığın ve verdiğin bilgi kimi zaman çok kısa zamanlarda karşılık bulur ve seni büyütür. “İnsan kendini insanda tanır”, Goethe’nin dediği gibi. Ne kadar çeşitli bağlantın varsa kendini o kadar iyi tanırsın. Yeni yüzyılda kapsayıcılık dedikleri belki budur. Tanışabilmek, yan yana durabilmek, anlayabilmek, gelişebilmek, sonra devam etmek. Artık anlaşmadığın ya da karşılıklı fayda bittiği için değil. Sana katacağı bilgiyi aldığın ve her iki taraf o bağlantıdan yeni bir bağlantı alanı yaratacağı için. Çünkü hiçbirimiz bir diğerine benzemeyiz ve her birimizin yolu farklıdır.

Türkiye’deki sanat kültür dünyası, bağlantıları olması gerektiği gibi kuramıyor. Kişiler bağlantılarına kendilerine benzeyenleri katıyor. Bu bağlantılar tanışıklık üzerinde yürüyor. Korku, farklı olanı dahil etmeye engel olabiliyor. Muhalif olan, başka bağlantılar aramak zorunda kalıyor. Oysa farklı düşüncelerin aynı alanda var olmasıdır eleştirel bakış açısı yaratacak olan, sorgulatan. Seyirci olmak, çok kapsamlı bir çeşitlilik içerir ve sanat tek bir yerden konuşmaya başladığında tükenir. Benim bildiğim, bu sebeple de hep alt kültür sanat grupları var olmuştur. Ve her nasılsa daha az parayla, daha küçük, daha bakımsız mekânlarda sanat yaptıkları hâlde, daha güçlü içerikle, izleyiciyle daha samimi ilişkiler kuran işler üretirler.

Özün sözüne geleyim. Yaşamdaşlık diye tarif edilen yerde ortaklıkların sadece bilginin çoğalması üzerinden kurulabilmesi şahane olurdu ama öyle olmuyor. İstanbul’da bilgi tek göz network’ten çoğalıyor. Bir nevi ele geçirme, yönetme. Her ne kadar sanat eseri muhalif bile olsa, o bağlandığı kişinin bir uzvu gibi çoğalıyor ve bağlantısız sanat üreten tek başına kalabiliyor. Evinde felsefe yapan kişi de tek başına kalabiliyor. Kafka gibi yakın bir arkadaşın yoksa, yazdığın kitap bile görünür hâle gelemiyor.

Dünya, bu yarattığı mekanizmadan çok şey kaybediyor olabilir mi? Yapay zekânın işe yarayacağı bir alan varsa benim düşüncem yeni dediğimiz fikirleri oraya yükleyip görmek. Önce kim o yeni fikri yüklediyse yapay zekâ tarihsel süreçte bunu ortaya çıkarsın. Elbette yapay zekâ bir network’e dahil değilse. Eşzamanlı düşünce zincirinde olanlar da bu sayede bir araya gelebilir ve kendilerine yeni bağlantılar sağlayabilir. Danışma kurulları kendilerine, neyi hangi sebeple danışacağımıza dair farklı bir yöntem üretsin. Biz yeniyi takip edip iş üretirken, danışmanların inisiyatifine kalmak zamanın ruhuna aykırı. Yıllardır alışık oldukları konfor alanından çıkıp değişimin farkına varsınlar. Yoksa gençler yapay zekâyla işbirliği yapıp, kurdukları oyunu her an bozabilir.

Gizem Aytaç’ın Jeff Talks sunumu için tasarlanan afişin şablonu, font: Iogen Sans, Taner Ardalı, fotoğraf: Manifold

* 9 Kasım 2023.

bağlantısallık, Gizem Aytaç, Senin Derdin Ne, yaratıcılık