Senin Derdin Ne
Yaratıcılığını Canlandır

Yaratıcı endüstriler konusunda ahkâm keserken, aklıma yaratıcılık kavramı üzerine yazı yazmak geldi. Tecrübe, okuma, iletişim üçgeninde şekillenen, düşünce zincirimden bahsedeceğim. Yazılarım eleştiriye ve yeni fikirlere açık. Önerilerinizi duymak beni mutlu eder. Yorum yapınız.

Yaratıcılıkla ilgili birkaç özdeyiş:
“Yaratıcılık, alışkanlıkların özgünlük yoluyla yıkılmasıdır.”
“Yaratıcılık heba olmuş zamandan arta kalandır.” —Einstein
“Bir ilham parıltısıydı. Otuz yıllık bir parıltı gibi.” —Eames
“Yaratıcılık, cesaret ister.” —Matisse
“Yaratıcılık, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır.” —Rollo May

Hepimiz yaratıcı düşünebilen birer birey olarak dünyaya geliyoruz. Bir araştırmaya göre insan %80 yaratıcı düşünebilme becerisiyle doğuyor. Yaş ilerledikçe, bu düşünme sistemini kullanmazsak, bu oran %5’lere kadar düşüyor. GOMYAP atölyelerinde bu durumu yaklaşık beş bin çocukla gözlemleme fırsatım oldu. Beş yaşındayken hayal güçleri beni şaşırtacak ölçüde geniş ve esnekken, ikinci-üçüncü sınıftan sonra hayal gücünde gözle görünür bir azalma gözlemledim. Bu yaşlarda çocukların gündemine, doğru olanı yapma, atölyeyi doğru tamamlama, diğer çocuklarla kendini kıyaslama gibi öğrenilmişlikler dahil oluyor. Çocuklar okul sonrası bu konuda bir blokaj yaşamaya başlıyor. Sir Ken Robinson’nın söylediği gibi “Okullar yaratıcılığı öldürüyor.” Eğitim sistemi, kültürel kodlar ve duygusal blokajlar yaratıcı düşünceyi köreltmeye başlıyor. Pandemi süreciyle gündeme gelen bu farkındalığın, zamanla okulları ve eğitim sistemini dönüştüreceği ortada. Disiplinler arası bir farkındalık kazanmadan yeni yaşam anlayışında kendine bir yer edinmek giderek zorlaşacak. Uzmanlıklar yerini hezarfen (polymath) olabilenlere bırakacak gibi gözüküyor.

Aydınlanmaya kadar, ilham perisi insana dışarıdan gelen bir his, bir duygu olarak açıklanıyordu. Dünyada var olmayan varlıkların bir lütfu gibi. “A-ha” anları hep insan zihninin dışında bir yerden bize ulaşıyor ve bizi bile şaşırtıyordu. Sinirbilim alanında tecrübe kazandıkça, bu düşünce yerini beynin çalışma prensiplerine bırakıyor. Sinirbilimci değilim ancak bir süredir okuduklarımdan ve dinlediklerimden anladığım şudur ki yaratıcı düşünme becerisi, öğrenilebilen ve geliştirilebilen bir kas gibi nasıl işlediğini anladığımızda çalıştıkça güçleniyor. Şimdi, anlamlandırabildiğim kadarını size bir tasarımcı olarak açıklamaya çalışacağım.

Yaratıcı insanlar gökten zembille inmez. Yaratıcılık zihnin sabit bir özelliği değildir. Özgünlük doğuştan gelen bir kişilik özelliği değildir. Bazı yeteneklere doğuştan sahip olabiliriz ancak bu yetenek, keşfedilmediği ve üzerinde çalışılmadığı sürece bir anlam ifade etmez.

Nietzsche, Tragedya’nın Doğuşu’nda bunu Yunan mitolojisinden ödünç aldığı kavramlar üzerinden ikiye ayırır ve yaratıcılığı Dionysos ile Apollon’a atfeder: Bilinçdışına sarılıp köklerden yeni biçimler yaratmalarına yol açan Dionysosçu dürtü ile düzensizliğe düzen getirmeye çalışan Apolloncu dürtü. Bu, sinirbilimde sağ ve sol beyin lopları arasındaki ilişkiyi tarif ediyor gibi. Sağ beyin, içgüdüler üzerinden Pandora’nın kutusunu açan ve aniden size ulaştıran fikirlerin çıktığı yer. Uzak çağrışımların serbest bırakıldığı ve bize “Bunun ne alakası var?” dedirten, fikirlerin tahmin etmediğiniz bir şekilde içgüdüsel olarak geldiği yer. Pür dikkat odaklı değilken, duşta ya da tuvalette birden gelen çağrışım. “A-ha” anı. Bu içgörü tek başına bir işe yaramıyor. Beyin simetrik olarak ikiye ayrılmış gözükse bile aslında bütünsel çalışıyor. Nöronların birbiriyle bağlanmasında yatıyor bütün olay. Fikri bulan sağ taraf; sol tarafa fikri onaya gönderiyor, sol taraf fikri dile döküyor. Analitik inceleme burada yapılıyor: Bu fikirle hayatta kalır mıyım? Mantıklı mı? İşleyebilir miyim? Yapılabilir mi? Ve inceltme işlemi çalışmaya başlıyor. Fikri gerçeklik boyutuna geçerken ikisi sürekli olarak birbiriyle konuşuyor ve her konuşma yeni nöronları birbirine bağlıyor. Kullanmayı unuttuğumuz yaratıcı düşünme eylemi hatırlanıyor. Başa dönersek, aydınlanma anları Dionysosçu, yenilikçi, aykırı düşünceye başvururken, Apolloncu taraf analiz edip, inceltip, çözüm üretiyor.

Kolaj için yararlanılan imgenin kaynağı: Mythic Stories

Konu çok detaylı ve kapsamlı elbette. Bilim insanlarının halen üzerinde çalıştığı binlerce araştırma ve gözlem var, ancak bu özet benim işime yarayacak bilgiye ulaştığım yer. Şimdi “Bu ne işe yarayacak?” derseniz, “Bazı önyargılarımızı kırmaya yarasa bile yeterlidir” derim. Türkiye benim algımda fikir hırsızlığının yeridir. Eğitim sistemimizde yakınsak düşünmeye maruz kalmış beyinlerimiz bu şekilde çalışmaya alışık olmadığından, yapılmış olanı çalıp, değiştirip, sunmakla yetinir. Farklı fikirler önce reddedilir. Yüzyıllar boyunca, geleceği şekillendiren fikirler zor kabul görmüştür. Öncülük edenler hep en çok zorlananlar olmuştur. Toplumun bu düşünceye alışması zaman alır. Toplum hazır değilse fikrinizi hayata geçirmeniz kolay olmaz. Aforizmalarından alıntı yaptığım bilim insanları, sanatçılar ve tasarımcılar, var olan düzeni değiştiren kavramları yaratmak adına eski fikirlerin karışımından faydalanır. Ancak bunu yaparken yeni bir fikir, anlam ve sembol üretmeye çalışırlar. Toplum bu şekilde gelişir. Bilim insanları, sanatçılar, tasarımcılar var olan düzeni değiştiren kavramlar üzerinde, çalışmaları kusursuz olana kadar sebat eden kişilerdir. Fikri fiile ve eyleme dökenlerdir. Hayatta kalmanın çok zorlaştığı bir ekonomide bu durum sizlere önemsiz gibi gelebilir. O zaman bir soru geliyor aklıma: Hayatı anlamlı ve yaşanası kılan, sevdiğimiz şeylerle uğraşmak değil midir? Varoluşunuza ihanet etmeden yaşamak sizi daha mutlu bir insan yapmaz mı? Uğraşlarınız, meraklarınız iş olmaktan çıkar ve size ait yolun şekillenmesini sağlar. Sizi kendinize yaklaştırır. Kendi varoluşuna ihanet etmeyen bir insan topluma da kendi yarattığı biricik düşünceyle fayda sağlar. Toplumu kendi biricikliğinden mahrum bırakmaz. Hele bunu kolektif bir iyilik odağında yapabilenlerle dünya daha güzel bir yer olmaya evrilir. Oysa bizim coğrafyamızda yaratıcı, yeni bir iş yapmaktan korktuğumuz için, Batı’ya öykünen, fikir çalan, taklit eden bir toplum olarak hep birlikte geriye gidiyoruz.

Yaratıcılık bir şiiri ince ince işlemek gibidir. Yaratıcılık çalışmaktır. “A-ha” anlarını kovalayan emektir. Yaratıcılık süreci çoğu zaman bir sorunun anlamını kavrayana kadar odaklanmayı gerektirir. Cesaret, hata yapma korkusuna, “Başkaları ne der” düşüncesine rağmen ilerleyebilme yetisidir. Nahiflik, yapmak üzere olduğunuz şeye ne kadar uygunsuz olduğunuzu bilmekten sizi alıkoyan harika bir özelliktir. Konfor alanından çıkıp kendini zorlayacak işlere başlamak, başlayan her güne mutlu ve umutla yaklaşmanın anahtarı olabilir.

Dünya’yı yaratıcılığın ve iyiliğin kurtaracağını ve muhtemelen göremeyeceğimi bilerek, sözü Adnan Yücel’e devredeyim, çünkü o duygularını inceltmiş ve becerebildiği en güzel şekilde söze döküp, kalbinden geçenleri bize hediye etmiş.

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek

Aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa…

Bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim
bin kez budadılar körpe dallarımızı

bin kez kırdılar
yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz…

Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter
menekşeler de açılır üstümüzde
leylaklar da güler
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler…

Şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda
ve yürek,
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda

ey her şey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler
ne kırlarda direnen çiçekler

ne kentlerde devleşen öfkeler

henüz elveda demediler
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

Apollon, Dionysos, eğitim, Gizem Aytaç, yaratıcı düşünce, yaratıcılık