Pandemi sonrası iyice gündeme gelen emlak krizi herkesi etkilediği gibi birçok sanatçıyı da yerinden etmiş ve atölye/yaşam alanı arayışında alternatif mekânlara taşınmalarına neden olmuştu. Bu durum benim için de geçerliydi. İlk olarak aile evindeki odama sığındıktan sonra, Doğancan Yılmaz’la karşılaştığımızda İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda (İMÇ) bir atölye/yaşam alanı tutmaya karar verdik. Ne de olsa Doğancan babasının mesleği gereği İMÇ’ye hayli aşina ve kira-aidat-stopaj gibi gider bilgilerine sahip olduğundan bir sürprizle karşılaşmamız söz konusu değildi.
2021’de İMÇ 6. Blok’ta iki sanatçı olarak tuttuğumuz atölye iki sene boyunca hem yaşam hem üretim alanımız olduğundan yaşamımızın neredeyse bütünü Unkapanı ve çevresinde geçiyordu. Bizim için dışarısı ile içerisi, özel olan ile kamusal olan birbiri içine geçmişti. Ne de olsa düşünmek ve sanat yapmak için tuttuğumuz alan hayatın tam ortasındaydı. Üstelik bu hayat özellikle de benim daha öncesinde tanık olduğum yaşam alanındakinden çok daha canlıydı; mimari yapısından tutun bu yapıların kullanım amacı ve sokaktaki yaşamdan ticari faaliyetlere kadar, farklı yöndeki birçok hayatın kesişimiydi. Üstelik yakın ve uzak tarihi de bu alanın çok değerli katmanlarından biriydi.
Merve Denizci arşivi
Sahadaki yaşam bizim de hayatımızın bir parçası hâline geldiğinden İMÇ’ye taşındıktan bir yıl sonra saha ve çevreyi odak noktası alan bir sergi dizisi yapmaya karar verdik. İlkini 2022’de gerçekleştirdiğimiz Başıboş Göz (Stray Eye), ismini iki farklı tanımdan alıyordu: İlki mimaride sıkça kullanılan, şehre yukarıdan planlar hâlinde bakmayı tanımlayan “kuşbakışı”, ikincisi İngilizcede sokak köpeklerine verilen “başıboş” ön sıfatı. Bu isim aynı zamanda İMÇ’ye ulaşmak için geçtiğimiz karmaşık sokaklarda gözün, sokağı oluşturan rastgele yerleşmiş yapıların birinden diğerine plansızca sekmesini imler.
İMÇ Çevresinde Bir Tur
Bölgede hem bizim en çok kullandığımız hem de İMÇ’ye gelen misafirlerin en çok kullandığı rota Haliç metrosuyla 6. Blokun arka girişi arasında kalan Küçükpazar sokakları olduğundan, tura İstanbul’da şahit olduğum en yoksul semtlerden biri olan Küçükpazar’dan başlamak yerinde olabilir. Anadolu’dan hatta daha çok Ortadoğu ülkelerinden gelen göçmenlerin geçici olarak konakladığı iki ya da üç katlı, yıkılmaya yüz tutmuş betondan bekâr evlerine arada kalmış yıkık dökük, ufak ahşap evler eşlik ediyor. Sokak boyunca ufak tefek dükkânlarda başka semtlerdekine göre çok daha uygun fiyatlarla çalışan terzi, poğaçacı, hırdavatçı gibi esnafların yanı sıra çeşitli üretim atölyeleri de bulunuyor.
Bu mahallede bulunan küçük hamamın sokağı saran kömür kokusu ile ufak tefek üretim atölyelerinden gelen polyester kokusunun yerini birkaç adım sonra fırından gelen ekmek kokusu alıyor. 5. ve 6. Blokun ortak giriş kapısına yaklaşınca ise zaten zamanın gerisinde bir yerlerde yaşadığını hissettiğiniz bu sokaklara bir de zemin katta bulunan, küçük bir büfeye benzeyen dükkânda 80’lerden kalma kaset kayıtlarından çalan müzikler eşlik ediyor.
Hiç üst katlara çıkmadan doğruca devam edip diğer kapıdan altgeçiti kullanarak karşıya geçmeyi denediğinizde öncelikle gözleriniz altgeçitteki çeşitli polyester zemin malzemeleriyle, burnunuz da onların sentetik kokusuyla uyarılacaktır. Bu iki duyuya güçlü biçimde etki eden altgeçitten sonra Bozdoğan Kemeri’ne doğru yola devam ederseniz biraz ileride sağda Zeyrek sarnıcı ve yukarısında bugünkü ismi Zeyrek Camii olan, Bizans döneminde inşa edilmiş Pantogrator Kilisesi’ni görürsünüz. Sarnıçtan birkaç adım ilerlediğinizde hemen Sedad Hakkı Eldem’in tasarladığı, 1964 yılında inşaatı tamamlanan Zeyrek Kompleksi (Bugün SSK binası olarak kullanılıyor) ile karşılaşırsınız. Etrafındaki yapılara göre daha genç kalan bina, Eldem’in önderliğinde gelişen II. Ulusal Mimarlık akımını referans alan bina, modern malzeme ve formlar ile geleneksel formların buluştuğu bir üslupla tasarlanmıştır. Saçakları geleneksel Türk mimarisinin izini taşıyorken geometrik kütlelerin birim ve tekrar biçiminde ardı ardına dizilimi tipik bir modernist mimarlık strüktürünü ortaya koyar. Eldem entelektüel birikimini tasarım becerisiyle birleştirip, farklı zaman katmanlarından oluşan bu açık hava müzesine çok değerli bir eser (nesne) kazandırmıştır.
Rasyonel akıl yani doğruluğu ve gerçekliği akılcılıkta bulan usçu yaklaşım ve geleneğin izlerini taşıyan bu yapının hemen arkasındaki sokak, insanı bambaşka bir dünyaya götürür: Kadınlar Pazarı. İsmini 1960’larda hallerde kalan sebze ve meyveleri toplayıp bu bölgede satan yoksul kadınlardan alan sokak bugün Siirt ve Van gibi Güneydoğu illerinden gelen insanlar tarafından yöresel yiyeceklerin ve çoğunlukla etin satıldığı bir yer olarak hayata katılıyor. Burası için, 1950-1970’lerde İstanbul’un Anadolu’nun çeşitli köylerinden aldığı büyük göçle şekillenen kent merkezlerinden biri diyebiliriz. Sokak boyunca sakatat ve peynir kokularıyla birlikte hayvanların parçalarının ya da bütün vücutlarının asıldığı vitrinlere şahit olarak, sonunda Bozdoğan Kemeri ya da Valens Sukemeri olarak bilinen, 4. yüzyılda Roma imparatoru Valens tarafından inşası tamamlanan ve hem Bizans hem Osmanlı döneminde şehrin su ihtiyacını karşılamak için kullanılan yapıya varırız. 971 metre uzunluğundaki yapının batı ucu Kalenderhane’de, doğu ucu Zeyrek’in iki sokak ilerisinde yer alır. En yüksek noktası Atatürk Bulvarı üzerinde bulunduğundan, bu geniş caddeden geçtiğimizde kemerin en ihtişamlı hâliyle karşılaşırız.
Kadınlar Pazarı’ndan İMÇ’ye ulaşmak istenirse kaçınılmaz olarak Atatürk Bulvarı’nı kullanmak gerekir. Atatürk Bulvarı’ndan karşıya geçip Haliç’e doğru yürümeye başladıktan kısa bir süre sonra İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’yla karşılaşırız karşılaşmasına fakat tüccarların hayali olan bu büyük çarşının inşa edilip amacına uygun kullanılması için Atatürk Bulvarı’nın yapılması gerekiyordu. Dolayısıyla bulvar yapılmasaydı İMÇ ya hiç var olmayacak ya da şu anki konumunda bulunmayacaktı. Atatürk Bulvarı bu anlamda bölgenin yeniden üretimine neden olan önemli faktörlerden biridir. Fakat her ne kadar sakinleri yaşadıkları kenti yeniden üretse de (önceki uygarlığın izini yok etmek gibi bir amacı yoksa) kalıntılarla birlikte kent, diğer zaman katmanlarıyla her seferinde güncel bir kimlik kazanıyor. Atatürk Bulvarı da cumhuriyet dönemi imar faaliyetlerinden biri olarak bölgeye Zeyrek Tesisleri, Reşat Nuri Sahnesi, İMÇ gibi modern yapıların inşa edilmesinin yolunu açmıştı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası ekonomik açıdan umudun yeşerdiği bir döneme girmiş olmanın beraberinde getirdiği ticari faaliyetler Sultanhamam’ın tam da merkezindeydi, özellikle manifaturacılar için. Almanya, Fransa ve İngiltere’den gelen kumaşların da satıldığı ve ticaretin döndüğü bu mekân, zamanla Tahtakale’yi şekillendirmişti. Fakat tüccarlar artık mevcut alana sığmıyordu; üstelik bu alanlara ulaşan araba yollarının araçlara kapatılmasıyla işleri sekteye uğramıştı. Bunun üzerine toplanıp, sorunları nasıl çözeceklerine dair fikirler geliştirmeye başladılar ve kısa sürede modern zamanın kamusal yapılarından biri hâline gelecek olan pasaj fikrini ortaya atarak, yetkililerle görüşüp bu yapı için yer ve proje talep ettiler. İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, Doğan Tekeli’nin sözleriyle cumhuriyet dönemi mimarlarından Emin Onat’tan öğrendikleri rasyonel modern mimariyi uygulamaya çalıştıkları bir projeydi.
Başlangıçta İMÇ’nin Sultanhamam’a daha yakın bir konumda inşa edilmesi planlanmışken, şehrin siluetini bozmamak için şu anki yerine inşa edilmesi uygun görülmüştü. Tekeli’nin deyimiyle Süleymaniye Camii’nin kaidesi niteliğinde olan yapı, özellikle cephe kaplamalarında geleneksel mimariden örnek alınarak oluşturulmuş örüntülerin çağdaş yorumunu barındırsa da kütlelerin geometrik yapısı ve bu geometrik yapıların birim ve tekrardan oluşan bir kütleyi ortaya çıkarması bakımından son derece modern bir çizgiye sahiptir. Bu nedenle cumhuriyet döneminin önemli mimari örneklerinden biri kabul edilir.
Fakat bugün çarşıyı gezdiğimizde, modern anlayışın oluşturduğu strüktürün üzerinin rasyonel aklın izinin dahi olmadığı farklı katmanlarla yer yer örtüldüğünü görürüz. Bu manzara başlı başına eleştirel bir çağdaş sanat yapıtı gibi karşımızda durur: Toplumun modernizmi bir türlü sindiremeyişi ve onu kendince, hibrit, benzeri olmayan bir yapıya dönüştürmesi…
Bir İzlenim Serisi: Başıboş Göz (Stray Eye)
2022 yılında ilkini gerçekleştirdiğimiz sergide, İMÇ’nin modern yapısından ilhamla oluşturulmuş, alçıpan panel, alçı sıva ve kumaştan oluşan yapıt, yarım kalmış sıvasıyla bitmeden bırakılmış izlenimi verir. Sıvı plastikten kalıbı dökülmüş ekmek parçalarının denge, birim ve tekrar gibi özellikleri nedeniyle rasyonel akılla tasarlanmış olduğunu gördüğümüz yapının üzerine bırakılması ise bu yapının bambaşka bir ritüelin aracı, kaidesi olduğunu gösterir.
İstanbul sokaklarında, bilhassa Eminönü ve Fatih gibi ilçelerde gezdiğinizde, yerden belli yükseklikteki yapıların üzerine hayvanların yemesi için kalan ekmek parçalarının bırakıldığını görürsünüz. Ekmeğin çöpe atılmaması ve yerden belli bir yükseklikte bir yere koyulması ekmeğin kutsal olduğu inancına dayanır. Bu nedenle sokakta ekmek koyulmuş yerler bir tür ritüel alanına dönüşmüş gibidir. Serginin bir parçası olan yapıtta modern bir kütle tasarımı ile kültürün meydana getirdiği bu türden bir ritüeli bir araya getirmek İMÇ’nin mevcut manzarasıyla aynı hissi yaşatır sanki.
İMÇ’den çıkıp Haliç, Beyoğlu ya da sahilden Eminönü’ne ulaşmak istediğinizde sağınızda ve solunuzda sürekli bir şantiye veya şantiye alanı sonrası soyut alanlara dönüşmüş yerler görürsünüz. Bu alanlar içinde işlevini çoktan yitirmiş kimi “soyut” nesneler ya da çeşitli malzemeler kullanılarak oluşturulmuş paravanlar ortaya çıkar. Bu nedenle, sergide mekânın önemli bir kısmını kaplayan, tabandan tavana bir tür paravan tasarlanmıştı. Çok çeşitli malzemenin kullanıldığı bu paravanın bir parçası, alçıpan üzeri pütürlü ve düz alçının belli bir oranda yan yana kullanılmasıyla minimal soyut resme dönüşür. Farklı yüzeylerin bir araya getirilmesinden meydana gelen bu yapıt, kütlesel hareketlerle birleşince tıpkı sahada olduğu gibi katılımcıyla fiziksel bir ilişki de kuruyordu.
Çarşıda atölyenin bulunduğu 6. Blok ve bağlı olduğu 5. Blokta branda satışı yapan çok sayıda dükkânın olması, gün içinde renk alanlarıyla karşılaşmalara yol açıyor. Çeşitli renk yüzeyleri ve formları bütün bir mekâna yayılıyor. Sergide duvar üzerine yere yakın biçimde yerleştirilmiş tente, hem komplekste sıkça karşılaşılan nesne olması hem de sahip olduğu renk alanlarının yaptığı soyut geometrik resim çağrışımı nedeniyle serginin bir parçası olmuştu.
Bir sonraki yıl ikincisi düzenlenen Başıboş Göz’e, iki sanatçı daha davet edilmişti. Bu yeni katılımcılardan Gizem Ünlü, İMÇ’yi ziyaretleri esnasında Kadınlar Pazarı’ndan geçerken şahit olduğu manzaradan hareketle “Kurt Kapanı” ismini verdiği yapıtı ortaya koymuştu. Sığır kemiklerini meşakkatli bir işlemle beyazlatarak oluşturduğu bu yapıt hakkında şunları söylüyor Ünlü:
“İMÇ 6. Blokta bulunan ve Non-sight isimli bir sanat inisiyatifi mekânına dönüşen bir dükkânda sergilenen bu çalışma ‘Kurt Kapanı’ tabirinden yola çıkarak oluştu. 80’ler 90’ler döneminde şiddet ve mafyalaşmayla adı anılan İMÇ, halk arasında Kurt Kapanı ismiyle anılmakta. Bu tabir aynı zamanda düşmanı çevreleyerek yok etmeyi amaçlayan, Kurtuluş Savaşı’nda da kullanılmış bir askeri taktiğin adı. Kafamda ‘kurt kapanı’ tabirini döndürürken, İMÇ’nin hemen arkasındaki İtfaiye Caddesi’nde yürüdüm. Tüm cadde sırasıyla Vatan Et, Fethi Et gibi isimler verilmiş kasaplarla, kebapçı ve büryancılarla kaplıydı. Cadde gözüme bir muharebe meydanı gibi gözükmeye başladı. ‘Kurt Kapanı’ buradaki kasaplardan tek tek topladığım ve beyazlatmaya çalıştığım hayvan kemiklerinden oluşuyor.”
Sanatçının sahadaki kültürden ve kültür nesnelerinden yola çıkarak oluşturduğu yapıt, yaşadığımız çevreye ait nesneleri geniş etkileriyle ele alır ve onların sosyopolitik düzendeki katkılarını da sergideki yeniden canlandırmayla açığa vurur.
Serginin ikinci serisindeki bir diğer sanatçı Can Aytekin’di. Bulunduğu mekân ve mimari yapıyı yapıtlarıyla ilişki hâlinde düşünen bir sanatçı olmasının yanı sıra, mimariye ilgisi Aytekin’i kaçınılmaz olarak çevreyle ilişki kuran ve kültürün form üzerindeki etkisini analiz eden biri hâline getiriyor.
Foreks üzeri akrilik boya ve kazıma işlevinden oluşan mozaik imitasyonlarından oluşan “Mozaik”, referansını İMÇ ve çevresindeki yapı ve dokulardan alır. Vitrindeki yerleştirme hem renk hem malzeme hem de yerleştirme bakımından, 1970 yılında mimar Nevzat Erol tarafından yapılan İstanbul Belediye Sarayı’nın üstünde bulunan çapraz tonoz yapı ve girişindeki havuzda bulunan mozaiklerin, Pantokrator Kilisesi’ndeki (bugünkü adıyla Zeyrek Camii) zemin mozaiklerinin ve İMÇ’nin çeşitli yerlerinde bulunan mozaik taklidi kaplamaların izini sürüyor. Mavi, sarı gibi anonim renklerle üretilmiş foreks, İMÇ’de imitasyon olarak satılan kolay ulaşılabilir, ucuz malzemeden üretilmiş kaplamalara; arka duvarda bulunan, kazıma yöntemiyle oluşturulmuş foreks malzemenin linol baskı yöntemiyle eskiz kâğıdına aktarılmasından oluşan işler ise altın ve mor rengiyle Pantokrator gibi Bizans yapılarına referans veriyordu.
Doğancan Yılmaz’ın “Unplanned Arbitrariness” (Planlanmamış Keyfilik) isimli işi, sanatçının üzerinde durduğu inşa kavramına dayanıyordu; sergideki çalışmasında özensizce bir araya getirilmiş inşa malzemeleri, inşa edilen veya uygulanmakta olan bir işin arkasındaki motivasyon eksikliğini gösterir gibiydi. İsmini Adorno’nun kavramından alan yapıt, bir taraftan ulusal motivasyonsuzluğa da işaret etmeyi amaçlamıştı. Dolayısıyla yapıtlarında çeşitli malzemelerle konstrüksiyonlar ortaya koyarken İMÇ ve etrafındaki motivasyonsuzluğu referans alan Doğancan, rasyonel akıl ile keyfilik arasındaki çelişkiyi sahadan aldığı ilhamla yapıtlarına yansıtmayı deniyor.
Ben ise bir önceki sergide alçıpan duvarda kullanılan nişlerin yerine izleyicide daha büyük bir fiziksel etki yaratacak ve mekânın algısını değiştirecek büyük bir duvar oyununa girişmiştim: Üç buçuk metrelik bir duvarı tabandan tavana doğru yamulttum. “Yokuş Aşağı” ismini koyduğum parça parça işlerden oluşan yapıt, ismini İMÇ’nin, Süleymaniye ve Zeyrek’ten komplekse ulaşan iki yokuş arasındaki konumundan almakla birlikte, pandemi sonrası iyice kontrolden çıkan yaşamımızı tanımlaması açısından da bu ifade benim için önemliydi.
Yamuk duvara gömülü olan tuvalde, geçen yılki serginin (Stray Eye) bitiminde zemine tesadüfen koyulmuş yansıtıcı bir materyalde görünen mekânın fotoğrafından yapılmış, yağlıboya bir resim bulunuyordu. Hemen solunda bu kez bir insanın oturabileceği genişlikte oluşturduğum boşluğa minder yerleştirerek sergi boyunca izleyicinin temas edebileceği bir alan yaratmayı amaçladım. Bir süredir sanat nesnesinin fizikselliğiyle ilgilendiğimden, izleyicinin yapıtla kuracağı dokunsal ilişkiyi de göz önünde bulundurup oturulabilir bir alan yaratarak, nesne ve işlev hakkında da sorular sormaya başlamıştım. Yine alçıpana belli açılarla yerleştirilmiş olan iki resim mekân, nesne, insan arasındaki fiziksel ilişkinin altını çiziyordu.
Üç yılı geride bıraktığımız bu yeni yaşam alanımızda çevre, kişisel yaşam, sokaklar, kültür, gündelik hayat gibi olguların nasıl da zamanla birbiri içine geçerek yaşama katıldığını tecrübe ettim. Başıboş Göz ile aynı dönemde ürettiğim “Haliç” isimli yapıtta, bir sabah uyandığımda yazdığım satırlar bu iç içeliği şöyle anlatıyordu:
“Sabah kalkıp kahvemi yapıyorum, seçerek aldığım fincan rutinimin bir parçası. Fincan biraz kendisi biraz ben, ben biraz kendim bir parça o fincanım. Sonra çalıştığım kitaba dalıyorum, yazarda yer yer kendimi buluyorum, demek onda da biraz ben varmış. Evde/atölyede yürüyorum, oturuyorum, uzanıyorum, oda değiştiriyorum, sonra sokakta yürüyorum. Birileri tarafından tasarlanmış nesneler, odalar ya da tesadüfen şekillenmiş sokaklar bedenimin nasıl hareket etmesi gerektiğini söylüyor. Böylece bir işbirliği kuruyoruz. Kullandığım eşyalar, yaşadığım ev ve şehirle birbirimiz olmaya başlıyoruz.” (“Haliç”, 2023)
Yaşam koşulları hayatın akışına bağlı olarak değişirken bizler de bu değişime, yaşamımızı sürdürmek için yeni plan ve düzenlemelerle cevap veriyoruz. Koşullara bağlı olarak konumlanmayı seçtiğimiz yer bizi yeni bir yaşam ağının içine sokuyor. Daha önce örülmüş olan bu ağ yeni katılımlarla yeniden örülmeye ve yeni formlar almaya durmaksızın devam ediyor. Nasıl ki yeni girdiğimiz ağ bizi şekillendiriyorsa, bizim de bu ağ içinde yaşamımızı kurma çabamız mevcut büyük ağda minör değişiklikler yaratmaya başlıyor. Kişisel olan kamusal olana, kamusal olan kişisel olana sirayet ediyor. Sergide sanatçıların çevreden aldığı referansları kendi süzgecinden geçirerek yapıta dönüştürmesi de sanki bu ikilemin bir aradalığından meydana geliyor.
Başıboş Göz (Stray Eye) bir sonraki sergide başka sanatçıların da katılımıyla oluşturduğu ağı örmeye ve çeşitlendirmeye devam edecek. Her sanatçının dilerse en az iki sergiye katkıda bulunabileceği proje, sanatçıların o mekânı ve çevreyi deneyimlemesi için uzun bir zaman sağlayarak ortak deneyimin çeşitli çıktılarını ortaya koymayı planlıyor.