Bazı Yaralar #2:
Zamanı Durdurmak Mümkün mü?

Hayatın kendimizle sonunda baş başa kalabildiğimiz o evresine geldiğimiz zaman bunu anlamamız biraz zaman alabiliyor. Anlasak da anlamamış gibi yapmayı çok seviyoruz. Bu ilginç toplumda -mış gibi yaparak yaşadığımız için artık yerleşmiş kalıpların dışına çıkmak ve çıkınca da nefes alamamaktan korkmak çok normal. Fakat bu normallik korkutucu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Tıpkı benim bazen evin içinde bir şeylerin yerini değiştirirken tereddüt edişimin ardında -mış gibi olmanın alışkanlığının ve huzursuz edici konforunun yatması gibi. Yazdıklarım ve yazacaklarım beni okuyanlarınızdan bazılarına saçma gelecek ve saçma olacak. Bundan son derece eminim ve bu bence normal. Çünkü ben artık hayatta benden sonra gelen nesli anlayamamanın getirdiği o garip hazzı hissettiğim ve bunun üzerinden söylendiğim yaştayım: 29.
Söylenmeyi severim ama birileri söylendiği zaman da içimi bir sıkıntı basar. Derim ki kendi kendime: “Yani gözünün önündeki şeyi sahiden görmüyor mu?” Ne büyük kibir ama değil mi?! Kendime dönüp baksam cevapları bulabileceğim soruları ötekilere sormaya da bayılırım. Özeleştiri yapayım derken farkındalığımın getirdiği ve yarattığı o korunaklı alana da. Ancak artık bazı şeyleri yıkmamın vakti geldi. Yoksa benim için artık hiç hoş şeyler olmayacak!
Bu zamana kadar hep yazmak istedim ve yazdım da üstelik. İlkokulda yazdım, ortaokulda yazdım, yolda yazdım, uyurken yazdım, üniversitede yazdım, tez yazdım, mesaj yazdım, duvarlara yazdım, sosyal medya kanallarına yazdım. Yazdım da yazdım! Yazarken ama çok kaygılıydım tıpkı hayatımın geri kalanında olduğu gibi. Sanki tüm hücrelerimle yürüyen bir kaygıydım. Adım attıkça saçları kopan ve geçtiği her yerin rengini soğukluğuyla alıp götüren koca bir kaygı yığını bile diyebilirdiniz benim için. Ama geçti artık. Üzülme olur mu? Yazdıklarımı ve yazacaklarımı sevmeyen kadar sevenlerin de olacağını biliyorum. Çünkü hayat böyle bir yerdir hep. Birileri olur, birileri olmaz, birileri olur gibi olmaz ve birileri de hayatta olmaz dersiniz ve tabii ki olur. Hayat istisnalar üzerinden yaşanmıyor ama ben hayatında çok şanslı olduğuna inanmış biriyim ve istisnalarla dolu bir hayat yaşadım ve yaşıyorum. Dolayısıyla sana gelip burada anlatacaklarım biraz ilginç gelebilir. Şaşırma. Çünkü hepsi gerçek. Gerçek dediysem öyle çok da olmayabilir. Bilmiyorum. Bazen tüm dünyayı görmek isteyen yağmur dolu bir bulut gibi hissediyorum kendimi. Yağmayı beceremiyorum ama bu sefer çok farklı olacak gör bak. Canın yanabilir ama bunu önleyemeyiz, çok üzgünüm. Sadece bununla yaşamayı öğrenebiliriz.
İlk acı için nereye bakmak lazım? Gökyüzüne mi? Yerin en altına mı? Yoksa ilk kopuşa mı? Bence en içimizle başlasak iyi olabilir. Ben ağlarken çok hıçkırırım. Kana kana ağlamak deyimini kim bulduysa benden sonra bulmuş olabilir. Öyle derinden gelen bir dolup taşma hâli bulurum kendimde bazen. Ancak çok ilginçtir ki kendimle ilgili duymaya çok alışık olduğum şeylerden biri, ne kadar da uysal ve uslu bir bebek olduğumdu. Başlarda bu sözler ruhumu okşayıp egomu kabartsa da aslında bana benliğimle ilgili ilk zararı veren tohum oldu: Uslu çocuk olmak. Ne demekti uslu çocuk olmak? Mesela mesai saatiyle uyanıp mesai biter bitmez eşyalarını usulca toplayarak evin yolunu tutmak mı? Düşünsene, bir bebek, elinde kabarık dosyalar ve yüzünde saatlerce çalışmanın getirdiği huysuzluk, bir o yana bir bu yana savrula savrula yürüyor. Bir sonraki gün yapacağı işlerin sıkıntısı içerisinde. Hiçbir şeye itiraz etmiyor. Çünkü o uslu çocuk. Uslu çocuklar bağırmaz. Uslu çocuklar ağlamaz. Pek sevgili ailemin bazı bireyleri yeni doğan ünitesine gelip beni diğer bebeklerle karşılaştırmışlar mesela. Üstüne de “Yeni doğmuş olamaz canım, diğerlerine göre çok iri bir bebek” demişler. Bunlar benim sonradan duyduklarım. Daha yeni başlıyoruz. Ancak burada aileme ayrıca bir not düşeyim. Alınmaca, üzülmece, gücenmece, kendi aranızda birbirinizi çekiştirip “Yok yok o ben değilimdir, onu bilmem kim yapmıştı” demece yok. Çünkü aslında burada yazanlar benim hayal ürünüm de olabilir.
Bilgisayarının kapağını kapattı. Yazdıklarından yine hiç memnun değildi ama artık ne olursa olsun bu dosyayı teslim etmek zorundaydı. Aksi takdirde ne evinin kirasını ödeyebilecekti ne de kredi taksit borçlarını. İçindeki utanç ve endişeyi çöpe atmak istese de tepesinde milyarlarca kalem iş birikmiş olduğu zamanlarda bunu yapmak daha da imkânsız oluyordu. Kafası çok karışıktı. İnsanlık tarihinin yıllarca sorduğu ve yıllarca da cevap bulamadığı soruları tek başına cevaplamak istiyordu kişisel tarihi özelinde. Derdi kendisiyle olan bir insandı. Yazmak istediklerini yazarken öyle sansürlü bir dil kullanıyordu ki kendisine olan utancı biraz daha artıyordu. Zaman zaman olmadığı birisi gibi davranarak hayatı çok daha kolay yaşayabileceğini düşünen Hatice, aslında sadece yazmak istiyordu. Yazarak başkalaşabileceğini düşünüyordu. Kalemi güçlü olsa da kendisini güçlü hissetmediği için yazdıklarının da çok anlamsız olabileceğine kendisini çoktan ikna etmişti ama bir gün Kadıköy-Beşiktaş iskelesinde oturmuş Avrupa yakasını izlerken telefonuna gelen ve aslında normalde açmayacağı bir e-postayla bu konudaki fikri biraz değişmişti. Takip ettiği bir edebiyat sitesi yeni kurulan bir yayınevinin haberini yapmış ve ilk romanlarını basacak yazarlara editör desteği ve kitap basım aşamalarında destek olduklarını belirttiği bir destek kampanyası duyurusunu takipçilerine göndermişti. Hatice o gün elindeki kurumuş yarım simidi ve yanına kimseler oturmasın diye henüz bitiremediği ayranıyla öylece düşünmeye başladı. Bu onun için çok büyük bir fırsat olabilirdi ama bir türlü harekete geçeceği o pırıltıyı içinde bulamıyordu.
Düşünceleri içerisinde savrulurken, bir çocuğun gözünün önünde yere düştüğünü gördü tesadüfen. Çocukta onu çeken bir şey vardı: Kat kat giydiği kıyafetlerle dengesi bozulmuş, yere düştüğünde hemen ağlamaya başlamış, etrafına bakmış, tanıdık kimseyi bulamayınca bir süreliğine ağlaması kesilmiş ama uzaktan ona tıkır tıkır koşarak gelen annesini gördüğünde de sanki dünyada yepyeni bir savaş çıkartırcasına çığlık çığlığa başlattığı isyanını daha da alevlendirmişti. Annesi çocuğunu yerden kaldırırken Hatice’yle göz göze gelmiş ve gözlerine onu ve anneliğini yargılayıp yargılamadığını anlamaya çalışırcasına bakmıştı. Hatice bu arayışı çok iyi anlayabildiği bir yerden geliyordu. Sadece gülümsedi. Kimseye onay ve huzur verecek hâli yoktu. Gülümsemesi de onun kendi onay arayışıydı aslında. Kibar ol Hatice. Kimseyi üzme Hatice. Uslu Hatice. Aferin sana Hatice. İç sesinin iplerini çoktan yitirmişti de şu lanetlerle küfrettiği maskesini çıkaramamıştı ve üstelik bunu yapmanın neredeyse tüm yollarını da biliyordu. Çünkü hayatı sonradan fark ettiği “Ah be, keşke vaktinde deseydim” cümleleriyle geçmişti.
Simidi kurumuştu. Yağmur yağıyordu. Hayatı boyunca kendisini aklının içerisinde hapseden camdan balonu patlatmaya ihtiyacı vardı. Hatice ıslanmak istiyordu. Ayağa kalktı. Camdan balonuna kafa attı. Kafası gözü kan içinde kalan Hatice yaralarına iyileşmeleri için fırsat tanımaya karar vermişti. Simidini de ayranını da düşüne düşüne eskittiği hikâyelerini de çöpe atarak yoluna devam etti.