Bazı Yaralar #2:
Zamanı Durdurmak Mümkün mü?

“Ne yapmaya çalıştığımın farkında mısın, Marika? Seni zehirli, kendimi ise yabancı kılacağım. Çünkü bu şehre dışarıdan, öteki bir yerden bakmalıyım. Birbirinin içindeyken kim anlatabilir ki hakkıyla ötekini? Araya gerili dil perdesini yırtmak, metin olmak için dışına çıkmak/çıkarmak gerekmez mi?”1
Bu son derece kişisel bir not ya da yazdığım bir şiirden vardığım gözlemler bütünü. Tekrara düşmek istemem ama kişisel olarak tecrübe ettiğimiz şeyler aslında bir yapının uzantısı, parçası. Ben bugün sizinle, zihnimde çektiğim bir fotoğrafı paylaşacağım. Bu, kendimi içinde zaman zaman gördüğüm ve neden içerisinde olduğumu sorgulamadığım, zaman zaman da orada ne sebeple yer aldığımı çok iyi bildiğim bir fotoğraf.
Geçtiğimiz günlerde araştırma yaptığım bir alanda bir konferansa katıldım. Çok kalabalık olacağını bildiğim ancak arada sırada da bu kadar önemsenmesini sorguladığım bir konferanstı bu. Bunun temelinde de “Acaba elimdeki işleri yapmamak için mi konferansa çamur atıyorum yoksa bu akademik toplanmalar o kadar da önemli değil mi?” sorusunun yarattığı arada kalmışlık yatıyordu. Kafamın içerisinde pek de bir yere varamadan hazırlıklarımı yapmam ve anlatacağım şeyleri sıraya dizmem gerekiyordu.
Şansıma, benim sunumumu son günün son oturumuna koymuşlardı. Bu bir açıdan iyi ve rahatlatıcıydı, ancak bir taraftan da yapacağım çalışmaya alabileceğim olası yorumları almamın çok da mümkün olmayabileceğine dair büyük bir işaretti, çünkü aslında hepimiz biliyoruz ki akademik toplantılar araştırmaların paylaşılmasının dışında beklentiler ve istekleri de beraberinde getiren minik örgüt toplantıları gibidir biraz da.
Üç günlük bu karmaşık zaman akışında sunumları dinlemeye koyuldum. Herkes en özendiği hâliyle kürsüye çıkıyor ve yaptığı işleri bir hukuk davasında avukatlık yapıyormuş gibi savunuyordu. İnsanların anlatacak çok şeyi olmasına karşın kimin onları dinlediğinin ne kadar önemi vardı, emin olamıyorum.
Tam ortadaki sıralardan birine oturmuştum. Birden düşünmeye başladım: Ülkeler birer insan olsaydı nasıl giyinirlerdi? Nasıl renklere bürünürlerdi? Makyaj yaparlar mıydı? Soyutlamanın getirdiği zihinsel rahatlamanın içindeydim. Mekândan ve zamandan bağımsızlaşmış, şeyleri olmadıkları hâlleriyle görüyordum. Örneğin bir profesör son derece bilindik, ciddiyet arz eden bir takım giyinmişken, doktora öğrencisi açık renkli elbisesi ve spor ayakkabılarıyla akademik konferans dili ve edebiyatına isyan ediyordu. Ben de onları birer ülke olarak görüyor ve son gün yapacağım sunumu bir süreliğine de olsa unutuyordum.
Aynı alanda çalıştığımız için hem yazdıklarını bildiğim hem de gördüğümde tanıyabildiğim bir profesör sunum yapıyordu konferansta. İyi kalpli biri olduğunu düşünmüşümdür hep ama sunumunu yaparken acaba onunla sadece kahve molalarında ve yemek aralarında konuşabildiğimiz için mi iyi kalpli olduğu kanaatine vardığımı sorguladım. Bana iyi bir akraba hissi veriyordu. Herkesi kaşığının tersiyle iten bir dayı ya da amca değil de herkesin sevdiği o iyi kalpli uzaktan akraba gibi. Bunları düşünedururken odağımı bir türlü toparlayamıyordum ve dikkatim hep etrafımdaydı. Derken bahsettiğim kişinin sunumu bitti ve sınıftakiler onu alkışladı. Ben de alkışladım ama bir yandan da alkışlamanın ne ilginç bir şey olduğunu düşünüyordum. Sunum sonrası gelen alkışı hep çok ilginç buldum ve bulacağım. Elbette bir araştırma takdiri hak eder (belli durumlar hariç fakat konumuz şimdilik bu değil) ama takdiri göstermenin yolunun alkış olduğu örneklerde karşımızda çoğunlukla performanslar buluruz.
Ben de tam da bu noktada kendimi bir performansın içinde çeşitli rollere bürünürken buluyordum. O performansı hem bizzat sergiliyor ve yeniden üretiyor hem de uzaktan izlemeye çalışıyordum. Ancak insanın içinde bulunduğu bir anı ya da ortamı uzaktan izlemesi her zaman çok mümkün ya da kolay olmuyor. Benim en temelde gördüğüm, bu performansta ilk günden son güne dek belli başlı bazı davranışların söz konusu olduğuydu. Uzun süredir bir araya gelmeyen araştırmacıların ilk karşılaştıkları anda edindikleri, hatta konferans boyunca bir giysiyi giyiyor gibi giyindikleri bir ifade vardı. Bu ifadeler ile bir araştırmacının sevdiği bir arkadaşıyla karşılaştığında takındığı ifade birbirinden çok farklıdır. Arkadaşınızla karşılaştığınızda hissettiğiniz yakınlık ve mutluluk sizi o performansın içerisinden çıkartır. Sanki bir an içerisinde bir diğer an yaratırsınız. Ancak bu noktada belirtmem gerekir ki konferansları bir performans olarak görmem insanın ruhuna çok iyi gelebilecek dostluk ve paylaşımlarla böyle ortamlarda karşılaşamayacağı anlamına gelmiyor. Mesele, nerede üzerinizdeki performans örtüsünü kaldıracağınızla ilgili. Performans dediğim şey akademik konferans fikrinin kurumsallaştırılmasıyla alakalı özünde.
Benim için bu örtüyü kaldırmak bundan başka bir zamanda söz konusu olmuştu. Doktoramın ikinci senesinin başlarıydı ve çok yazarlı bir makalenin sunumunu yapacaktım. Her ne kadar şimdilerde o makale üzerine daha çok çalışıyor olsam da o zamanlar odağım başka çalışmalardaydı. Ancak sunumu benim yapmam üzerine anlaşmıştık. Nicel bir çalışmaydı bu ve analizi bir başka yazar yapmıştı. Sunumdan önce zaten çok gergindim; soru cevap kısmında da asla cevabını veremeyeceğim bir soru aldım. Dakikalar geçiyor ve ben içime doğru terliyordum. Nefes alıp, bu sorunun cevabını bilmediğimi ancak diğer yazarlara sorup öğrenebileceğimi söyledim. Bugünden o güne baktığımda kendimde de o ortamdaki akademik konferans performansı içerisinde bir kırılım yarattığımı görebiliyorum. Tıpkı Erving Goffman’ın sözünü ettiği gibi, performanslar bir durumun idealize edilmiş bir görüntüsünü sunuyor.2 “Bilmiyorum” dediğim anda o idealize edilmiş görüntü kırılmış ve görüntünün aslı ve en güzel hâli ortaya çıkmıştı. Hatta sahnenin ardı sahnenin önüne gelmişti. O günden beri hiçbir maskeyi takamadım yüzüme herhangi bir akademik konferansta ve tüm çabam bunu sürdürebilmek oldu; çünkü insan kendisinin ve benliğinin gündelik yaşamdaki performansını görüp ona performans diyorsa oradan geri dönemiyor artık. İnsan kendisiyle ilgili bir şeyi yeniden öğrendiğinde değiştirmesi çok zor oluyor, zira yeniden öğrenmek biraz da hem ölmek hem de doğmak demek. Belki de hep alıştığımız performansların içerisindeki (tıpkı Niyazi Zorlu’nun dediği gibi) gerili dil perdesini yırtarak metin olmak gereklidir.
1. Niyazi Zorlu, Şehiriçi Öyküleri (İstanbul: Metis Yayınları, 2016), 13.
2. Erving Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, çev. Barış Cezar (İstanbul: Metis Yayınları, 2009), 44.