Bilgi Toplumunda Bilgiye Yaklaşım
Eşitsizlik bir yerleştirme problemidir. Yan yana konumlandırılan iki herhangi şeyi 360° çevirdiğinizde her defasında bu şeylerin farklı bir kombinasyonunu elde edersiniz. Şeylerden bir tanesi bir yerleştirmede alttayken, ötekinde üsttedir; bir yerleştirmede sağdayken, diğerinde soldadır. Özünde bu şeyler tamamen aynı dahi olsa sizin onları konumlandırdığınız yere göre değer ve anlam kazanırlar.

---

Bilgi çağında bir yandan kutsallaştırılan bilgi diğer yandan değersizleştirilmiştir. Bilim ve teknolojinin temel alınmaya başlandığı 18. yüzyıl Avrupa’sında kendini gösterir ilk olarak bu durum. Rönesans, Reform ve Endüstri Devrimi sonrası aydınlanan Avrupa kendisinden önceki antik uygarlıkların yıllarca biriktirdiği bilgi birikimini yok sayar. Her şeye kendi Avrupamerkezci bakış açısından bakan Avrupa, bu durumu Avrupamerkezci tarih anlayışı aracılığıyla da bütün dünyaya dikte eder. Oysaki bahsi geçen antik uygarlıklara baktığımızda birçoğunun matematikte, geometride, tıpta, doğa biliminde ve tarımda aslında çok önemli bir bilgi birikimine sahip olduğunu ve hatta bazı alanlarda bu uygarlıkların günümüz bilgisiyle dahi yapılması mümkün olmayan şeyleri başarmış olduklarını görürüz.

Dünyadan uzun süre kopuk yaşayan ve bu yüzden ilkel olarak değerlendirilen Avustralya Aborjinleri dahi aslında doğa hakkında günümüz insanlarının sahip olmadığı birçok pratik bilgiye sahip. Hatta son yıllarda Aborjinlerin varlığını kabul edip taçlandırma eğilimi gösteren modern Avustralya’da, gidip bahsettiğim yerlilerden ilaç tarifi alan ilaç şirketleri bile söz konusu. Fakat son yıllarda yapılan bu küçük işbirliklerine rağmen binlerce yıl eski uygarlıkların insanlık mirası olan bilgi birikimini yok sayıp “En iyi ben biliyorum” şeklinde bir politika gütmek, şüphesiz ki insanlık için çok büyük kayıplar doğurmuştur. Eğer Avrupa bilgiyi gerçekten kutsal görüp, “En güçlü benim ve en çok ben biliyorum” demek yerine bu eski uygarlıklardan öğrenmeye ve mevcut bilgilerin üstüne bir şeyler inşa etmeye çalışsaydı, insanlığın geldiği nokta bugünkünden çok farklı olabilirdi. Doğayla iç içe yaşamaları vesilesiyle varlıklarını sürdürebilmek için ona ihtiyaçları olduğunun farkında olan bu eski uygarlıklar doğaya zarar verirken bile ölçülü davranmıştır. Bu nedenle en azından sadece doğa bilimini ve doğaya nasıl davranacağımızı onlardan öğrenseydik bile, bugün en büyük problemlerimizden biri olan iklim ve çevre krizi sorunumuz bu kadar korkunç seviyede olmayabilirdi.

Yukarıda değindiğim tarihsel süreçlerden geçerek günümüze gelen sözde bilgi toplumunda bilgiye yaklaşım da diğer metalara yaklaşımdan farklı değildir. Bu bahsedilen toplumda insanlar bilgiyi hızlıca alır, tüketir ve yenisine geçer. Twitter’daki trending topics* bu durumun en güzel örneklerinden biridir. Ancak şunu bilmek gerekir ki, işlenmeyen bilgi bilgi değildir. Her şeyin internette bir saniyelik araştırmalarla ulaşılabilir olduğu bir çağda, bir bilgiyi görmüş olmak ona sahip olmak için yeterli değildir. Başka bir deyişle, böyle bir çağda bilgi sadece verileri kopyalayarak edinilmez. İnsanlar bilgiyi alıp akıl süzgecinden geçirip kullanmadığı ya da o bilgiyle ortaya yeni bir düşünce koymadığı sürece o bilgiye sahip sayılmaz.

Bilgiyi tüketilecek bir olgu olarak gören insan zanneder ki okuduğu ya da bir yerden gördüğü her bilgiye sahip. Yine aynı şekilde zanneder ki kendi geçtiği yollardan geçmediği için onun okuduklarını okumayıp gördüklerini görmeyen insanlar hiçbir şey bilmiyor. Bu anlamda günümüzde insanların bilgiye yaklaşımı Avrupa’nın antik uygarlıkların bilgi birikimine yaklaşımıyla büyük bir benzerlik gösterir. Okullar ve mevcut sistem bu şekilde eğitir insanları, fakat aslında birçok bilgi kitaptan okuyarak formüllerle öğrenilemez. Teorik bilgileri gerçek hayatta kullanma imkânına sahip olmayan birçok insan, öğrendiğini düşündüğü bu bilgilere –onları uygulama imkânı olmadığı için– aslında sahip değildir. Bu anlamda neredeyse bütün ihtiyaçlarını dışarıdan hizmet olarak alan modern ve kentli insan, elindeki telefonun sunduğu imkânlardan ötürü kendini bilgiye sahip zannederken öte yandan yaşam için gerekli temel bazı becerilerden yoksundur. Kitaplardan okuduğu bilgileri, konulara olan fiziksel uzaklığından dolayı içselleştiremediği hâlde kendini bu bilgilere sahip sayan insan, diğer yandan bunları gündelik hayatında kullanmak zorunda olduğu için doğal yollarla edinmiş bir başka insanın bilgisini yok sayarak, cahil olduğunu düşünme yanılgısına düşebilir. Kentli insanların köylü insanlara yaklaşımında sık sık karşımıza çıkan bir durumdur bu. Kentte yaşayıp kendi söküğünü bile dikemeyen birisi, köyde yaşayan başka birisinin cahil olduğunu düşünebilir mesela. Oysaki köyde yaşayan birçok insan kentte yaşayanların bilmediği, farklı türde birçok bilgiye sahiptir. İnsanlar bu yok sayılan bilgiden öğrenecekleri çok fazla şey olmasına rağmen, bu bilgiye gözlerini kapatır ve onun yerine kendi bildiklerinden yola çıkarak başkalarının bilmedikleri hakkında çıkarımlarda bulunmayı yeğlerler.

Bir köy düşünün ve orada yaşayan bir kadın; öyle ki çok farklı türde sebze ve meyveyi nasıl yetiştireceğini ve sonrasında onları nasıl saklayacağını biliyor. Hayvanlarla ve doğayla arasında görünmez bir iletişim ve uyum var. Bu hayvanlardan çok lezzetli peynirler ya da tereyağı ve yoğurt gibi kentteki insanların marketten satın aldığı başka gıdaları kendisi üretebiliyor. Hayvanlar doğum yaparken onlara bir veteriner gibi yardımcı olup, hastalandıklarında iğnelerini yapabiliyor. Bunun yanı sıra ürettiği bütün bu ürünlerden en iyi restoranlarda bile bulunamayacak lezzette ve çeşitte yemekler yapabiliyor. Doğadaki yabani meyveler, otlar ve mantarlardan hangilerinin yenebilir ve hangilerinin zehirli olduğunu biliyor bu kadın. Boş zamanlarında da çocuklarına kıyafet dikiyor. Sonra tek yapabildiği elindeki telefonun ekranına dokunup bütün bu süreç hakkında yüzeysel bilgiler edinebilmek olan başka bir insan, sırf eline telefon verildiğinde kullanmakta güçlük yaşadığı için, biraz da şehirli olmanın kibriyle, bu kadına cahil diyebiliyor.

Aynı durum günümüz toplumunun ikili insan ilişkilerine baktığımızda da kendini gösteriyor. Sürekli aynı büyük yanılgıya düşüyor insan. Beğenerek okuduğu bir kitabı okumayan kişiye sırf kendisi o kitabı okuyup tüketti diye “Çok şaşırdım bilmemene, çok meşhur bir kitap” gibi tatlı eleştirilerde bulunarak, aslında kendi bildiği ile karşısındakinin bilmediğini ölçmeye kalkıyor ve zannediyor ki onun bildiğini bilmeyen insanların bildiği farklı şeyler yok. Mevcut sistem tek tipleştirme üstüne kurulu olduğu için, aynı şeyleri izleyip aynı bilgilerin öğrenildiği, aynı müziklerin dinlendiği, hatta gezerken bile aynı yerlere gidilip aynı aktivitelerin yapıldığı bir dünyada önemli olan farklı olanı bulup ondan bir şeyler öğrenebilmekken, insanlar aynılaşmak için çaba sarf ediyor ve kendisinden farklı olanı görmezden geliyor. Oysa herkes aynı şeyleri bilseydi dünya çekilmez bir yer olurdu ve bulunduğumuz noktadan ileri gidemezdik. Aynılığı değil çeşitliliği kutsallaştırdığımız zaman daha iyi olabilir bir şeyler. Ancak o zaman bilmek, insanlar arasında bir rekabet ve güç yarışı olmaktan çıkar ve işbirliği hâlinde ele alıp geliştirebildikleri bir olguya dönüşür.

* Trending topics: Bir ya da birden fazla sosyal medya platformunda kısa süreliğine popülerlik kazanan konu.

bilgi, Serpil Göğebakan