Zaman Fakirliği

Ünlü yazar Michael Ende meşhur kitabı Momo’da zaman hırsızları tarafından zamanları çalınan bir kentin zaman fakiri insanlarını anlatır. Kitap kurgu olduğu ve kimileri tarafından çocuk kitabı olarak nitelendirildiği için, anlatılanlar ilk etapta kulağa gülünç gelebilir; ancak dönüp modern insanın hayatına baktığımızda aslında durumun orada anlatılanlardan pek de farklı olmadığını kolaylıkla görebiliriz.

Sanayi Devrimi’yle üretimde makinelerin kullanılmaya başlaması ve üretimin hızlanmasıyla birlikte insanların zamanla ilişkisi yeniden şekillenmiştir. Normalde insan gücünün yerini makinelerin almasının insanların işini kolaylaştırıp zamandan tasarruf etmelerini sağlaması gerekirken, beklenenin tam tersi yönde gelişmeler yaşanmıştır. Üretimin hızlanmasıyla birlikte yeni sistem, tıpkı bir zaman hırsızı gibi, ellerinden onlara ait zamanı alarak insanların her anını ipotek altına almıştır. Bu yeni sistemde şehirlerin meydanlarına yerleştirilen saatler artık eskisinden daha manidar çalmaktadır, zira makineleşmek demek bir anlamda standartlaşmak, hızlanmak ve süreklilik demektir. Eskiden kendi doğal akışında ve doğayla senkronize hareket eden insanın artık sürekli saate bakması gerekir, çünkü belirli bir saatte makine başına geçip yine belirli bir saatte oradan ayrılması icap eder. Bazı fabrikalar bu süreçte maksimum üretim sağlayabilmek için yirmi dört saat aralıksız çalıştığından, gece bir işçi makineyi bıraktığında diğerinin onun yerine geçmesiyle devam eder bu döngü, zira enerji tasarrufu yapabilmek ve üretimin devam edebilmesi adına makinelerin hiç durmaması ve bu yüzden insanların da onlara ayak uydurması gerekir. Makineleşmenin getirdiği bu süreklilik ve standartlaşma, devamında disiplini de getirecektir. Ünlü İngiliz tarihçi E.P. Thompson bunu zaman disiplini [time discipline] olarak ifade eder. Bu disipline sahip olmanın ön koşullarından birisi saattir ve 19. yüzyıla gelindiğinde bu kıymetli eşyayı herkes haiz olacaktır, çünkü herkesin bildiği üzere artık “vakit nakittir”. Nihayetinde sonsuz üretimin etkisiyle ekonomik açıdan zenginleşen insanlık için zaman açısından her geçen gün biraz daha fakirleşmek artık kaçınılmazdır.

Endüstrileşme öncesi dönemde küçük yerlerde yaşayan ve gününü ailesiyle tarlada ve bahçede çalışarak geçiren insan, yeni gelişmelerle birlikte uzun saatler boyunca fabrikalarda çalışmaya başlamıştır ve bunun neticesinde ailesiyle ve kendisiyle geçirdiği zamanda hissedilir bir azalma yaşanmıştır. Sonraki dönemlerde ise, gelişen teknolojinin ve kent yaşamının da etkisiyle, insanların birbiriyle ve kendisiyle ilişkisi belirgin bir şekilde zayıflamış ve zamanla insanlar derinliklerini ve samimiyetlerini yitirmeye başlamıştır. Başka bir deyişle, zaman yoksunluğu bir süre sonra samimiyet ve iletişim yoksunluğuna dönüşmüştür, zira hız ve sürat samimiyetin doğasına aykırı iki kavramdır. Bir şeyle –bu şey insanın kendisi de olabilir– samimi ve gerçek bir bağ kurabilmek için gayet yavaş hareket edip, o şeyi oluşturan parçalar üstüne uzun ve derin bir şekilde düşünmesi gerekir insanın; fakat günümüzün hızlı ve gösteriye meyilli toplumunda bu tarz bir yavaşlama güç ve çaba isteyen bir eylemdir. Bu nedenle günümüz toplumlarını kendisiyle bağları kopuk, yani kendine yabancılaşmış ve yine aynı şekilde çevresiyle bağları kopuk insan yığınları oluşturur. Her şeyin hızlı ilerlediği ve zamanın sınırlı olduğu bir ortamda uzun ve derinlikli konuşmalar yapmak gereksiz ve katlanması güç bir meşgale olarak görülür. Dijital ortamda hızlandırılarak, atlanarak ve değiştirilerek dinlenebilen içeriklere kıyasla, gerçek hayat konuşmaları gereğinden fazla yavaş ve zaman alıcıdır. Bu nedenle insanlar konuştukları konuları yüzeysel bir şekilde ele alıp, konunun derinine ve özüne inmekten kaçınır. Yine benzer bir şekilde, kendilerine anlatılanları dinlemek konusunda yeterince sabırlı ve özenli davranmazlar ve dinleyicilerde hep bir “Sadede gel” yaklaşımı ve tavrı hakimdir. Son dönemlerde yaygın kullanılan “Özet geç” ve “Boş yapma” gibi ifadelerin altında da zaman ve samimiyet yoksunluğunun yattığını söylemekte beis yoktur; ancak herhangi bir şeyle bu şekilde hızlı ve özensiz kurulan herhangi bir bağ, inorganik yapısından ötürü bir illüzyon ve kandırmacadan öteye gidemez. Bu nedenle ne yazık ki günümüzün hızlı hareket eden ve dikkati dağınık toplumlarında, insanların gerek kendileriyle gerekse çevreleriyle sağlıklı bir bağ ve iletişim kurma çabaları çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanır.

fotoğraflar: Serpil Göğebakan

Zaman fakirliğinin yarattığı diğer bir problem ise insanların sınırlı zamanlarını neye ayıracakları konusunda sürekli bir kararsızlık hissi yaşamalarıdır. Makineleşmenin yarattığı hızlanma ve büyüme hayatın her alanına yansımış ve artan üretimle birlikte insan nüfusu da hızlı bir şekilde artarak büyümeye devam etmiştir. Bu durum endüstriyel merkezler olan kentlerin kısa süre içinde büyümesine ve yapısının değişmesine yol açar. Her ne kadar gelişen şehirler insanlara kültürel ve ekonomik açıdan çeşitlilik ve zenginlik sunsa da diğer bir taraftan köy yaşamına kıyasla yapılması gereken ve yapılabilecek aktivitelerin sayısı artarken bu aktiviteler için ihtiyaç duyulan zamanın giderek azalması modern insanın bir zaman kıtlığı içerisine hapsolmasına yol açmıştır. Öğle yemeği yiyeceği saat ya da tatile gideceği gün bile önceden belirli olan insanın, işten geriye kalan sürede kendi ihtiyaçlarını karşılaması, ailesi ve arkadaşlarıyla vakit geçirip sosyal hayatına devam etmesi gerekiyordur, fakat bütün bunları yapmak için çok kısıtlı bir süresi vardır. Bu yüzden hafta sonları, cuma akşamları ya da yaz tatilleri gibi özgürce her istediklerini yapabilecekleri zamanlara çok fazla önem atfederler. Bu nedenle insanlar, kendilerine bahşedilen o değerli boş zamanı –elbette kendilerine sunulan milyonlarca çeşit aktivite, mekân ve kişi arasından en iyisini seçerek– o ideal yerde, ideal kişiyle ve ideal aktiviteyi yaparak geçirmek isterler. Nitekim seçenek bu kadar fazlayken insanın bir seçim yapabilmesi ve nihayetinde yaptığı seçimden memnun olup o anı kendini vererek ve özümseyerek yaşaması düşünüldüğü kadar kolay olmayacaktır. Verdiği karar sonucunda her nerede, kiminle, hangi aktiviteyi yapıyor olursa olsun bir şeyler kaçırıyormuş hissine kapılan modern insan, farkında olmadan kendine bahşedilen bu boş ve kıymetli zamanı sahip olduğu aktivitenin tadını çıkararak değil de sahip olmadığı aktivitenin ne kadar iyi olabileceğini düşünmekle geçirir, yani son zamanlarda sık duyulan o ifadeyle “anı yaşayamaz”.

Buna ek olarak artan ürün sayısıyla birlikte insanların ihtiyaçları da artmıştır. Zira üretilen her ürünün tüketilmesi gerekir ve bu nedenle her insan bir alıcıdır. Bu ihtiyaçlarını giderebilmek için zamanının çoğunu çalışarak geçiren insan, geriye kalan sürede ise üretilen milyonlarca çeşit ürün arasından neyi tüketeceğine karar vermeye çalışır ve bütün bu süreçte zamanı bölünerek azalır ve git gide daha da fakirleşir. Diğer bir deyişle, çalışırken üreterek zamanı çalınan insanın çalışmadığı zamanlarda da tüketerek zamanı elinden alınır. Fakirlik sadece bir şeyin miktarının az olması değildir, aynı zamanda sahip olunan miktarın kaça bölündüğüyle de alakalıdır. Bahsedilen tarzda bir fakirlik kişiye çok fazla seçenek sunulduğunda da gerçekleşir, çünkü sunulan seçeneklere ayrılabilecek vakit azalmıştır. Bu nedenle modern insanın kendisine sunulan milyonlarca içerik ve ürün arasında sıkışıp kalması zaman fakirliğinin bir diğer örneğidir. Teknolojik gelişmeler, dijitalleşme ve internetin yaygın kullanımının devreye girmesiyle ise zaman fakirliği artık başka şekillere bürünecektir. Zira dijitalleşmeyle birlikte sayısı artan içerikler ve bu içeriklere ulaşım kolaylığı sonrasında insanlar kendilerine sunulan sayısız içerik arasında sıkışıp kalır ve nihayetinde hiçbirine tam anlamıyla kendilerini veremezler. Geçtiğimiz aylarda The New Yorker’da yer alan bir karikatür bu durumu gözler önüne serer niteliktedir. Natalie Dupille imzalı karikatürde TV karşısında oturan iki kişiden birisi, diğerine onun iyi olup olmadığını sorar ve devamında ekler: “Elindeki kitaba, telefona, şova, laptopa ve 10 dakika önce başladığın bulmacaya güç bela odaklanıyor gibisin.” Benzer bir durum insanların bilgiyle ilişkisinde de kendini göstermektedir. Geçmişe kıyasla bilgiye ulaşma imkânı artmıştır, lakin bilgiyi teyit etmek, özümsemek ve kullanılabilir hâle getirmek zaman isteyen meşgalelerdir. Bilginin çok hızlı ulaşılabilir olduğu bu çağda adeta bir bilgi bombardımanına maruz kalan zaman fakiri modern insan, yüzeysel bilgilerle aydınlanma, öğrenme ve uygulamaya geçme eğilimi gösterir. Nitekim bu yüzeysellik sonucunda dezenformasyon ve yanlış öğrenme kaçınılmazdır.

Son olarak, makineleşmeyle başlayan hızlanma sonucu gelinen noktada “şimdi” hiç olmadığı kadar kısadır, nihayetinde hızlı ilerleyen sonsuz sayıda anıdan hiçbirisi insanın hafızasına ve dikkatine tutunacak kadar uzun sürmez. Birbiri ardına hızlı bir şekilde ilerleyen bu anlar arasında geçişler kısaldığı için insanlar bir senkronizasyon ve adaptasyon sorunu yaşar. Bu tarz bir senkronizasyon Türkiye’den Avustralya’ya uçakla giden bir kişinin yaşadığı jet lag benzeri bir senkronizasyon sorununa benzer. Söz konusu örnekte olduğu gibi günümüzün hızlı dünyasında teknolojinin olanak sağlamasıyla doğanın olağan akışına ve vücudun ritmine göre ilerlemeyen bir zamanda, kişi yeni girdiği ana adapte olmakta güçlük yaşar. Buna benzer bir adaptasyon sorunu yataktan kalkıp fiziksel olarak işyerine veya okula gitmeyen kişilerin online çalışması ya da derse katılımı sırasında da gözlemlenebilir. Vücudun yeni çevreye ve duruma adapte olabilmesi için belirli süreçlerden geçerek aşama aşama kendini yeni ortama ve duruma hazırlaması gerekir, ancak teknolojinin olanak sağlamasıyla söz konusu geçişlerin süresi doğanın olağan akışına aykırı bir şekilde kısalmış ya da tamamen yok olmuştur. Günümüzde insanlar kendilerini dakikalar içinde şehir değiştirirken veya kilometrelerce uzakta olan insanlarla toplantılara katılırken bulabilir. Aynı şekilde bir gün izole bir sahil kasabasında balık tutarken diğer gün devasa bir binanın içinde toplantılar yapıp önemli kararlar almaları gerekebilir. Bu keskin geçişler sebebiyle insan kendisini hiçbir ana ait hissetmez ve zamansız bir akışın içinde çevresiyle ve hatta kendisiyle senkronize olamadan hayatına devam eder. Bu durum bir süre sonra zamanın anlamını ve gerçekliğini yitirmesine sebep olur ve insanlar eksensiz bir zamanda boşlukta hareket eder gibi belirli bir ritimden ve akıştan uzak hareket eder.

Arkeolojide olduğu gibi kullanılan teknoloji ve bilime bakarak bir toplumun okumasını yapmak mümkündür. Günümüz toplumunun yaşam şekillerine ve kullandıkları teknolojilere bakıldığında, Endüstri Devrimi’nden itibaren insanların, döneme damgasını vuran saat ve makine gibi dakik, hızlı ve sistemli hareket etmeye başladığı görülebilir. Yaygınlaşan fast food restoranlar, birkaç günlük paket turlar aracılığıyla gerçekleşen hızlı seyahatler, hızlı flörtleşme uygulamaları [speed dating] ve ilişkiler, Twitter gibi kelime sınırı olan platformlarda sınırlı kelimeyle aktarılan içerikler ya da video veya ses kayıtlarında hızı ayarlayabilme gibi özelliklerin kullanılması günümüzün hızlı yaşama alışkanlıklarını yansıtan örneklerden sadece birkaçıdır. Zaman yoksunluğunun doğurduğu hızlanma sonucu bir süre sonra kendisiyle, diğer insanlarla ve doğayla bağları zayıflayan insan, sonsuz üretim ve tüketim döngüsünün içinde senkronizasyon problemleri yaşamaya başlamıştır. Böyle bir ortamda kendini hiçbir ana ve şeye tam olarak veremeden, sürekli bir zaman yoksunluğu hissi içinde zamansız, yüzeysel ve tatminsiz bir hayat yaşamaya mahkûm edilmiştir. 

hız, saat, Serpil Göğebakan, üretim, zaman