Bir Bakış Ekseni Sorunu Olarak
Şehir Yaşamı

Büyük Amerikan Şehirlerinin Öğrettikleri

1960’larda Jane Jacobs ve Robert Moses arasındaki temel çatışma noktası kentlerin kim için olduğuna dair temel bir sorudan kaynaklanıyordu. Neredeyse sıfırdan inşa edilmiş Amerikan rüyası, rüyalar kadar akışkan ve rüyaların zaman-mekânsal kayganlığına yaraşır bir aracı, otomobili ve onun yol alabileceği, özgürce dolanabileceği yolları inşa etmeyi önceliyordu. Bu devasa otoyollar temelde otomobil kullanıcıları için bir araçsallık taşıdığı için, kullanıcılarına çevreleri üzerine düşünme ve bağ kurma imkânını tanımıyorlardı. Oysa otoyolların birbirinden ayırdığı mahalleler bu ütopik düşün keskin bir bıçak gibi yardığı “gerçek” toprağı, “gerçek” mahalleleri ve “gerçek” insanları trajik bir biçimde delik deşik eder. İçi dışına çıkarılmış, adeta otopsi masasında ikiye, dörde, beşe ayrılıp öylece çürümeye terk edilmiş gibi duran mahalleler, yukarıdan bu parçalanmış bedeni tekrar bağlamaya çalışan devasa atardamar otoyollarla sarmalanır.1 

Üst ölçekte mekânsal yakınlığı, ulaşımı, hızı temsil eden bu atardamarlar sokak ölçeğine inip de yatayda x ekseni üzerinde hareket etmeye başladığınızda sokaktaki insanlara aşılamayacak istinat duvarları bırakmaktadır. Oysa tanrısal y ekseninde her şey oldukça anlaşılır ve ulaşılır iki boyutlu bir kolaj gibi görünür. Kuş uçuşu her dağ aşılabilir, iki karasal nokta her şekilde birbiriyle ilişkilendirilebilir hâldedir. Buradaki temel ayrım da bu sebeple Jacobs’un terimleriyle “otomobil insanları” ile “yürüyen insanlar” arasında yaşanır. Bu ikili yapı yaratıldığında hemen bir tahakküm ilişkisi de kurulmuş olur. “Dönemin uzmanları yürüyen insanların bilgi ve değer verdiği şeylere hürmet etmiyordu. Yürüyen insanlar geri kafalı ve bencil sayılıyordu, ilerleme çarkını tıkayan kumdu onlar.”2

Tüm bu tartışmaların en hararetlendiği nokta olarak Amerika kıtasını, onun tarihini, coğrafyasını ve modernizm ütopyasını bir başlangıç noktası olarak ele almak gerekmektedir. Amerika’nın tarihsel açıdan sıfır noktasında başlamış gibi görünmesi, onun “Yeni Dünya” olarak tanımlanıp kendinden önceki kültürlerin yok sayıldığı yeni bir toplum inşasının hızlı ilerleme sürecini desteklemiştir. Bunun yanı sıra Amerika kıtası devasa çölleriyle adeta bir yatay x düzlemleri ve karmaşık şehirlerindeki devasa gökdelenleriyle dikey y düzlemleri karşıtlığı hâline gelmiştir. Büyük Amerikan şehirlerinin doluluğu ile yükselme arzusunu anlamak için Baudrillard’a göre şehrin, çölün bakışı delip geçen sonsuz uzanımıyla birlikte okunması gerekir. Bu sonsuz bilinmez yataylıktan kaçış, insanı yükselmeye daha çok yukarı çıkmaya belki ilkel dönemlerdeki yırtıcılardan kaçma ekseni olarak y eksenine, sonraları tanrılara ulaşmak ve ölümsüzlük arzusuyla y eksenine, şimdilerde ise modernliğin bir sembolü olarak yükselmeye, hızlanmaya, ilerlemeye ve en sonunda neredeyse sadece rant ilişkilerine dönüşmüş durumdadır. “Her evre incelikle bir önceki evreye son veriyor. Yerlilerin yok edilmesi, bu insanların büyülü yaşamlarının binlerce yıldan bu yana bağlı olduğu görünümlerin doğal kozmolojik ritmine son veriyor. Son derece yavaş bir sürecin yerini öncü uygarlığın gelişiyle çok daha hızlı bir süreç alıyor.”3

Benlik ve Tanrısallık Yanılsaması

Her şey “ben” dediğimiz tekilliğin çerçevesinde algılandığı için dünyamıza hükmeden insani, siyasal ve politik düşüncelerde hep bir tekillik ve evrensellik arzusu olmuştur. Fakat herkesin “ben”i diğer tüm benlikler içinde, tekilliklerden oluşan bir çoğulluğun ifadesidir, benlik bilinci her zaman insanları merkezi tekil bir noktaya toplar. Tekilliğin çoğulluklardan oluşan bir olgu olduğunu kavramak zorlaşır. Çoğulluğun içerdiği tüm çatışmalar tekillik ölçeğinde bakıldığında yok gibi görünür. Ona ulaşma idealimiz de bu çatışmaları yok sayar. Bu sebeple arzular ve duygular rasyonel tekillikle uyuşmasa da sürekli yanlış yollardan ona gitmeye çabalanır. Bu bağlamda büyük yanılgılar ve yazgılar birbirine çok benzer görünür. Karşılıklı birbirini gören ilahi ve fani göz artık ancak birbirini defalarca kez çoğaltan bir süreç olarak var olur. İlahi, sabit, mutlak, tekil göz kendine yansımayan bakışıyla korkmadan sonsuzluğun sonuna kadar bakmaya ve bakmaya devam eder. Bu düzlemden düşey bir şehir bakışının, x ekseninin bakışı keskinleştiren nesneleri delip geçen yapısına göre delip geçebileceği katmanları yoktur. Tanrısal göz yeryüzünü iki boyutlu bir zeminde algılar. Tüm evrenin neredeyse tekil bir yasası varmış gibidir. Oysa kentler x ekseninde çok çeşitli katmanların birikmesi ile oluşur ve kentler ancak x ekseni kat edilerek aşılır. Bir mahalleden diğerine, bir kentten diğerine, bir insandan diğerine ancak x ekseni üzerinden ulaşılabilir, y ekseninden sonsuzluğa bakan göz ise ona yeni parçalar eklenmesi gereken eksik bir yapboz gibi yaklaşır. X ekseni üzerinde sonsuz boşluğu-doluluğu bir arada gören bakış tüm bunları delip geçebilecek sivrilmişliğe erişirken Y ekseninden sonsuzluğa bakan göz ona yeni parçalar eklenmesi gereken eksik bir yapboz gibi yaklaşır. Bu göz New York ve Robert Moses örneğinde her ne kadar şeytani gibi algılansa da sözde özgürlüğü ve eşitliği tüm halka yayma idealinin gerçekleşmeyecek bir ütopya olduğunun ve hatta bu ütopyanın çok kolay bir biçimde distopyaya dönüşebildiğinin ifadesidir. “Özgürlük ve eşitlik, kendiliğindenlik ve güvenlik, mutluluk ve bilgi, bağışlayıcılık ve adalet –bütün bunlar kendi başlarına aranan nihai insan değerleridir; fakat birbirleriyle bağdaşmazlar, bir arada erişilmezler, aralarında seçimler yapmak gerekir, bazen yeğlenen bir nihai amaç izlenirken trajik kayıplar sineye çekilir [...] sonunda ortaya koyulacak omlet uğruna kırılan yumurtalarla ilgili her türlü meşrulaştırma; bütün vahşetler, fedakârlıklar, beyin yıkamalar, bütün bu devrimler, bu yüzyılı en azından Batı dünyasında eski günlerden beri gelmiş geçmiş yüzyılların en tiksindiricisi hâline getiren şey– bütün bunlar bir hiç uğrunadır, çünkü yetkin evren sadece erişilmez değil, düşünülmezdir de ve onu meydana getirmek için yapılan her şey müthiş bir düşünsel yanılgı üstüne kuruludur.”4

İki boyutlu kompozisyonlarda neyin eksik olduğunu tespit etmekte başarılı ama asla katmanlılığa, çeşitliliğe –her türden çeşitliliğe– inemeyen bu boyuttan bir bakışla hiçbir anlam ifade etmeyen çözümler üretilir. Bu sebeple ona çözümü üretecek kişiler de bizzat bu x ekseni üzerinde hareket eden, dolanan, yaşayan gözlerdir. Ancak onlar sokaklarında, kaldırımlarında ilerleyebilir, onun üst üste düşen fragmanlarının çeşitliliğin ayrımına varabilir. X ekseni kirli ve tehlikelidir, ölümlüdür. Sonsuz bir yataylığın mekânına hapsolmuş, göğe ulaşma arzusuyla kavrulan bir fanidir. Y ekseni sterildir, dağılmamış ve odaklıdır, her şeyin çözümü oradadır ya da oradaymış gibi görünür.

Y ve x eksenlerinden şehre bakış, çizim: Özge Öztürk

Bir bakıma bu doğrudur, çünkü Tanrı asla yeryüzüne inmez, kendi bakışını sokakta gezdirmez. Her zaman bir aracısı bulunur, aracısı yeryüzüne indiği andan itibaren kutsallık yavaş yavaş dünyevileşmeye başlar. Bu aşamada büyük şehirler kendi çeşitliliklerini kendilerinden yaratır. New York gibi şehirlerde çeşitliliği, insan eliyle dışarıdan şekillendirmeye ondan başka bir çeşitlilik yaratılmaya çalışıldığında, insan zihninin “insan olmak”lıkla sınırlı kalan kartelası olası diğer çeşitlilik biçimlerini yok sayar. Böylece sonsuz çeşitlilikler evreninde olsa sonu gelmeyecek ve evrilecek olan doğal şehir ve şehir hayatı büyümesi, insan eliyle evrimleşemeden kısa yoldan ölüme gider. Bu açıdan modern kent gelişiminin başında bir organizmadır ve tekil bir ilkeye değil bir ekosisteme bağlıdır.

Şehir Ekosistemi ve Sorumluluğunu Üstlenen Şehirli

Jane Jacobs biri doğa tarafından biri insan tarafından yaratılmış olan bu iki farklı ekosistemde ortak bazı ilkelerin var olduğunu keşfeder. Doğal ekoloji, sistemi oluşturan mekân-zaman dahilindeki fiziksel-kimyasal-biyolojik süreçlerden birbiri içine giren ve ayrıştırılması güç bir mürekkep tanımlarken, şehir ekosistemi belli bir şehir ve yakın çevresinde belli bir zamanda aktif olan fiziksel-ekonomik-ahlaki süreçlerden bir mürekkep tanımlar. İki ekosistemin de varlığını sürdürmesi ve gelişebilmesi için anahtar kavram “çeşitlilik”tir. “Her iki durumda da çeşitlilik zaman içinde organik olarak gelişir ve farklı öğeler karmaşık yollardan birbirine bağımlıdır. Her iki ekosistemde de hayat ve geçim imkânları ne kadar çeşitliyse, hayat taşıma kapasitesi o kadar büyüktür. İki ekosistemde de –yüzeysel bir bakışta kolayca gözden kaçan– küçük ve dikkat çekmeyen öğeler, boyutlarının küçüklüğüyle ya da toplam miktarıyla tamamen orantısız bir şekilde, bütün için hayati önem taşıyabilirler.”5 Bu durumda çeşitlilik her ne kadar kırılgan gibi görünse de çok büyük zararlar almadığı sürece kendini hem doğada hem şehirde yenileyebilir durumdadır. Akış hâlinde olan herhangi bir ekosisteme küçük bir zaman-mekânsal kesitte anlık yapılacak tüm mega müdahaleler sonrasında hesaplanamayacak ölçüde karmaşık ve geri döndürülmesi zor birtakım süreçleri başlatır. Bu sebeple neden-sonuç ilişkilerinden çok süreçleri tasarlamak ekosistemlerin işleyiş biçimlerinde iyileştirmeye gidilmek isteniyorsa hayatidir ki bu hesaplamaların bile istenen sonucu vermiyor olması muhtemeldir.

Jacobs’un temelde anlatmaya çalıştığı şey aslında modern şehirlerin kavranış biçiminin tamamıyla hatalı olduğudur. Ona göre bir şehre asıl zenginliğini veren, onu güvenli, çekici ve yaşanabilir yapan her şeyi yanlış kavramlarla eşleştirilip yanlış bir okuma sonucu “kötü”, “yok edilmesi gereken”, “kanserli hücreler” gibi algılanmaktadır. O ise neredeyse insanlar gibi kentlerin kendini gerçekleştirebilmesinin ve potansiyellerine ulaşabilmesinin mümkün olduğunu ve bunlar için sadece gerekli bazı temel şartların sağlanması gerektiğini öne sürer. Sokağın insanlardan, konutlardan, dükkânlardan arındırılması ve tamamen otomobillere terk edilmesinin asıl güvenliksiz ortamı getirdiğini ortaya koyar. İşlevlerin birbirinden ayrılması, izole konut ve işyeri bölgelerinin yaratılması, iki boyutlu düzlemde planlarda, kesitlerde, tanrısal bir bakış ekseninde bir makine gibi her bir kısmı farklı bir işleve hizmet eden “tıkır tıkır” çalışan bir kent imgesi oluşturuyor gibi görünür, fakat bu tamamen “yanlış bir okuma”dır.

Bu sebeple Jacobs’un temelde önerisi, şehirlerin kendi çeşitliliklerini koruyup, içindekilerle birlikte “geliştirilmesi”, tek bir akıl, ilahi bir bakış tarafından planlanıp “sıfırdan” sanki orada bulunan her şey daha önce hiç yokmuş, hiçbir başka anlama sebep olmamışçasına kolayca silinip atılacak süprüntüler olarak görülmemesi yönündedir. İlksel olanı değersizleştirip tahakküm altına almak ve tarih anlatısının dışında bırakmak onun yerine yenisini, tarihin meşru çocuklarını inşa etme düşüncesi aslında tamamıyla yanlış bir tarih yazınsal yanlışlığın sonucu olarak karşımıza çıkar. Fakat biz her ne kadar dışladığımız, küçük gördüğümüz kesimlerin tarihlerini yok saymaya meyletsek de, coğrafya olarak yeryüzü, kıtalar, ülke sınırları ve o coğrafyanın o ilişkisel bütünlüğün bedenleştiği bireyler olarak insanlar bu tarihin uyumsuzluğunu taşımaya devam eder. Böylelikle Jane Jacobs’un başlattığı üzere direnişler başlayabilir. Ana akım düşüncenin püriten yapısı ancak dışlanan kesimin direnişiyle eleştirilmeye açık, sorgulanabilir değerler hâline gelir.

Jane Jacobs sokakların ve semtin güvende olması için sokaktaki insanlara, sokaktaki gözlere yani şehrin x ekseni boyunca devinen hareketli bedenlerine ihtiyacımız olduğunu söyler. Bu gözler yabancı, tekinsiz, tehlikeli durum ve kişileri sürekli gözetim altında tutar ve hiçbir güvenlik önleminin yeterince sağlayamadığı “doğal” bir güvenli şehir ortamı yaratır. Jacobs’a göre kimse bir pencerede ya da boş bir balkonda oturup boş bir sokağı “gözlemeyi” istemez. Bu yüzden sokağın her zaman gözetlenebilir olana, diğerlerine yani insanlara ve olaylara ihtiyacı vardır. Jacobs’un bu yaklaşımı şehre bakış noktasının gökyüzündeki ilahi tek gözden, sokaktaki pek çok gözden oluşan devingen bedenlere indirmiştir. Kutsal olanın dünyevileşmesi, Wim Wenders’in (1987) Der Himmel Über Berlin filmindeki gibi bir düşüşü, insana ait olan acıyla, insan olmaklığın acısıyla karşı karşıya kalmayı temsil eder.

Tanrısal göz ve şehre y ekseninden bakış, çizim: Özge Öztürk

Bu bağlamda Jacobs’un sokaktaki gözleri –sokaktaki gözleri gözetleyen gözleri– aslında insan olmanın acısını tatmış ve bu acıyla baş etmeyi de mecburen öğrenmiş şehirli bedenlerden oluşur. Tanrısal bir bakışın gökyüzünden ya da Wenders’in filmindeki gibi gökdelenlerin, iskelelerin tepesinden zahmetsizce izlediği şehir canlılığı artık içinde yaşanan ortam hâline dönüşür. Böylelikle artık acı da neşe de yaşamın kendisi tarafından üretilen, kabullenilmesi, mücadele edilmesi ve aşılması gereken duygular olarak karşımıza çıkar. Gökyüzündeki tanrı tüm dünyayı etkiliyor görünen yüce bir sorumluluğa sahipmiş gibi algılansa da aslında diğer “yaratılmışlar”la doğrudan temasa geçmediği, onlarla birlikte eylemediği için yalıtılmış, tarihsiz bir pozisyonda yer alır. Bu sebeple modernizm idealleriyle oldukça örtüşen bir araç hâline gelir. Yeryüzüne indiğinde ise yukarıdan tek bir bütün olarak algıladığı mega sistemin küçük şeylerin, eylemlerin, insanların oluşturduğu “bir şey” olmakla birlikte ondan daha fazlası olduğunun ayırdına varır. Böylece artık duygulara sahip bir insan olarak, yıkıp yerine sıfırdan “yenisi, güzelini, temizini, güvenlisini” inşa etmek yerine onu korumayı ve nasıl daha iyiye dönüştürülebileceğini de düşünmeye başlar.

X ekseninde devinen şehirli bakış, çizim: Özge Öztürk

Tüm bunlardan yola çıkarak söylenebilecek şey belki de içinde bulunduğumuz ortamı, şehri ve şehir yaşantısının güzelliğini de çirkinliğini de görebilecek ve sevmediğimiz yerleri varsa da düzeltebilecek kişilerin yine ancak içinde yaşayanlar olacağıdır. Bu şehirlilerin kendi yaşamlarının ve içinde yaşadıkları çevrenin sorumluluğunu almak gibi büyük bir ağırlığı taşımak anlamına gelse bile… Jane Jacobs’un sunduğu çözüm basit ve net görünür ama üstlenilmesi gereken büyük bir sorumluluğu; kurban olmak yerine organize olmayı, örgütlenmeyi, karşı çıkmayı ve talep etmeyi içerir. Kent artık kutsal bir düzen tarafından halkı utandırarak gözetleyen bir gücün dinamiklerinden kopmuştur.

Sanatın İyileştiriciliği: Ekseni Kırmak

Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor isimli kitabının son bölümünde, modernizmle birlikte kendi geçmişiyle yitirdiği bağları yeniden kurmak ve bir diyalog yaratmak için kullanmak için neler yapabileceğini düşünür. Küçüklüğünün kenti Bronx’un bir Ekspresyol faciasıyla yitip gitmesi üzerine duyduğu suçluluk yakıcıdır. Özellikle de Jane Jacobs’un başlattığı hareketlere şahit olduktan sonra zamanında kendi mahallesi için aynısını yapamadığından satırlarındaki burukluk hissedilir. Bunun için iyileştirici bir unsur olarak arazide bulunan çeşitli doğal malzemelerle yerinde üretilen “yer sanatı”nı ve “duvar resmi”ni bir şehri iyileştirici bir hayal olarak ortaya atar. “Benim tahayyül ettiğim Bronx Duvar Resmi, Bronx’tan geçen Ekspresyol boyunca uzanan sekiz millik tuğla duvar üzerine resmedilmeli. Öyle ki Bronx’tan geçen her otomobil yolculuğu, Bronx’un gömülen derinliklerine yapılan bir yolculuk hâline gelsin. Yolun yer düzeyine yakın ya da yer üstünden geçtiği ve duvarların kalktığı yerlerde sürücü, Bronx’un geçmiş yaşamıyla bugünkü harabesinin ezici kalıntılarını birlikte görmeli. Duvar resmi, Ekspresyol onları kesmezden önceki hâliyle sokaklardan, evlerden, hatta insan dolu odalardan kesitler vermeli”6 der. Bronx’un bir yer olarak tüm yaşanmışlıklarına eşit uzaklıkta bir temsil biçimi olarak duvar resmini önerir.

2013 yılında Fransız sanatçı JR’ın, Inside Out New York Cıty, 5916 Portre projesinde sanatçıya ait gezici bir fotoğraf kabini içeren karavan sayesinde Bronx da dahil olmak üzere New York’un pek çok bölgesinde yerel halkın dahil olduğu bir proje gerçekleştirilir. Bu projede yerel halkın fotoğrafları büyük ölçekli baskılarıyla şehrin pek çok noktasında yer alır. Sanatçının özellikle insanların gözlerine odaklanması, tüm yazı boyunca irdelenen bakış düzlemi sorununa sanatsal bir çözüm olarak ele alınabilir.

Bronx’taki Inside Out yerleştirmelerinden örnekler, kaynak: BSA

Kamusal alanda kendi çeşitliliğini kendisine kanıtlayan, kendi gözlerini kendilerine katlayan sanat eserleriyle Berman’ın bahsettiği ruhu yakalamamız mümkün olabilir. Şehir sakinlerinin kabul edilmiş toplumsal bir figür olarak yeniden şehirlilerin karşılarına çıkması, ister bir toplumsal figür ister bir sanat işi olsun bölgenin iyileşmesine katkı sağlar. Bölge insanlarına sanatın hitap ettiği kitle olma “ayrıcalığına” erişebilme ve kendileriyle kamusal alanda karşılaşabiliyor olma özgürlüğünü ve neşesini tatma imkânı verir. Sanat bu bağlamda iyileşme, çeşitlilik ve hoşgörüyü sağlayacak olan unsur olarak görev alır. Her otantik topluluğun kendileriyle kamusal alanda karşılaşıp kamusal alanda görülebilir olması gerekliliğinin altını çizer.

1. Citizen Jane: Battle for the City, yönetmen: Matt Tyrnauer, 2016.

2. Jane Jacobs, Büyük Amerikan şehirlerinin ölümü ve yaşamı, çev. Bülent Doğan (İstanbul: Metis Yayınları, 2017), 14.

3. Jean Baudrillard, Amerika, çev. Yaşar Avunç (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018).

4. Isaiah Berlin, Kirpi ile Tilki Seçme Makaleler, der. Murat Borovalı, çev. Mete Tunçay, Zeynep Mertoğlu (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008).

5. Jacobs, age, 17.

6. Marshall Berman, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, çev. Ümit Altuğ ve Bülent Peker (İstanbul: İletişim Yayınları, 1994).

bakış ekseni, kent, modernlik, Özge Öztürk, şehir