İnsan bildiği bilmediği ne varsa tanımlamak, ona bir ad koymak, onu kavramsallaştırmak arzusundadır. Çevremizi kavramlarla inşa ediyoruz, kavramlarla bir tür sosyal gerçeklik oluşturuyoruz. Dünyayı anlamlandırırken de yeni kavramlar keşfediyoruz. Bu noktada “kavram”ı bir düşüncenin, olgunun ya da nesnenin zihinsel temsili olarak tanımlayabiliriz. Kavramlar insanın çevresindeki dünyayı anlamlandırma çabasına eşlik eden en temel araçlardır. Bir kavram, soyut ya da somut bir olguyu ifade etmek için kullanılan, zihinde oluşturulmuş anlam birliğidir (Bozkurt, 2018: 7). “Adalet”, “güzellik”, “doğa” gibi kavramlar hem bireysel hem de toplumsal düzeyde paylaşılan anlamları ifade eder.
Kavramlar düşüncenin yapı taşlarıdır. Onlar olmadan düşünceyi sistematik olarak organize etmek mümkün değildir. Bilimde, sanatta, felsefede ve günlük yaşamda anlam dünyamızı şekillendirirler. Sayısız anlam katmanı taşımaları ve farklı bağlamlarda farklı anlamlara bürünmeleri onları kullanırken netlik ihtiyacını da beraberinde getirir. Bu ihtiyaç, kavramların sık sık tanımlanmasını ve sınırlandırılmasını zorunlu kılar. Bu sınırlama bir yandan kavramı daha anlaşılır hâle getirirken diğer yandan onun taşıdığı zenginlikten ödün verme tehlikesini doğurur. Bir şeyi yalnızca o şey kılmak. Başka her şey olabilme imkânını elinden almak. Bilme arzumuz şeylerin o şey olmaları üzerine kurulu aslında. Şeylerin başka türlü de olabilirlikleri postmodernizmi doğurmadı mı zaten?
Kavram ve tanım arasındaki ilişki, bir olgunun anlaşılma sürecinde hem tamamlayıcı hem de sınırlayıcıdır. Kavramların düşüncenin ve anlam dünyamızın yapı taşları olduğunu söylemiştik; tanımlar ise bu yapı taşlarını belirli bir çerçeveye oturtarak anlamlandırır. Ancak her tanım, kavramın çokboyutlu yapısını daraltma ve taşıdığı anlam potansiyelini sınırlandırma riskini taşır. Dolayısıyla kavram ve tanım, bir anlamda birbirine bağımlıdır. Kavramlar tanımlarla şekillenirken, tanımlar da kavramların zenginliğinden beslenir.
Tanımlama süreci bir şeyin ne olduğunu açıklamakla başlar, ancak bu açıklama çoğunlukla o şeyin ne olmadığını da belirtir. Bu kaçınılmaz olarak bir sınır çizme işlemidir. Tanım, belirli özellikleri ön plana çıkararak bir şeyin özünü ifade ederken, diğer olasılıkları dışarıda bırakır. Bu noktada tanımlamak, anlamı hem belirginleştirir hem daraltır. Örneğin “ağaç” dediğimizde, ağaç olgusunu betimlemekle kalmaz, aynı zamanda onu çalıdan, çiçekten ya da başka bitki türlerinden ayırırız. Bir noktada bu sınırlandırma, tanımlanan şeyin farklı bağlamlarda başka anlamlar taşıma ihtimalini de göz ardı edebilir.
Tanımlama ihtiyacı, anlama ve anlamlandırma gerekliliğinden doğar. İnsan, çevresindeki karmaşayı düzenlemek ve kavramlar üzerinden anlam dünyası inşa etmek zorundadır. Bu tanımlamalardan birisi de içinde bulunduğumuz çağa bir isim verme, onu tanımlama hastalığımızdır. Her çağ kendine özgü özellikleriyle belirli bir kimliğe sahip olur ve bu kimlik kavramlarla ifade edilir. Bir çağı tanımlamak, onun belirleyici unsurlarını kavramsal bir çerçeveye oturtmak anlamına gelir. Rönesans, Aydınlanma, modernite gibi dönemler, belirli ideolojiler, felsefi yaklaşımlar ve toplumsal değişimlerle özdeşleşmiştir. Bu dönemlerin tanımlanması, geçmişe dair bir değerlendirme olduğu kadar günümüzü anlamlandırma çabasının da bir parçasıdır.
Bir çağı tanımlamak aslında onu karmaşıklıktan kurtararak belirli bir anlatı oluşturmayı gerektirir. Ancak bu süreç çoğu zaman yüzeysel kalabilir; çünkü her dönem, çok sayıda farklı olguyu, çatışmayı ve çelişkiyi de içerir. Çağın tanımlanması bir anlamda onun geniş bir perspektifte anlaşılmasını sağlar; fakat aynı zamanda bu geniş perspektif, detayların ve ayrıntıların kaybolmasına yol açabilir.
Tarih boyunca toplumlar belirli çağlara ve dönemlere atfedilen özelliklerle tanımlanmıştır. Antikçağ, ortaçağ, modern çağ gibi isimlendirmeler belirli tarihsel dönemeçleri ifade etmektedir. Bu çağlar hem toplumsal yapının hem de düşünce sistemlerinin şekillenmesinde etkili olmuştur. Ortaçağ genellikle dogmatik düşüncenin ve kilise otoritesinin hâkim olduğu bir dönem olarak tanımlanırken, modern çağ akılcılığın, bilimsel düşüncenin ve birey merkezli yaklaşımların öne çıktığı dönem olarak görülmüştür. Bu tanımlar, her ne kadar açıklayıcı olsa da çağın içindeki çoksesliliği ve zenginliği göz ardı edebilmektedir. Her çağ bir yandan belirli bir ana akım ideolojiyi yansıtırken diğer yandan bu ideolojiye karşıt olan alternatif yaklaşımları da içinde barındırır. Dolayısıyla tanımlanmış çağlar toplumsal gelişimin ve düşünce tarihinin bir çerçevesini sunarken bu çerçevenin ötesinde kalan detaylar çoğunlukla göz ardı edilir.
Bu yazı fikri, bir gün kitaplığıma aylak aylak göz gezdirirken rastladığım Saçmalıklar Çağı, Öfke Çağı, Yeni Karanlık Çağ, Enformasyon Çağı, Yapay Zekâ Çağı, Risk Çağı gibi kitaplarla aklıma düştü. Her biri farklı konuları ele alsa da bu kitapların ortak bir amacı vardı: İçinde bulunduğumuz çağı tanımlamak. Zihnimde bir şeyi tanımlamak üzerine kurulu sayısız senaryo dolanırken bu kitapların da katkısıyla şu soruyu sormaya başladım: Bir çağı tanımlamak neden bu kadar önemli ve popüler hâle geldi?
İnsan, anlamlandıramadığı karmaşık şeyleri açıklama ihtiyacı duyar ve bu açıklamayı en iyi kavramlarla yapar. Bir dönem veya olguyu kavramsallaştırmak, ona sınır çizmek, onu tanımlamak bir tür kontrol etme ve anlama çabasıdır. Günümüzde bu çabanın sadece akademinin değil popüler kültürün, medyanın ve hatta bireylerin de ilgisini çektiğini görüyoruz. Herkes yaşadığı dönemi bir şekilde isimlendirmek, bir etikete sığdırmak istiyor. Nitekim piyasada bulunan pek çok kitabın ismine ve yazarına baktığımızda iyi kötü herkesin böyle bir çaba içerisinde olduğunu görebilmek mümkün. Ancak bu arayış artık çoğu zaman kavram fetişizmine dönüşüyor. Ne çok seviyoruz her şeye ad koymayı, her şeyi bir kavramla tanımlamayı…
İşin ilginç yanı, çağ tanımlama meselesi gittikçe bir yarışa dönüşmüş gibi görünüyor. Bir dönem filozoflar ve düşünürler bu sorularla ilgilenirken şimdi gazetecilerden teknoloji uzmanlarına, popüler yazarlar ve hatta sosyal medya fenomenlerine kadar geniş bir yelpazede herkes bu yarışa katılmış durumda. Dolayısıyla bu kadar çok tanım ve kavram arasında kaybolmamak neredeyse imkânsız. “Bilgi çağı”, “enformasyon çağı”, “yapay zekâ çağı” derken, bu tanımlamaların çoğu aslında birbiriyle örtüşen, aynı olguları farklı isimlerle yeniden paketleyen ifadelere dönüşüyor ya da çoğu zaman bir kavram iddia etmenin ve ortaya atmanın popüler bir araç hâline gelmesine neden oluyor. Anlayacağınız malumatfuruşluk…
Bu noktada, kavram fetişizmi kendini en belirgin şekilde gösteriyor. Tanımlama çabası, anlamı genişletmekten çok daraltıp basitleştiriyor. Her ne kadar çağ tanımları, yaşadığımız dönemi anlamlandırma ihtiyacına bir cevap gibi görünse de bu kavram enflasyonu bizi derinlemesine düşünmekten uzaklaştırıyor. Aslında çağları tanımlamaya yönelik bu tutku, içinde yaşadığımız zamanın karmaşıklığını basit terimlerle açıklama çabasından kaynaklanıyor olabilir, ancak bu basitleştirme çabası, sonunda tam da karmaşıklığın kendisini göz ardı etmemize neden oluyor. Bu metinle belki de çağın tanımını yapmanın ötesinde, bu tanımlama arzusunun altında yatan motivasyonları sorgulamanın gerekliliğine dikkat çekmek istiyorum.
Bu fetişizm günümüzde kavramlara haddinden fazla anlam yükleyip, onları adeta kutsallaştırarak bilimsel ve düşünsel süreçlerin temel taşı hâline getirmeyi imliyor. Modern bilimin her alanında karşımıza çıkan bu durum, anlama çabasını bir tür “kavram pornosu”na dönüştürüyor. Bilimler arasında kavramların imece usulü ödünç alınıp kullanılması, bilimsel bir diyalog kurma çabasından çok, kavramların soyut birer araç olarak değer kazanmasına yol açmaktadır. Aslında bu konuyu tartışırken bile yeni kavramlar üretme eğilimimiz bu durumu doğrular nitelikte değil mi?
Bu kavram fetişizminin en problemli yönlerinden biri de anlaşılmazlık yaratması. Tıpkı divan edebiyatında olduğu gibi anlaşılmazlığı bir statü sembolü hâline getirip, bu yolla bir “seçkinler grubu” oluşturmak bilimin temel amacına aykırıdır. Bilim, anlaşılır olmak zorundadır. Teoriler, bulgular ve düşünceler açık ve net ifade edilmelidir. Sanat ve edebiyat, farklı yorumlara ve anlam katmanlarına açıktır; ancak bilim netlik ve şeffaflık arar. Ağdalı ve karmaşık dil, bilimin en büyük tuzaklarından biridir. Bu anlamda bir şeyi sadeleştirmenin onun anlamını çalacağı endişesi, bilimsel üretimde sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ancak meseleleri yalın, kısa ve anlaşılır bir biçimde ifade edebilmek en büyük ustalıktır. Zira uzun makaleler, tezler ve kitaplar yazmak bir yandan önemli olsa da bazen üç beş cümleyle anlatılabilecek bir meseleyi gereksiz yere uzatmak, laf kalabalığı yaratmaktan öteye geçmez. Özellikle akademik çalışmalarda, sayfalarca süren tanımlar ve kavramsal çerçeveler, çoğu zaman yeni bir şey söylemeden yapılan tekrarlar hâline gelebilir. Bu noktada bilimsel yazının temel amacı yeni fikirler ortaya koymak olmalı, laf salatası değil. Nitekim günümüz insanının dikkat süreleri de bu yazılara gereken ehemmiyeti gösterebilecek kadar uzun değil.
Akademik dünyada karmaşık bir dil kullanmanın zekâyla, entelektüellikle karıştırıldığı bir dönemdeyiz. Halbuki karmaşık cümleler ve terminolojik doluluk, bilimsel bir derinlik yaratmaz. George Orwell’in (1946) dediği gibi, “Eğer yerine kullanabileceğiniz gündelik bir denkliği bulabiliyorsanız, asla yabancı bir kelime veya bilimsel bir jargon kullanmamalısınız.” Bu yüzden akademik dünyada anlaşılmazlık bir meziyet değil eksikliktir. Nitekim yer yer kendimi de bu konuda eleştirdiğim olmuştur.
Modernizm ve postmodernizm, tanım kavramına yaklaşımda köklü bir ayrışma göstermektedir. Modernizm, tanımları sabit, evrensel ve nesnel gerçekliklerin ifadesi olarak görür. Modernist düşünceye göre insan aklı aracılığıyla dünya kesin ve net kategorilerle anlaşılabilir; bu da her şeyin belirgin ve değişmez tanımlarla ifade edilmesi gerektiği anlamına gelir (Bauman, 2000). Bu yaklaşımla tanımlar, bilgiye ve ilerlemeye giden yolu açan güvenilir araçlar olarak kabul edilir. Belki de tanım hastalığımız bu döneme dayanıyordur. Buna karşın postmodernizm tanımları sabitlemek yerine onların göreceli ve çoklu olduğunu savunur. Postmodernist düşüncede tek bir doğru veya evrensel bir tanım fikri reddedilir; bunun yerine, her tanımın belirli bir bağlamda, güç ilişkileri ve sosyal inşalar çerçevesinde oluştuğu vurgulanır (Lyotard, 1990). Tanımların değişkenliği ve çelişkisi, postmodernizmin merkezinde yer alırken bu yaklaşım büyük anlatıların çöküşüne ve hakikatin parçalı yapısına işaret eder. Dolayısıyla modernizm kesin ve sabit tanımlar ararken, postmodernizm tanımları sorgular ve çoğulluğun önemine vurgu yapar. Bu durumda postmodernizmin etkisi altında bir kavram bolluğu yaşadığımız da söylenebilir.
Modern bir bilim olarak sosyoloji çağları, dönemleri anlamlandırırken bu kavramsal çerçeveleri ve adlandırmaları toplumsal yapıların ve kültürel normların bir parçası olarak ele alır. Bu adlandırmalar toplumsal bilinç ve değerlerin bir yansımasıdır. Postmodern dönemde çağları tanımlamak ise büyük anlatıların çöküşü ve çoklu perspektiflerin önem kazanmasıyla karmaşık bir hâle gelmiştir. Jean-François Lyotard’ın (1990) büyük anlatıların çöküşü olarak tanımladığı postmodernizm, çağın artık tek bir anlatı üzerinden açıklanamayacağını savunur. Bu doğrultuda Baudrillard’ın (1994) simülasyon teorisi, çağın gerçeklikten koparak simülasyonlar ve medya temelli kurgularla şekillendiğini öne sürer. Manuel Castells’in (1996) ağ toplumu yaklaşımı, bilgi teknolojilerinin ve dijitalleşmenin sosyal yapıları yeniden tanımladığını, Ulrich Beck (1992) ise risk toplumu kavramıyla modern çağın endüstriyel ve çevresel tehditlerle nasıl şekillendiğini inceler. Zygmunt Bauman’ın (2000) akışkan modernite anlayışı ve Herbert Marcuse’nin (1964) kapitalizmin bireyleri tek boyutlu hâle getirdiğine dair eleştirileri, çağın tüketim ve kapitalizm odaklı dinamiklerine vurgu yapar. Bu dönemde Stuart Hall ve Homi K. Bhabha (1994) gibi düşünürler, kültürel kimliklerin çokkatmanlı ve melez olduğunu savunarak çağın tanımlanmasında kültürel çeşitlilik ve kimlik etkileşimlerinin önemini vurgular. Tüm bu yaklaşımlar çağın tanımlanmasının tekil ve sabit kalıplardan uzak, çokyönlü bir perspektif gerektirdiğini gösterir.
İçinde bulunduğumuz çağı tanımlama çabaları yapay zekâ gelişmeleriyle birlikte yeni bir ivme kazandı. Yapay zekâ yalnızca teknolojik bir ilerleme değil, toplumsal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerin merkezinde yer alan bir olgu hâline geldi. Bu gelişmeler “yapay zekâ çağı” gibi kavramların ortaya çıkmasına zemin hazırlarken da insanların geleceğe dair kaygılarını, umutlarını ve beklentilerini de bu tanımlara yansıtmalarına neden oluyor. Bu tanımlamalar peşi sıra bilgi, enformasyon, iletişim, ağ bağlantıları çağı vb. yeni oluşumları beraberinde getiriyor. Yapay zekânın toplumsal ilişkileri, iş hayatını, etik değerleri ve hatta bireyin kimlik algısını dönüştürme potansiyeli, çağ tanımlamalarını daha da çeşitlendiriyor. Nitekim kitaplığım da kitap mağazaları da zaten bu güncel çağ kavramlarıyla dolup taşmış durumda.
Geleceğe yönelik olarak çağları tanımlama girişimleri, özellikle “post” ön ekiyle ifade edilen yeni kavramsallaştırmalarla karşımıza çıkmakta. Post-modernizm, post-humanizm, post-truth gibi yaklaşımlar bir dönemin sona erip yeni bir anlayışın başladığını ima eder. “Post” kavramı, genellikle geçmişteki belirli bir ideolojinin veya toplumsal yapının ötesine geçildiğini belirtir, ancak bu geçişin tam olarak neyi ifade ettiği çoğunlukla belirsizdir. Böyle durumlarda ise Oxford Dictionary epey aktif; o çağın kavramını hemen ortaya atıyor ve bu kavramın dillere pelesenk olması için ise sosyal medyada bir duyuru yeterli oluyor. Post-truth kavramının hayatımıza girmesi de tam olarak böyle olmuştu.
Post-çağı perspektifi, belirsizlik ve çokkatmanlılık üzerine inşa edilir. Modernizmin netlik ve kesinlik arayışının yerini, postmodernizmde belirsizlik ve çoğulculuk alır. Benzer şekilde geleceğin toplumlarını tanımlamak için ortaya atılan kavramlar çoğu zaman geçmişe dair bir eleştiri ve geleceğe dair bir öngörü içerir, ancak bu öngörüler genellikle soyut ve spekülatiftir; çünkü geleceği tanımlamak her zaman varsayımlara dayanır. Post-çağı hem geçmişin kalıplarını aşma hem de yeni anlamlar inşa etme çabasını ifade eder. Bu çaba bir yandan geleceğin toplumsal yapısını ve düşünce sistemini belirli bir çerçeveye oturtmaya çalışırken, diğer yandan bu çerçevenin kendisinin de sürekli değişim ve dönüşüm içinde olduğunu kabul eder. Bu nedenle post-çağı kavramı, çağları tanımlamaktan çok tanımlamaya yönelik bir arayışı temsil eder. Ne kavram ama!
Sonuç olarak çağı tanımlama çabaları, insanın karmaşık bir dünyayı anlamlandırma arayışının kaçınılmaz bir parçasıdır. Bilgi çağından yapay zekâ çağına, karanlık çağlardan enformasyon çağına kadar her tanım belirli bir perspektifi ve dönemin ruhunu yansıtır. Ancak bu tanımlar, çoğu zaman basit bir açıklama sunmaktan öte, toplumun yönelimlerini, endişelerini ve ideallerini de gözler önüne serer. Belki de asıl mesele, bir çağın kesin bir tanımını bulmak yerine onu sürekli değişen dinamikler içinde çoklu bakış açılarıyla değerlendirebilmektir. Bugün geçmişten daha fazla tanımın olması içinde yaşadığımız dünyanın daha kompleks, akışkan ve hızla değişen bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor. Çağ tanımlamaları, bu hızlı dönüşüm içinde bir düzen arayışı olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Bir kez daha “Tanımlamak, sınırlamaktır” düsturundan hareketle insanın mevcut olarak içinde bulunduğu çağı tanımlarken bu kadar ezberci ve kolaycı olmaması gerektiğini düşünüyorum. Araştırmacı kendi sosyal dünyasından kendisini tamamıyla soyutlayamaz kanaatindeyim. Farklı bir düşünümsellikle ve fenomenolojinin paranteze almalarıyla kotarılabileceğini de düşünmüyorum. Nitekim herkes kendi çağının çocuğu ve elbette ki yaşarken bazı şeylere körüzdür. Çağ tanımlamaları özneldir. Nasıl ki bir çağı kapatıp başka bir çağı açan gelişmenin kazandığımız bir savaş olduğunu iddia ediyorsak bu bize has bir anlatı. Başka milletler için bu şekilde değil. Dolayısıyla bu kadar çok çağ tanımı olmasına da şaşırmamak gerek. İşte ben de buradaki ilk yazımda, madem “şeyleri” tanımlıyoruz o zaman biraz da bu çağın (artık adı her neyse) çocuğu olarak kavramlarla oynamak istedim. Ne de olsa dilimizin sınırları dünyamızın sınırları değil mi? Gelin hep birlikte bu dünyayı genişletelim…
Kaynakça
Baudrillard, J. (1994). Simulacra and Simulation. University of Michigan Press.
Bauman, Z. (2000). Liquid Modernity. Polity Press.
Beck, U. (1992). Risk Society: Towards a New Modernity. Sage Publications.
Bozkurt, S. (2018). Kavramlar ve Tanımlar. İletişim Yayınları.
Castells, M. (1996). The Rise of the Network Society. Blackwell Publishers.
Hall, S., & Bhabha, H. K. (1994). Representations: Cultural Representations and Signifying Practices. Sage Publications.
Lyotard, J.-F. (1990). The Postmodern Condition: A Report on Knowledge. University of Minnesota Press.
Marcuse, H. (1964). One-Dimensional Man: Studies in the Ideology of Advanced Industrial Society. Beacon Press.
Orwell, G. (1946). Politics and the English Language. Reprinted in George Orwell: Essays, (editörler Sonia Orwell ve Ian Angus), Secker & Warburg, 1968.
Stuart Hall, Homi K. Bhabha (editörler) (1994). The Postmodernism Reader. Routledge.