5. İstanbul Tasarım Bienali,
anahtar görsel,
tasarım: Studio Maria João Macedo
Tasarım Bienali Seyir Defteri
Değişken Fontlar
ve Empatiye Dönüş

16 Mart’tan beri devam eden “evde” hayatımın ilk sonbaharını yaşarken (umarım ilk ve son olur), dünyadaki salgın haberleri ve günlük hengâmeler arasında Porto’dan daha önce hiç tanışmadığım bir tasarımcıyla sohbet etmek, sanırım yine salgının bana sağladığı olanaklardan biriydi.

Maria João Macedo, İstanbul’a gelemese de bir yıldan fazla süredir 5. İstanbul Tasarım Bienali’nin küratörü Mariana Pestana ve bienal ekibiyle birlikte görsel kimlik üzerinde çalışıyor. Şubattan beri çevrimiçi devam eden toplantılar ve beyin fırtınaları sonrasında üretilen işlerin son rötuşları yapılmış, siz bu satırları okuduğunuz dakikalarda kuvvetle muhtemel, sokakları, caddeleri ve birtakım duvarları süslüyor olacak.

Salgının gölgesinde yeniden kurgulanmak, yapısını, mekânlarını, dilini hatta görselliğini değiştirmek, yeni şartlara adapte etmek zorunda kalan İstanbul Tasarım Bienali, yeni formatıyla 15 Ekim’de başlıyor. Maria João Macedo ile yaptığımız söyleşide değişken fontları, “yeni normal”i ve bir editoryal tasarımcının güncesini konuştuk.

Değişen dünyadaki şeylerden biri de variable fonts [değişken fontlar]. Dikey-yatay vb. akla gelebilecek pek çok eksende genişlik, kontrast vb. parametrelerin uçlarında gezinerek aynı aileden ama farklı özelliklere sahip çok geniş skalada harfler elde edebildiğiniz tek bir font dosyasını ifade eden bu algoritma, bir süredir tasarım dünyasının önemli teknolojik yeniliklerinden biri.

Herkesin aşina olduğu mevcut fontlar, yavaş yavaş değişken hâle dönüştürülüyor. Ayrıca değişkenlik prensibi ve algoritması düşünülerek ilgi çekici yeni fontlar tasarlanıyor. Maria João Macedo ve ekibinin tasarladığı 5. Tasarım Bienali görsel kimliğinin baş aktörü de bir değişken font olan GT Alpina. Work horse [yük beygiri] tabir edilen çoklu medyada ve geleneksel mecralardaki kullanım alanları için tasarlanmış, optik büyüklükleri ve anatomik özellikleri değiştirilmiş bir süper aile olan GT Alpina, geleneksel İsviçre ekolüne yenilikçi eklentiler yaparak özel üretim fontlar tasarlayan önde gelen digital type foundry’lerden [sayısal yazı dökümhanesi] Grilli Type’ın ürünü. Tasarım Bienali’nin görsel kimliği çerçevesinde oluşturulan hareketli görüntüler de ülkemizde değişken fontların aktif olarak kullanıldığı ilk örneklerden.

Her şeye iyi tarafından bakmak gerektiğini, kötümser olmanın özellikle insanın gündelik hayatına neredeyse hiçbir fayda getirmediğini, daha da kötüsü kaygının ve korkunun “ecele faydası”nın olmadığını bilfiil öğrendiğimiz şu günlerde, mutluluğu küçük şeylerde aramak gerekiyor. Sahip olduklarımızı, göz ardı ettiklerimizi, gözümüzün önündekileri ve gözümüzün önünde olmayanları yeniden fark ettiğimiz bir dönem. Birbirimizden, sevdiklerimizden uzak kaldığımız, sanata ve tasarıma hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyduğumuz bir dönem. En önemlisi de insanlığın empatiye en çok ihtiyacının olduğu bir dönem.

Maria João Macedo ve Christopher Çolak, Zoom’da başlayan söyleşiden, Eylül 2020

Şu anda Portoda bir tasarımcı ve bir insan olarak hayat nasıl gidiyor?

Porto, sanırım dünyanın geri kalanı gibi, salgına rağmen yaşamanın bir yolunu bulmaya çalışıyor. Şehir geçen beş yılda, özellikle turizm patlamasıyla bağlantılı inanılmaz bir dönüşüm yaşadı.

Ucuz uçuşların ortaya çıkışı, çok büyük miktarda ziyaretçiyi ve onlarla birlikte yeni iş imkânlarını, kentsel yenilemeyi ve şehir merkezinde büyük hareketliliği beraberinde getirdi. Bu durumun dezavantajı ise artan kira bedelleri, şehrin yok olmaya yüz tutan kimliği ve gelenekleri oldu. Ayrıca eğlence endüstrisi ciddi kültürel üretimlerin önüne geçmeye başladı. Tasarım sahnesi de son yıllarda bir hayli değişti. Yaşı geçkin gedikli tasarımcılar, el yordamı ve deneyselliğe dayalı üretimler yapan yeni nesil tasarımcıların önünü açmaya başladı. Diğer yandan, şirketlerden ve endüstrilerden görsel iletişime doğru artan bir açıklık ve istek var ve bu da giderek daha fazla çalışma fırsatı yaratıyor. Portekiz’de grafik tasarımın 70’li yılların sonlarına dayanan ilk akademik öğrenim tarihiyle çok genç bir geçmişi olduğunu unutmayın. Elbette tüm bunlar, bu yıl şubat-mart aylarında salgının eşiğinde oldukça geçici hâle geldi.

Bana on yıl önce İstanbul’u ziyaret ettiğini söyledin. 2010, Avrupa kültür başkenti olan İstanbul için verimli ve cömert bir yıldı. Bu geziden en iyi anıların veya seni en çok etkileyen şeyler nelerdir?

Aslında tam olarak 2008 yılında İstanbul’u ziyaret ettim. İstanbul’dan İzmir, Ankara ve Kapadokya’ya seyahat ederek on iki gün geçirdim. Bir turist olarak, o dönemde çağdaş yaşam ve kültürden çok anıtlara ve tarihe odaklandığımı söylemeliyim. Ve Türkiye’de geçmiş ve miras insanın nefesini kesiyor...

Görsel kimliği için çalışmaya başlamadan önce İstanbul Tasarım Bienali’ni biliyor muydun?

Sanat Bienali’ni çok önceden duymuşluğum vardı ama Tasarım Bienali’ni özellikle son edisyonda küratörlerden biri olan Portekizli Vera Sacchetti sayesinde tanıdım.

Mariana Pestana’yı ne zamandır tanıyorsun ve nasıl İstanbul Tasarım Bienali’nin tasarımcısı oldun? Bize Tasarım Bienali ekibine dahil olma hikâyeni anlatır mısın?

Mariana’yı Porto’daki öğrencilik yıllarımdan beri tanırım. 2008’de Porto’da sanat üzerine küçük bir bağımsız derginin editörlüğünü yapıyordum ve Mariana’yı kurgusal tasarım ve anlatı alanları hakkında bir metinle katkıda bulunmaya davet ettim. O zamandan beri birlikte çalışmadık ama sanırım birbirimizin neler yaptığını hep takip ettik. Yaklaşık bir yıl önce telefon etti ve beni İstanbul Tasarım Bienali görsel kimliğini tasarlamaya davet etmesiyle sonuçlanan bir stüdyo ziyareti önerdi. Daha sonra stüdyomun çalışmalarını İKSV ekibine sundum, bienal direktörü Deniz Ova ile birkaç görüşme yaptım. Ayrıca görece erken bir dönemde Mariana’nın beni telefonla arayıp bienal başlığı için fikrini paylaştığını hatırlıyorum. Şiirselliği beni hemen etkiledi, ama çok uzun olabileceğinden endişeliydi. O zamana kadar başlığın sonsuza kadar tekrarlanacağını bilemezdik!

İstanbul Tasarım Bienali’nin görsel kimliğinin ana rengi yeşil bir gradyan. İlk versiyonunun ise bir mavi tonu olduğunu gördüm. Yolculuğunuz nasıldı: Empatinin rengini bulmak?

Başlangıçta cam benzeri bir yüzey üzerinde saydamlık ve ışık kırılmasının araştırılmasıyla çok ilgileniyorduk. Hem bir taş olarak değerli antik doğası hem de mistik terapötik özellikleri nedeniyle, empatinin bir tür ikonik temsili olarak kristalin etrafında çalışıyorduk. O zamana kadar, mavi ve gümüşün bir kombinasyonu fikre çok iyi uyuyordu ve ona belirli bir dijital/sanal his de katıyordu. Ardından salgın patlak verdi. Dünya tamamıyla kilitlendi; sosyal mesafe zorunluydu, hepimiz bilgisayarlarımızın başında iletişim kuruyorduk. Empatinin her zaman olduğundan daha sıcak bir renkle temsil edilmesi gerektiğini hissettik. Ayrıca bienalin programı, kozmosla bağlantı içinde bir gözlemevinden oluşan orijinal yapısından, daha toprakla bağlantılı olan kara, deniz, gıda odağına kaymış oldu. Böylece rengimiz yeşil ve bakırımsı kahverengiye dönüştü.

Bienal görselleri kristaller, LCD ve retina ekranlarındaki ışık kırılmalarından ilham alıyor. Konseptten bahsedebilir misin?

Daha önce de söylediğim gibi, çıkış noktası aynalama ve yansıtmayla ilgiliydi. Ne de olsa empati, kendini bir başkasının yerine koymak, diğeriyle ve onun için hissetmek, onunla bağlantı kurmakla ilgili. Büyülü ve mantıklı bir şeyi resmetmek istedik, ama pek insani veya doğal olmasını da istemedik. Denkleme sanallığı ve dijitali eklemek uygun görünüyordu. Sıvı kristaller ile LCD ekranlar arasındaki bağlantıyı keşfettiğimizde, tüm fikir bir araya gelmiş oldu. Retina ekranların süper yüksek çözünürlüğü, neredeyse bir insan gözü gibi sıvı kristal panellerin çift katmanından oluşuyor. Evrende var olan ve aslında doğadan gelen, ancak inanılması neredeyse imkânsız olan şeyler var. Ve eğer görmek inanmaksa, renk parlaklığı hakkında ne söylenebilir? Bu, canlı bitkilerin ve hayvanların doğal bir özelliği, ancak işin içinde sihir olduğunu inkâr edemem. Büyülü bir etkiyi hedefliyorduk.

Bienal videosunun arka planındaki hareketi her gördüğümde, zihnimde annesinin karnını tekmeleyen bir bebek beliriyor. Bunu hiç düşündün mü? Yeniden doğmak veya hayatı yeniden ziyaret etmek? Tasarım Bienali için “empati”de olduğu gibi...

Komik, bu çok güzel bir görüntü! Aklımdan hiç geçmedi, ama aslında biz stüdyoda bu görselden başından beri “zar” olarak bahsediyoruz. Amacımız rengi canlandırmak ve metnin nefes almasını sağlamaktı. Bu anlamda, onun canlı hâle geldiğini veya hatta doğduğunu düşünebilirsiniz. Renk, bir pencere camının arkasındaki yoğunlaşma gibi biraz bulanık ve sisli. Yavaş ve organik olarak hareket ediyor. Yazı tipinin tüm ağırlıkları ve genişlikleri boyunca canlandırılan tipografi ilk başta beyinsel ve teknik, ancak uzaklaşıp uzaktan izlediğinizde organik ve doğal hâle geliyor. Animasyonun ritmi ve temposu, nefes alma hissini sonuca ulaştırmak için önemliydi. Bu seviyelerde ince ayarları ustalıkla yapan ve çok sabırlı olan hareketli grafik tasarımcısı Utku Yazıcı ile işbirliği kurduğumuz için çok şanslıydık. Ses parçasını besteleme işi de, tasarım yapımızı çok hızlı anlayan ve aynı zamanda katmanlı ve pragmatik bir kompozisyona uygun hâle getiren İngiliz müzisyen Maxwell Sterling’e verildi. Sterling aynı anda hem insan hem de uzaylı, mekanik ve doğal, sıcak ama soğuk olan bu arada kalmış mizacı güzelce yakaladı.

Mart ayından bu yana, bildiğim kadarıyla çoğunlukla çevrimiçi ve uzaktan çalışıyorsun. Buraya şahsen gelmen mümkün olmadı. Bunun yerine toplantılarınızı Zoom aracılığıyla ve tamamen çevrimiçi olarak yapıyorsunuz. Salgın sırasında bienalin işleyişiyle ilgili süreç ve gelişmelerden bahsedebilir misin?

Aslında gerçek takım çalışması ve süreç paylaşımı için İstanbul’da üç veya dört kez buluşmamız gerekiyordu, ancak İstanbul’a ilk uçuştan tam bir hafta önce zorunlu olarak evde kalmaya başladık... Küratörler Billie Muraben ve Sumitra Upham, bir dönem Mariana Pestana’yla birlikte çalışabilmek için Porto’daki stüdyosunda ona eşlik etti. Bu çok elverişli bir fikirdi. Ben de yeterince şanslıydım; Porto’da bulunan Mariana ile bu dönemden önce ve bu dönemde düzenli toplantılar yapabildim. Küratöryel ekibe ve İKSV’ye görsel kimlik konseptiyle ilgili ilk sunumumu mart ayı başlarında kalabalık bir çevrimiçi toplantıda yaptım. Dış mekân iletişimini tasarlarken şehrin nabzını hissetmek, yerel ekiplerle sürecin daha fazlasını paylaşmak, malzeme ürettiğimiz alanları bizzat ziyaret etmek harika olurdu. Uzaktan çalışmak, birçok zorluğu ve bağlamları anlamak için daha büyük bir çaba gerektirdi. Haftalık Zoom toplantıları ise yaklaşık üç ay önce başladı ve herkesin fikirlerini bir araya getirmek için önemliydi; özellikle küratörler programın yeni sıhhi düzenlemeler, tarihlerin ertelenmesi ve seyahatin imkânsızlığı nedeniyle değiştirilmesi gerektiğini anladıkça... Düşüncelerini aktarma ve beyin fırtınalarını, kurumsal zorlukları bizimle paylaşma konusunda fazlasıyla cömerttiler. Neredeyse aniden bir dijital programa ve onu taşıyabilecek bir çevrimiçi platforma ihtiyaç duyulmasıyla iletişim formatlarında yeni zorluklar ortaya çıktı. Çözümlerin esnekliği, bir iletişim tasarımcısının öncelik vermesi gereken bir şey, özellikle bu küresel belirsizlik dönemlerinde.

Dış mekân iletişimi için taslaklar,
Studio Maria João Macedo

Tasarım Bienali’nin kimliği için Grilli Type’ın Alpina adlı geleneksel serif yorumunu seçmişsin. Aynı zamanda değişken bir font ailesi. Kimliğin de belkemiğini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Neden geleneksel bir serifli font ve neden değişken font ailesi?

Tasarım Bienali’nin kimliğini tasarlamaya başladığım ilk anda, grafik tasarım araçlarını görünür kılmanın gerekliliğini hissettik. Tipografi ve iki boyutluluktan bahsediyorum. Sonra, değişken bir font ailesinin, tipografi yoluyla aslında kavram olarak empatinin bizzat temsili olabileceğini anladık. Tipografi sürekli genişlik, ağırlık ve kontrast ekseni boyunca harf formlarıyla oynarken ortaya çıkan ince dönüşümleri keşfederek gerilim yaratır ve gevşer, daralır ve genişler. Değişken tipografinin bir tür yerleşik uyarlanabilirliği vardır, yani kendine ait bir davranışı ve iradesi vardır. Böyle bir font ailesi ararken, piyasaya yeni çıkmış ve doğru bir ruha sahip GT Alpina’yı bulduk. Klasik yazı tiplerinden daha ifadeci olduğu için, “geleneksel” demeyi tercih etmezdim. Ama aslında bu, kitap tipografisini anımsatan serifli bir font olduğu için, metinsel bir yaklaşımla geliştirdiğimiz kimlik açısından da doğru göründü: Bienalin başlığını aldık ve bir metin bloğu oluşturmak için “sayfayı” doldurana kadar tekrarladık. Alpina aynı zamanda hassas ve sıcak bir his veriyor: “a” ve “f” gibi harflerin belirgin üst terminallerindeki kaligrafik detaylar, onun insani ve el yapımı niteliğine katkıda bulunuyor. Ayrıca teknik hissiyatından dolayı bu kimlikte pratik bilgi için kullandığımız monospace Alpina’yı ele alırsak, şekillerinin bilgisayar kodlamasından çok daktilo referansına dayandığını görebiliriz. Bazı ilginç ve vurgulanmış detaylarla kendine özgü bir karaktere sahipken, yine de hassas, yumuşak ve hatta biraz dekoratif.

Gerrit Noordzij’ın The Stroke adlı kitabı, 1963 tarihli Univers specimen’i ve John Hudson’ın üç eksenli değişken yazı tiplerini açıklayan bir diyagramı, Tasarım Bienali’nin kimliği için gösterdiğin referanslar arasında. Genel görsel kimlik ve yardımcı tasarımlarda değişken fontun en uç/ekstrem ağırlıklarını ve eksenlerinin tümünü kullanmayı başardığınızı düşünüyor musun?

Univers, modernist tipografide bir dönüm noktası ve tutarlı bir ağırlık ve genişlik aralığı ifade eden ilk ailelerden biri olmak üzere 50’li yılların sonlarında Adrian Frutiger tarafından tasarlandı. Univers için orijinal pazarlama, kasıtlı olarak periyodik tabloya atıfta bulunarak, konvansiyonel sınıflandırmanın tipik regular/bold, extended/condensed gibi isimlendirmeleri yerine sayı kodlaması kullanarak fontun 21 varyasyonunun kapsamını vurguladı. Gerrit Noordzij’in bu alana katkısının ise tipografi alanında harf formlarının yapısının el yazısına dayandığı analiziyle ilgisi var. 80’lerde yayımlanmış The Stroke adlı kitabının kapağında bir küp diyagram var. Diyagramın eksenlerden birinde, geniş uçlu bir kalemle yazılmış küçük “e” harfi adım adım sivri uçlu bir kalemle yazılmış “e” harfine dönüşüyor —temelde birincinin “öteleme” hareketi ile ikincisinin “genişleme” hareketi arasındaki bir karşılaştırma. Ağırlık (light’tan bold’a), genişlik (condensed’den extended’a) ve kontrast/display (yüksekten düşüğe) tasarım örneklerinin aralığını açıklayan John Hudson’ın 2016’da yayımladığı “üç eksenli değişken yazı tipinin normalleştirilmiş tasarım alanı” diyagramıyla birlikte bu iki diyagram stüdyomuzun mantar panosunda duruyordu. Bienal görsel kimliğinde, soldan sağa bu düzgün üç eksenli varyasyonu sadece ana başlık logosunun kompozisyonunda değil, metin bloklarının dizilmesinde de kullanıyoruz. Süreklilik ve incelikle işaretlenmiş, neredeyse harf harf metin oluşturmanın çok garip ve yeni bir yolu bu. Kimliğin gelişiminin bir noktasında, bienalin farklı programlarına metin değerlerini/tarzlarını daha kavramsal bir şekilde atfetmek için bir kural oluşturma ihtiyacı hissettik. Sonuçta, birden fazla satır ve sütunu kesişen bir referans tablosunu ortaya çıktı. Burada temelde daha display olan stilleri “Yeni Yurttaşlık Ritüelleri” kamu programıyla, metin stillerini “Kara ve Deniz Kütüphanesi” araştırma programıyla ve ekranla ilişkilendiriyoruz. Dijital çevrimiçi program olan “Eleştirel Yemek Programı”nda ise düşük kontrastlı ekran stilleri kullanıyoruz. Bu, tipografik aşırılıkları keşfederken, statik basılı malzemelerde bile sıkıcı olma riskini almadan, kimliğe mantık getirmenin bir yoluydu. İlginç olan şey, büyük değişkenlikten bağımsız olarak kimliğin tanınabilir özelliklerini kaybetmemesi ya da en azından öyle olacağını umuyoruz...

Değişken fontlar çok popüler bir şekilde hareketli grafiklerde bir süredir başkahraman olarak kullanılmakta. Değişken font kullanım alanları konusunda ne söylemek istersin?

Değişken fontlar, Eylül 2016’da Adobe, Apple, Google ve Microsoft tarafından tanıtılan yeni bir teknoloji. Bu teknoloji, tek bir font dosyasının sürekli bir dizi tasarım çeşidini depolamasına izin veriyor; bu da fontun kullanım sırasında seçilen belirli tasarım örnekleriyle yerleşik değişkenliğe sahip olabileceği anlamına geliyor. Bu güncelleme sayesinde tasarımcılar, aradaki her şey dahil olmak üzere iki uç arasında salınan çok çeşitli ve değişken stili kullanma özgürlüğüne ve esnekliğine sahip oluyor. Tipografik paletin ince ayarını yapabilen ve okurun cihazına, ekran yönüne ve hatta okuma mesafesine göre mevcut dinamik içeriği en iyi şekilde uyarlayabilen yeni duyarlı tipografi türleri için heyecan verici olasılıklar yaratıyor. Bu yenilik, tasarımcıların yaygın dizgi araçlarını yeni şekillerde kullanmalarına izin veriyor ve bilgisayar kodlaması ve animasyonlar yardımıyla “hiç bitmeyen” efektler üretebiliyorsunuz. Son yıllarda hareketli grafiklerde ilginç, dinamik sonuçlar için kullanılan değişken fontları görmekteyiz. “Empatiye Dönüş”te bu konuyu çok hassas ve sessiz bir şekilde keşfetmeye çalıştık. Harflerin şekillerinde ve geometrisinde minimum değişikliklerle başlayarak, bir harften diğerine sonuçta büyüyen bir tür bulaşıcı etki söz konusu. Değişken font teknolojisinde büyüme ve gelişme için harika bir alan görüyorum. 2018’de Adobe Illustrator CC ve 2020’den itibaren Indesign CC tarafından desteklenmeye başlandı, ancak bazı bug’larla beraber... Gelecekte, tüm yazılımlar nihayet tam olarak destekleyebildiğinde, tasarımcıların içerik ve metin stilleri uygulama anlamında yenilikçi hiyerarşi yöntemleri icat edeceğinden eminim.

İlk Zoom görüşmemizde bana Türkiye’deki Harf İnkılabı ile ilgili bir araştırma yaptığını söylemiştin. Çalışman sırasında başka neler aradın veya okudun?

Türkiye’yi ilk ziyaret ettiğimde ve Atatürk’ün reformunu öğrendiğimde dilin ve yazmanın evrimi beni çok ilgilendiren bir konu olmuştu. O zaman anıt ve tabelalardaki yazıtlara bakmak ve eski basılı efemera aramak için ikinci el kitapçıları ziyaret etmekle sınırlı kalan bu ilgi, bugün bu proje sayesinde daha derinlemesine araştırma yapmamı sağladı. Mariana’nın benimle paylaştığı, Onur Yazıcıgil’in “Yazı ve Kimliğin Görsel Dili: Türkçenin Görsel Temsili” başlıklı makalesi konuyu anlamam açısından önemli oldu. Latin alfabesine geçiş, dili şiirselliğinden ve güzelliğinden mahrum bırakarak çoğunlukla teknik ve bürokratik hâle dönüştürdüğü gibi, yazının sanatsal boyutunda da bir kayıp anlamına geliyordu. Çoğunlukla Latin alfabesini kullanan bir grafik tasarımcı için, geometrik bir sans seriften bahsediyor olsak bile, tipografinin ifade gücünü görmezden gelmek çok zor. Ama aynı zamanda okuyamadığınız yabancı bir ifade ile tasarım yaparken, benim Türkçe ile çalışmamda olduğu gibi, metin giderek bir çizime benziyor. Bienal kimliğinin tüm uygulaması, Arap harflerinin dekoratif özünü ve büyüleyici doğasını akılda tutarak bu sınırların araştırılmasıydı. Kelimelerin tekrarı bir model oluşturmak anlamına geliyor, metin dokuya dönüşüyor ve somut bir şiirde olduğu gibi içerik imge oluyor. Diğer okumalar arasında Billie’nin Italo Calvino’nun “Ayın Uzaklığı” masalına ilişkin önerisi ve Konstantinopolis astronomik gözlemevi hakkındaki efsaneler vardı. Ek Türkçe referanslar arasında, bienal kataloğunun şömiz kapağını kesinlikle etkileyen sokak yemeklerinin kâğıt ambalajları da yer alıyor.

Tasarım veya tasarımcılar için tasarım yapmak ilginç bir alan. Tasarım Bienali için kimlik tasarlamak hangi yönlerden zorlayıcı oldu?

Tasarımcılar için tasarım yaparken referansları zorlayabilir ve disiplinin tarihi ve söylemleriyle karmaşık ilişkiler oluşturabilirsiniz. Bu anlamda, bir tasarım bienali için bir kimlik, muhtemelen özdüşünümsel olmaktan, tasarımı kendisi hakkında yapmaktan kaçınamaz. Yine de, uygunluk (işe yararlık) mücadelesi devam eder. Grafik tasarım açısından çalışmanızın zaman içinde şimdiki anla ve daha önceden gelenlerle nasıl ilişkilendiğinin kesinlikle farkında olmanız gerekir. Tam olarak trendlerden veya modadan bahsetmiyorum, ancak en son teknolojiye dil, stil ve teknik açısından yaklaşabilmek kesinlikle en büyük zorluk.

Dünyanın farklı bir coğrafyasından farklı bir kültür için tasarım yapmanın artıları, eksileri ve/veya zorlukları neler?

Bir bağlam için tasarlamaktan çok, her zaman belirli bir tema etrafında ve belirli bir amaçla tasarladığımızı hissediyorum. Bu anlamda, benim endişem tamamen anlaşılmaktan çok, mesaja sağdık kalmakla ilgili. Öte yandan, bir iletişim üretiminin misyonu yalnızca bir izleyiciye ulaştığında tamamlanır ve bu süreçte öznellik büyük bir rol oynar; alımlama da çok çeşitli şekillerde ve kontrol edilemezdir. İstanbul Tasarım Bienali’nin beşincisinde de uluslararası ve çevrimiçi izleyici kitlesi büyük bir odağa sahip; ancak çalışmalarımızın İstanbul’da alacağı tepkileri elbette çok merak ediyorum.

Bir iletişim ve editöryal tasarımcısı olarak “yeni normal” de yaşamaya ne dersin? Hangi şeylerin değişme veya geri gelme olasılığı olduğunu düşünüyorsun?

Ağırlıklı olarak kültür kurumlarıyla çalışan biri olarak benim için en zor soru, odak noktasının hayatta kalma olduğu bir dönemde kültürün nasıl aktarılacağıydı. Müzeler kapatılırken ve hastaneler aşırı kalabalıkken tasarım ve sanatın önemi nasıl iddia edilir? Çok hızlı zamanlarda yaşıyoruz ve çabamız hıza ayak uydurmaya çalışmak, aynı zamanda askıya alma, duraklama ve meditasyon anları yaratmak olmalı. Medyanın niteliği, ister kitap, ister Instagram gönderisi veya web sitesi, ister haber, kurgu veya spekülasyon olsun, mesajın netliğiyle iç içe. Kesinlikle, bu “yeni normal” sanal gerçeklik ve çevrimiçi deneyimlerin liderlik edeceği dijital iletişimin gelişimini ileriye götürüyor.

Festivallerin, bienallerin ve kültür kurumlarının geleceği hakkında ne düşünüyorsun?

Kültürel ve sanatsal yaratımda yaşananlar açısından festival ve bienallerin nabız ölçer olarak önemini koruyacağına inanıyorum. Söylemleri yatıştırmaktan veya doğrulamaktan çok, kültürel kurumların ve olayların 2020’de dünyada neler olup bittiğiyle ilgili soruları gündeme getirmede gerçekten bir tavır aldığını düşünüyorum. Bu durum muhtemelen varoluşlarındaki en zor sarsıntıdan birini yaşamadan mümkün değildi.

Ekman ve Goleman’a göre, empati kavramı üç kategoriye ayrılabilir: bilişsel, duygusal ve merhametli. Şu anda empatinin daha çok nerede olduğunu hissediyorsun ve nerede olmalı?

Merhametli empatinin ötekini anlamanın ötesine geçtiğini ve birlikte hissetmenin sizi harekete geçirdiğini söylerler. Bu anlamda, bu kategori günümüzde daha zorunlu görünüyor.

5. İstanbul Tasarım Bienali, afiş,
tasarım: Studio Maria João Macedo, 2020

Christopher Çolak, font, grafik tasarım, İstanbul Tasarım Bienali, kurumsal kimlik, Maria João Macedo, tasarım, Tasarım Bienali Seyir Defteri, tipografi