IDM mi Mesela?
Marshall McLuhan’ın meşhur “Ortam asıl mesajdır” [Medium is the message] sözü, kullandığımız araçların, o araç aracılığıyla aldığımız bilgiden daha önemli olduğunu ima eder ve medya ekolojisi denen çalışma alanının da çıkış noktasını oluşturur. Medya algılarımızı, düşünce yapılarımızı ve bedenlerimizi de şekillendirir, güne uyarlar, sistemle ortak çalışır. Nasıl iletişim kurduğumuz önemlidir ve kişisel olduğu kadar toplumsaldır da, çünkü araçlar zamanın ruhunu taşır ve bu ruhu iletirler. İlettikleri mesaj ne derse desin, değişimin asıl müsebbibi de bu ruhtur. Örneğin telefonda ne konuştuğunuz değil, telefonla konuşuyor olmanız önemlidir ve bedenlerimize yeni alışkanlıklar katan her yeni araç içinde yaşadığımız dünyayı da değiştirir, o dünyanın eskisi gibi olmadığının birer kanıtı hâline gelir. Araçların iletilen bilgiden daha önemli olması, medya ekolojisinin medyanın nasıl düşünüp davrandığımızı ve yargı ve değerlerimizi değiştirdiğini iddia etmesindendir; çünkü medya kültür dışı değildir, simültane bir biçimde insanla dolayısıyla kültürle yoğrulan sistemin bizzat kendisi ve eseridir.
Mack Hagood, 2019 sonunda Duke University Press etiketiyle yayımlanan Hush: Media and Sonic Self Control adlı kitabında1 bu meseleyi evirip çeviriyor ve Orphic Media adını verdiği belirli bir tip medyanın ideolojik kökenlerine bakarak bu medyanın asıl amacının dünyayla kurduğumuz ilişkiyi kontrol etmek olduğunu ileri sürüyor. Yunan mitolojisinde zenginlik sembolü Altın Post’u Aiet’ten alan Jason ordusuyla birlikte Argo ismini verdiği gemisiyle denizde ilerlemektedir. Gemide yer alan Orpheus, gemi mürettebatının Sirenlerin sihirli şarkılarıyla büyülenip tuzağa düşmeden suyu geçmesini sağlamak için lirini çalıp şarkı söyleyerek Sirenlerin sesini bastırır. Hagood, kitabında günümüz bireyinin çevresindeki sesleri bastırmak, maskelemek ve susturmak amacıyla düzenlemesini mümkün kılan araçları hikâyedeki Orpheus’tan ilhamla Orphic Media olarak kavramsallaştırıyor ve bu araçların üç farklı yolla amaçlarını gerçekleştirdiğini ileri sürüyor: İstenmeyen sesi bastırma [supression], maskeleme [masking] ve engelleme [cancellation] yollarıyla. Bu üç eylemi üç farklı medya tipi üzerinden araştıran Hagood, kitabın ilk bölümünde kronik bir kulak çınlaması durumu olan tinnitus’un tedavisinde kullanılan yöntemleri inceliyor. İkincisinde Sleepmate ve Sound Screen gibi beyaz gürültü [white noise] üreterek ya da buzdolabı sesi, yağmur, dere çağlayışı gibi gürültüleri taklit ederek aynı ortamdaki diğer gürültüleri bastıran ve bireyin bu taklit seslere odaklanması vasıtasıyla uykuya dalmasını ya da işine konsantre olmasını kolaylaştıran araç ve uygulamaları inceliyor. Üçüncü bölümde ise benim bu yazıda detaylı düşüneceğim, kanımca çok yaygın kullanımları açısından kitabın en ilginç nesnesi olan kulaklık teknolojisine iki ayrı marka, Bose ve Beats by Dre üzerinden bakıyor ve bu araçların kullanımının arkasında sınıf ve ırka dair de önemli göstergeler buluyor.
Maddi dünyayla ilişkilenme ve onu şekillendirmede bedenlerin oynadığı rol önemlidir, zira maddi ve ahlaki toplumun şekillendirdiği bedenler iktidar ağlarını da yansıtır. Nitekim 80’lerde tüm dünyada momentum kazanan neoliberalizmin en büyük etkilerini değişen bedenlerde ve davranışlarda gözlemlemek mümkündür, zira artık kamusal alanlar kadar özel alanlar da serbest piyasaya dahil edilmeye, ona göre düzenlenmeye başlar. Neoliberalizm bu açıdan yeni ve kendine has bir özne talebini de beraberinde getirir. Ekonominin çıkarlarına uygun şekilde her yerde artı değer gören, kendisini ve zamanını fayda üzerine inşa etmiş, eylemlerinin sonuçlarını yani artı değerleri biriktirerek hem gerçek hem metaforik anlamda zenginleşmesi için kendine yatırım yapması teşvik edilen bir özne talebidir bu. Kendi ayakları üzerinde duran, ne isterse yapacağına inanan bu kişi, devletin giderek popülerleşen özelleştirme siyasetinin tezahürünü kendi bedeninde taşır.
1980’lerde piyasaya sürülen walkmen’lerle birlikte kullanımı yaygınlaşan kulaklıkların neoliberal ekonominin idealize ettiği bu bağımsız bireyin favori aksesuarından olması bu açıdan şaşırtıcı değil. Aslen 1910 yılında Amerikalı bir mühendis olan Nathaniel Baldwin tarafından geliştirilen ve ardından ABD ordusuna satılan kulaklık teknolojisi, 1958 yılında kişisel kullanım için yeniden güncellenene dek ordu dışında kamusal olarak sadece radyo ve telefon alanlarında kullanılıyordu. Bu iki kullanım biçiminin hedefleri ilk bakışta çok farklı gibi görünebilir ama süreç içinde neye fayda sağladıkları ve ne için seferber edildikleri düşünülürse önemli bir ortak noktada buluştuklarını da fark edebiliriz: Sonik çevremizden belirli sesleri ve sinyalleri ayıklamak ve sadece bazılarına odaklanmak. Bu açıdan kulaklıkların ilk günden itibaren, istenmeyen seslerin kulaklarımıza ulaşmasını engelleyerek materyal dünyayla olan ilişkimizi, hâliyle bedenlerimizi düzenleyen araçlar olduğunu görüyoruz.
Kulaklıklar bireyin kendisi ve toplumun geri kalanı arasında sınır çekme konusunda daha önce fark etmediği bir arzuyu harekete geçirir. Kişinin istediğini yapıp yapmamakta özgür olduğu iddiasını taşıyan, kendilerini de sermaye olarak gördüğü için serbest dolaşım prensibine bireyleri de ekleyen ve bu dolaşabilme imkânını özgürlükle eşitleyen neoliberal düşünce için kulaklıklar ve neoliberal özneye yapılan yatırım arasında bu yüzden paralel bir ilişki olduğu iddia edilebilir, zira kulaklıklar serbest dolaşan bireyin her gittiği yere kendi dünyasını, kendi değerler setini yanında götürmesine de olanak sağlar; bir bakıma kişiyi “özelleştirir”ler.
Bu “seçim yapma” özgürlüğü anlatısı neoliberal bireylerin üretken olması ve bahsi geçen ekonomik sisteme adapte olup hayatta kalabilmesi, kendini geliştirmesi için gerekli olan bir anlatıdır. Birden fazla işi (o işleri ne kadar severek yapıyor olsak da) yapabilme becerisinin gelişmesi, bu işleri dikkatimiz dağılmadan hızlıca bitirebilmek yani verimli olmak, sadece para kazandığımız işi yaparken değil gündelik hayatlarımızda da zamanımızı düzenlerken en önemli hedeflerimiz oluyor. Günlerimizi belirli saatlerde yemek, rahatlamak, yürümek, okumak gibi bölümler hâlinde düzenliyoruz. Bu düzenlemeye uyması için de çevremizi yeniden organize ediyoruz. Özellikle şehirlerde yaşayan bireylerin sesle olan ilişkileri en çok düzenlemeye maruz kalan ilişkilerden biri. Bu yüzden evet, Hagood’un iddia ettiği gibi Orphic medya, günümüzde biz ufak özgürlük alanları sağlayarak kısa süreli kaçışlar dolayısıyla mutluluk hâlleri vadeden araçlar olarak görülebilir, nitekim bu aletlerin pazarlanmasında bu vaatlerin üzerinde gidildiğini görüyoruz. Özellikle kulaklıklar trafikte, uzun yolculuklarda, bürokratik karşılaşmalarda bize yoldaş olacağının sözünü verir. Bu vaadin karşılığını bulduğunu söylemek, vadedilen özgürlük tanımını paylaştığımız anlamına geliyor olabilir. Bu, bireyselliği yücelten, kurduğumuz düzeni bozma ihtimali taşıyan şeylere yönelik potansiyel tahammülsüzlüğü gören ve buna katlanmak zorunda olmadığımızı ima ederek tahammülsüzlüğü pekiştiren bir özgürlük anlayışı.
Neoliberal ekonomik modelde piyasanın serbestliği girebildiği yerlerle de alakalıdır ve bu anlayışa göre artı değer getirme potansiyeli olan her şey metalaştırılabilir. İnsanların kendi aralarında sosyalleşmeleri de dahil olmak üzere her ilişkilenme biçiminin de birer nesne olma potansiyeli olduğuna inanan bu model, bu etkisiyle dünyayla olan ilişkimizi de şekillendirir. Bu açıdan sesin yeniden üretiminde kullanılan tekniklerin nasıl dinlediğimizi de etkilediğini ve dış dünyadan seslerin nasıl duyulduğunu ve nasıl duyulması gerektiğine dair düşünce ve inançlarımızı da şekillendirdiğini söylemek mümkün.
Kulaklıkların bedenleri belirli bir hedef doğrultusunda daha güçlü yani ekonomik anlamda daha faydalı hâle getirdiğini kabul edebiliriz. Bu hâliyle giderek artan popülariteleri, toplumsal davranışların ve bireysel alışkanlıkların ekonomik sistemle doğru orantılı olarak değişmesinde bir semptom olarak değerlendirilebilir. Kulaklıklar, bireyin maddi dünyadan sadece istediği sesi seçmesini, duymak istemediği, kötü, çirkin ve rahatsız edici olduğunu düşündüğü sesleri engellemesini mümkün kılacak, Hagood’un tabiriyle “sonik kozalar” oluşturur. Bu açıdan tahammül edilemez addedilen sesleri kişisel alanlarının dışında bırakarak kendilerini toplumdan soyutlayan bireylerin ortaya çıkmasına katkıda bulundukları pekâlâ söylenebilir. İşgalci, kâr odaklı, bireysel baloncuklardan oluşan toplum modeliyle bir yandan tahammül edilemez dünyalar yaratan neoliberalizm bir yandan da kulaklık gibi araçlar sunarak bu dünyalardan kaçışı mümkün kılar gözükür. Bir nevi kendi kendini bile artı değer olarak kullanan, dairesel bir sistemden bahsediyoruz. Kulaklıklar da sistemi yankılar şekilde tahammül edemediğimiz sesleri duymamayı seçmemize imkân tanıyan özel alanlarımızı inşa etmede bize yardım eli uzatır. Neyin dinlenmeye layık olduğuna kendimizin karar verdiği ve etkilerini bedenlerimize nakşettiğimiz yankı odaları yaratırlar.
Hagood kitabında Bose marka kulaklıkların işi yüzünden çok seyahat etmesi gereken, business class uçan, beyaz yakalı ve çoğunlukla erkek kullanıcılara nasıl pazarlandığına değinirken bunu açıklıkla gösteriyor. Bose gürültüyü engelleyen [noise cancelling] kulaklıkların uçak yolculuğu yapanlara pazarlanmasının arkasında yatan ve beyaz üstünlüğü anlayışını pekiştirdiğini öne sürdüğü dinamiklerin bir okumasını yapıyor. Dikkatini hiçbir şeyin bozmasına izin vermemesi gereken bu beyaz adam Bose kulaklıklar sayesinde hedefine kitlenir: Aynı uçağı paylaştığı diğer insanların “gürültüsünü” –ki bunlar arasında başka bir dil konuşan göçmenler, kadınlar ve çocuklar vardır– duymamayı seçer. Kendisini ilgilendiren tek şeyi, kişisel alanını, kulaklıklar sayesinde her gittiği yere yanında taşır.
Şirketleşen devletler ve markalaşan bireyler çağında bedenlerimizin statükoyla nasıl bir bağ içerisinde olduğunu, ne çeşit diskurların kurulmasına ve pekişmesine katkıda bulunduğumuzu düşünmek adına kulaklıklar ilk bakışta beklenmedik bir çıkış noktası gibi gelebilir, ancak dünyayı sistemin istediği ya da en azından gerektirdiği gibi duyduğumuz ihtimali üzerine de düşünmek gerek: Acaba kulaklıklar sayesinde gerçekten daha mı özgürüz? Hagood’un kitabı kullandığımız teknolojik araçlarda gömülü iktidar ilişkileri üzerinde düşünmek için iyi bir çıkış noktası oluşturuyor. Özgürlük anlatısı altında nasıl belirli öznellikler, nasıl düşünme, görme ve duyma biçimleri yaratılıyor?
James C. Scott, Devlet Gibi Görmek [Seeing Like a State] adlı kitabında,2 yüksek modernizm olarak tanımladığı ideolojinin belirli bir tip görme/tahayyül etme biçimi yarattığını ve bu görme biçiminin toplum ve bireylere de sirayet ettiğini öne sürüyordu. Dünyaya (yani Avrupa’ya) kuşbakışı bakan modern devlet bu sebeple tam güçlüdür, nesnesini ölçer, parçalara ayırır, isimlerle işaretler, kategorize eder ve hiyerarşik bir sıralamada ait olduğuna karar verdiği yere yerleştirir. Scott bu tip bir devlet bakışının iyi bir vatandaş addedilmek istenen herkesten beklendiği, bu bakışı temellük edenlerin kayırıldığı bir modernizm okuması yapar. Kendisine ekonomik anlamda bağımlı, hesap soracak vatandaş istemeyen neoliberal devletlerin de bireye yüklediği “nihai verimlilik adına kendi kendini düzenleme” sorumluluğu Scott’un bahsettiği bu koşullandırılmış algılama biçimlerinin inşasında önemli bir etkendir. Kişi serbest olduğu kadar ister istemez bu serbestliğini sürdürebilir kılacak davranışları da çoğunlukla medya aracılığıyla benimser.
Elbette kullandığımız araçların mutlaka ve kesinlikle tek bir tip özne yaratacağını iddia etmek doğru olmaz ve insanlar konumlanmış tarihçeleri ve duygulanımları gereği aynı noktaya ilerlemeyebilir; nitekim bu iddianın tekno-determinizme meyleden tarafını da konuşmak gerekir ama son kertede sınıf, cinsiyet gibi dinamiklerin kesiştiği noktalarda ortaya çıkacak farklı öznelliklerin de aynı ekosistemde yeşerdiğini kabul edebiliriz.
Hagood, Orphic medyanın algılarımızı ve bedenlerimizi dolayısıyla dünya üzerindeki deneyimlerimizi düzenleyen kontrol araçları olarak belirdiğini iddia ederken bu gibi çeşitli temellük ihtimallerini de es geçmiyor. Örneğin müzik prodüktörü Dr. Dre’nin sahibi olduğu Beats by Dre kulaklıklarının reklamlarında siyah sporcu/aktivist Colin Kaepernick’in kullanılmasına ve kulaklıkların ABD’deki Siyahlar tarafından, ırkçı küfür ve aşağılamalardan kaçmak için bir sığınak olarak kullanılabilme ihtimallerine değiniyor. Şüphesiz, kişinin bedenine düşmanlık besleyen ve bu düşmanlığı üzerine boca etme fırsatını değerlendiren bir dünyayı duymamayı seçmesi bir öz bakım/öz koruma yolu olabilir. Ancak kendini ona düşman, vahşi bir dünyadan korumak adına bu gibi sığınaklara ihtiyaç duyan öznelerin varlığının öngörülmesi de neoliberalizme içkindir, zira medyanın nasıl ya da kimler tarafından kullanıldığı değil, sırf kullanılıyor olması önemlidir. Çevremizle nasıl ilişkilendiğimizi kontrol eden bu araçlar sistemin çıkarlarına hizmet eder: Sürdürülebilirliği için bireylerin tek tek, bencil, üretken ve başarı odaklı olmasını hedef edinen ve bu hedefiyle arasına herhangi bir engelin girmesini engellemek adına her şeyi yapan, icatları da bu yolu izleyen sistemin çıkarlarına. Ortada bir sopa varsa, o sopa sadece dayak atmak için kullanılmaz, tünel kazmak için de kullanılabilir; sopanın işlevi onu kullanan ellerde değişebilir ama bu alternatifler de ancak sopanın varlığında mümkündür.
1. Mack Hagood, Hush: Media and Sonic Self-Control (Durham: Duke University Press, 2019).
2. James C. Scott, Seeing Like A State: How Certain Schemes to Improve the Human Condition Have Failed (Yale University Press, 1999) (Türkçesi: Devlet Gibi Görmek, çev. Ozan Karakaş, Koç Üniversitesi Yayınları, 2020)
