IDM mi Mesela?
Müziğin evrensel olduğu iddiası, egemenlerin marjinal grupların yaratılarını zapt edişlerini meşrulaştırmak ve ‘haklılıklarını’ mühürlemek için uydurduğu bir aşkınlık yaftasıdır. Bu iddia vasıtasıyla sömürüyü ilham, yeteneği doğal/Allah vergisi beller ve bu şekilde hem ulvi addettikleri sanat alanında özgürce istediğini yapma hakkını kendilerine verir, hem de istediğini yapamayanların bu durumunu tarihsel ve politik sebeplerinden arındırarak konuyu basit bir yetenek/yeteneksizlik ya da zevkler ve renkler netliğine indirgerler. Bu yazıda bu konuyu, nostaljisi asla bitmeyen ama son zamanlarda neredeyse yeniden dirilişe yakın bir sıklıkta karşımıza çıkan IDM müzik türü üzerinden düşüneceğim. Zira ismiyle müsemma bu müzik türüne yönelik güncel nostaljinin, küresel politikada Trump, düşünsel alanda Jordan Peterson gibi sağ figürlerin popülaritesinin açık ettiği şekilde erkeklik kırılganlığının doruklara çıktığı bir döneme denk gelmesinin tesadüf olmadığını düşünüyorum. IDM o dönemin incel’lerine kendilerini house müziğin asıl yaratıcıları olan siyah LGBTİ+ topluluğu karşısında kırılan egolarını tamir ederek üstün hissetme gücü vermişti; ben bugünkü nostaljinin de hâlihazırda yaşanan benzer bir erkeklik krizinin yansıması olduğunu iddia edeceğim.
Öncelikle yazının amacı parmak gösterip art arda isimler dizmek değil. Sanat ürünlerinin yapanın niyeti ve arkasındaki koşullardan ibaret kalmayıp seyircisiyle karmaşık ilişkiler kurduğunu kabul ediyorum; aynı şekilde kurulan bu kişisel ilişkilerin bu alanların eleştirilmesini ne kadar zorlaştırdığını ve bunun da çoğu zaman zaten güçlü olanın işine yaradığını da. (bkz. Roman Polanski, Woody Allen vs.) Ama nihayetinde hayat sorunsallaştırmakla mükellef olduğumuz bir kutsallar sarmalıdır, feminizm de bu sarmalı ilmek ilmek sökecek yegâne yordam. O halde, buyurun başlayalım.
IDM’in sorunsallaştırılmasını kolaylaştıran en önemli şey, türün Türkçeye ‘Akıllı Dans Müziği’ olarak çevrilebilecek adı: Intelligent Dance Music. Bu tür doğduğu zaman dünyada olan bitenlerden ve türe gönül veren üreticiler ve dinleyicilerin ortak koşul ve deneyimlerinden yoğrulup hayat bulmuş bu isim, İngiltere menşeli plak şirketi WARP Records’un yayımladığı ilk IDM toplama albümü olan Artificial Intelligence [Yapay Zekâ] ve türün en önemli ismi kabul edilen Aphex Twin’le ilgili görüşlerin tartışıldığı bir mailing grubunun adıydı. IDM etiketi daha sonra öncü sayılan isimlerce hatta IDM isminin içerdiği tarihsel çağrışımlardan haberdar olan bazı woke* dinleyiciler tarafından da reddedildi ancak bu reddiye elbette IDM’i bir olgu olarak ele almayı engellemiyor, zira bu ismin türün belirli bir demografik grup tarafından üretilmesi ve sahiplenilmesinin arkasında yatanları düşünmek adına münasip bir çıkış noktası oluşturuyor.
80’lerin sonu ve 90’lı yılların başları, Siyah Amerikalı LGBTİ+’ların başlattığı house kültürünün ana akıma sızarak popülerliğinin zirve yaptığı bir dönemdi. 70’lerin diskosu, Şikago’daki boş depolarda (house adının geldiği warehouse’larda) toplanan siyah LGBTİ+ kitlesinin önderliğinde 80’lerden itibaren mutasyonlara uğrayarak house ve techno türlerine dönüşmüş ve 90’lar başında da popüler Beyaz müzisyenler tarafından keşfedilip temellük edilerek global bir fenomen haline gelmişti. ABD’de Madonna’nın “Vogue” şarkısı, İngiltere’de ise çoğunluğu Beyaz erkekler tarafından yeniden üretilen rave-house türü sayesinde 90’lar dans müziğinin kulüplerden taşıp, ana akım ve niş dinleyici kitlesinin de ilgi alakasına mazhar olmasında elbette türün Siyah ve na-hetero camiadan çekip alınarak Beyaz hetero bir filtreden geçirilmesinin payı büyük. Sonuçta normu kültür ürünleriyle yeniden yeniden yaratan bir endüstriden bahsediyoruz. Zira kendilerine ancak yer altında güvenli alanlar bulabilen, hem ırk hem de toplumsal cinsiyetin kesiştiği ayrımcılıklar yüzünden iki kere görünmez kılınmış marjinal grupların bir nevi hayatta kalma yollarından biri olarak aslında gayet politik bir tezahür olan house kültürü bir anda sivrilikleri yontulmuş, evrensellik iddiasına uygun şekilde politik katmanlarından arındırılmış hâlde piyasaya sürülmüştü. Gücü elde tutan, norma yön veren gruplar kültürel ürünlerin taşıdığı politik değeri törpüler ve salt estetik nesnelere indirger. Bu anlayış, ezilmiş grupların ürünlerinin suçluluk duygusu olmadan temellük edilmesini kolaylaştırır. Kültür ürünlerinin evrensel olduğu iddiası, başta da işaret edildiği gibi bu yüzden hep güçlü tarafın işine yarar.
Siyah LGBTİ+ topluluğunun dans kültürü house, Beyaz erkekler elinde ana akım gece kulüplerine girerken, bir yandan da başka mikro ortamlarda dallanıp budaklanmaya başlamıştı. Bunlardan biri de açılımı intelligent dance music olan IDM’in ortaya çıktığı, orta sınıf İngiltere menşeli genç Beyaz erkek ortamıydı. 90’ların başında İngiltere menşeli plak şirketi WARP’un önderliğinde gelişen IDM, WARP’un 1992 yılında yayımladığı Artificial Intelligence toplama albümüyle sahneye resmen teşrif etti. House müziğin melodik/ritmik tekrarcılığına karşı daha karmaşık veya değişken altyapılara sahip ve ağırlıkla enstrümantal olan bu yeni elektronik müzik, çıplak insan sesinden ziyade dijital filtrelerden geçmiş vokal fragmanları kullanması ve teknik detaycılığı yüzünden laboratuvardan çıkmış hissi veriyor, organik house müziğini sentetik bir süzgeçten geçiriyordu.
Akıma IDM isminin verilmesinde, müziği üreten bu genç erkeklerin etrafında birleştiği nördlük kavramının da payı var elbette. Çizgi roman, bilgisayar oyunu ve teknolojik alet edevat düşkünlüğüyle bilinen yalnız/içe kapanık büyümüş ve çoğu zaman deli/dâhi sıfatlarıyla şereflendirilen erkek çocuklarının kendi başlarına kurcalamaya başladıkları bilgisayar programlarına erişimleriyle, müzik de bu fetiş nesneleri arasında yerini alır. IDM’in asıl dinleyicisini de bu kitlede bulmuş olması, onlar tarafından sahiplenilmesi bu açıdan tesadüf değil. Türe sadece dans müziği değil, zeki dans müziği denmesindeki niyet de, erkekliğin kurduğu aydınlanmacı dünyanın bedensel olanı her zaman ikinci planda tutması ve kendince hakir gördüğü bedensel alanlara bir kültür mirası olan medeniyet getirme alışkanlığına uygun şekilde (kendi anladığı şekilde) zekâyı dayatmasıdır. Elbette bunu birtakım Beyaz erkeklerin kapalı kapılar arkasında bir araya gelip planladığı bir lobicilik faaliyeti olarak değerlendirmek doğru olmaz, ama tarihin bu spesifik zamanına denk gelen bir akım olarak IDM’i incelediğimizde bu analizi yapmak mümkün olur. IDM’in en büyük ikonu Aphex Twin’in ona tanrısal bir statü atfeden ve ezici ağırlığı Avrupalı hetero erkeklerden oluşan hayran kitlesi, müzisyenin bir tank (nihai fallik sembol?) satın aldığı ve Londra caddelerinde onunla dolaştığına dair mitlerle taçlandırılan ‘tuhaf’ karakteri etrafındaki aura, Autechre’ın çok övülen mühendislik becerileri, kodlamanın müziğe entegre edilerek müziğin matematikle birleştirilmesi, IDM’e içkin beden ve akıl ikiliğinin dolayısıyla hislerden ziyade, akılcılığın ön planda tutulduğuna dair göstergeler olarak bu tespiti destekler.
Bu noktada IDM’in house’un tersine cinsellikten olabildiğince arındırılmış olması da dikkat çeker. Cinselliğiyle barışık olmayan bir grubun onu yok saydığı, rakamlar, soyut bazı kelimeler yahut Boards of Canada’nınkiler gibi (sorumluluktan azade bir dönem olarak çocukluğu simgelercesine Music Has The Right to Children ismini taşıyan albümleri) çocuksu imgeler şarkı ve albüm isimleri için seçilir. Aphex Twin’in kendi kafasını bikinili seksi kadın bedenlerine monte ettiği ikonik imgeleri düşünün. Kadınsı hiper cinsellik, bedene bir erkeğin beynini ağırlayan sakallı ve ironik bir mimikler şovu yapan kafasının yerleştirilmesiyle karikatürleştirilerek, kahkahalar eşliğinde, yıkılır. Cinsellik ve travmasıyla ya dalga geçilerek ya da yok sayılarak başa çıkılabilir. Yüzleşme ve kabullenmeye pek rastlanmaz.
Seks İsyanları adlı kitabında Simon Reynolds ve Joy Press, popüler müziğin kadınsı addedilerek değersizleştirildiğine dikkat çeker. Popüler kültür bayağı ve yüzeyseldir ve gerçek erkekler popla alakadar olmaz. IDM’in ‘popüler olmayan’, popüler olana alternatif olacak dans müziği iddiasının altında da bu sinsi inanışın izleriyle karşılaşmak mümkündür. Müziği yapanı da dinleyeni de bu bayağı pop bataklığından çıkaracak bir müziktir IDM. Bedensel olanın, kadınsı olanın basitliği ve bayalığından. Bu açıdan Beyaz erkeğin normatif dünyadaki konumuna zeval getirmeden, bir nevi ‘Erkek adam dans etmez’ inanışının altını oyma çabası olarak da görülebilir. Ancak bunu yine çoğunluğun sırtını dayadığı ırksal ve toplumsal cinsiyet avantajlarından beslenerek ve bu sistemleri güçlendirerek yapar. Bir nevi incinmiş Beyaz erkekler terapi grubu ortamı.
House müzik ne kadar Siyah ve gey ise IDM de o kadar Beyaz ve heteroseksüeldi. House müzik ne kadar güçlü bir şekilde bedeni kutsayan bir müzik olarak ortaya çıktıysa, IDM de bu boş addettiği bedene bir beyin yerleştirme iddiasındaydı (2000’lere birlikte IDM, Braindance olarak da anılmaya başlanır.) Dolayısıyla IDM, house müziğin egemenliği altındaki dans müziğinin tekrarlardan oluşan basit formülüne bir tepki olarak doğduysa eğer, bu tepkinin arkasında ırkla, toplumsal cinsiyetle yani dünyanın nasıl bir yer olması gerektiğiyle ilgili normatif bir önerme de vardır. Ruh/beden ayrımı üzerine kurulu, bedensel olana karşı her zaman aklı öne süren ve bu aklın üstünlüğü iddiasıyla sömürgeciliğini rasyonalize edebilmiş bir medeniyet olan Avrupa medeniyetinin haletiruhiyesinden payını almış bir müzikal tezahürden bahsettiğimizi söylemek bu açıdan epey mümkün.
Aklın el üstünde tutulduğu, düşünen öyleyse var olan Kartezyen Batı medeniyetinde zekâ ve düşünmek kavramları da toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiştir elbette. Başta eğitim olmak üzere düşünceyle ilgili olan materyal dünyanın na-trans erkeklere rezerve edilmiş oluşunun yanında, zekilik hep matematik, fizik, tıp gibi pozitif bilimlerle mühendislik, doktorluk, gibi mesleklerle özdeşleştirilmiş, rasyonellikle bezenmiş bir kavramdır; velhasıl bunlarla ilgili alanlar belirli kapitallere sahip olanların girebildiği alanlardır. Dansın bedenle ilgili bir şey olması, kendi dışındaki dünyayı, kesip içine bakacağı bir kurbağaya bakar gibi inceleyen Beyaz erkeğin merakını cezbeder ama o her zamanki gibi katılımcı değil müdahaleci olmayı seçer. Elektronik dans müziği tasviri, bu reaktif/kompleks müziği anlatmak için yeterli değildir, çünkü hâlihazırda var olan ama tam olmamış bir dans müziğini zekâyla taçlandırmakla sonuçlanmış bir müdahaledir bu. Bu noktada bu müdahalede ırka dair de bir şey olduğunu unutmamak gerekir, Siyahların her zaman hor görülmek adına bedensel/primitif olanla yani doğaya, hayvan olmaya yakınlıkla ilişkilendirildiği (büyük penis, ter/ten kokusu, kaslı olma vs.) bir medeniyet anlayışından bahsediyoruz; kadınların basit ve yine aklıyla değil bedeniyle hareket eden varlıklar olarak kodlandığı bir medeniyet anlayışı bu. Bu müziğin ciddiye alınması için gereken de, ırksal ve cinsel bir düzeltme operasyonudur elbette.
Gözlükleri ve fetiş objeleriyle odalarına kapanmış ‘dâhi’ çocuklar dans müziğini bedenden kurtarıp beyne teslim eder, çünkü öbür türlüsünde kendilerine yer bulamazlar, davet edilmedikleri için değil, kendilerine dair toplumsal ve öz-tahayyülleri yüzünden, kendilerini buraya yakıştıramadıkları için. Müziğin tekrara dayanması, sadeliği, onlar için bir ‘eksikliğe’ işarettir. Teknik ekipman ve teknik bilgi ile çoğu zaman tek kişi tarafından tek başına yazılan karmaşık trafikler ve ritimler bu eksikliği doldurur. Sadelik ve kolay anlaşılırlık pop müzikle yani bayağılıkla bir anılır ve müzik bu anlayışa paralel sofistikeleştirilerek erkeksileştirildikten (çünkü sofistikelik bu anlayışa göre ancak belirli şekillerde gerçekleştirilebilir) sonra ancak sahiplenilebilir.
Amerikalı Siyahların elinde bir var olma yolu, bedensellik ve kadınsılığı gururla taşıdıkları bir kimlik direnişine dönüştüren müzik, onu temellük eden Beyazların elinde elbette bu tarihsel ve politik boyutu kaybeder ve deyim yerindeyse salt bir çokbilmişlik olarak yeniden dirilir. Üstelik yeni bir tür baskı aygıtı haline bile gelir. Direniş zapt edilmiş, içi boşaltılarak düzene uydurulmuştur: Beyaz heteroseksüel genç adamın düzenine.
Rock müzik asi Beyaz erkeklerin annelerinin ‘tahakkümünden’ (bedeninden) kopma, erkekliklerini dibine kadar yaşama fantezilerine yuva olan bir müzikti. O da Siyah ve politik köklerinden kopartıldı, zapt edildi ve düzene isyan ederken, kadın düşmanlığı ve ırkçılık gibi meselelerde düzenle işbirliğinin ekmeğini de sonuna kadar yedi. IDM meselesinde kural bozulmuyor. Değişen dünya düzeninde, madunların seslerinin daha çok duyulmaya, hatta ‘dinlenmeye’ başlaması, avantajlarının elinden alınacağı paniğini yaşayan heteroseksüel Beyaz erkeklerin sanatsal düşünümlerinde kendini belli etmesi bakımından bir yardım çığlığı olarak nükseder. Kendini olması gerektiği, ona söylendiği, inanıldığı gibi tam-güçlü hissetmeyen erkek, çareyi kadınsı bulduğu yerleri işgal etmekte bulur. Bu yerleşme sömürgeci bir edimdir, zira hep bir ‘düzeltme’ motivasyonu taşır.
IDM tanımı da, erkekliğin sırf bedensel diye burun büktüğü dans kültürüne ihtiyacı olan zekâyı ve düzeni getirdiğini iddia eder. İşte bu açıdan da temsil ettiği şey, Jordan Peterson’ın altını çizdiği erkeklik krizinin panzehri olarak görülebilir. Peterson düzenin maskülen, kaosun da feminen olduğunu ve bunun doğal olduğunu iddia ediyor ve ona ve takipçilerine göre, #MeToo ve trans feminizm gibi hareketlerin kazanımları ile politik doğruculuk ve woke kültürü gibi failden sorumluluk talep eden yeni kültürler doğal dengeyi bozarak erkekliği yani düzenin bekçilerini anksiyeteye boğuyor. Doğal mimlediği ayrıcalıklarından mahrum kalan erkeklik de, çareyi dışlandığını düşündüğü öteki alanlara düzen getirme iddiasıyla müdahale etmede buluyor. Ben de Siyah LGBTİ+ house müziğe yapılan Beyaz müdahalenin bir sonucu olarak doğan IDM kavramına dair güncel nostaljinin sebeplerinden birinin işte bu erkekliğin, bilinçli ya da değil, yaşadığı şahsi krizi evrensel addetmesi ve buna kendince bir düzen getirme fantezisi olduğunu düşünüyorum.
Not: Pitchfork’un hazırladığı ve içerisinde yok denecek kadar az kadın prodüktör barındıran tüm zamanların en iyi IDM albümleri listesine bir bakın.
{Fold içindeki imge: Artificial Intelligence albüm kapağından ayrıntı, Warp Records, 1992}* Woke: Afro-Amerikalı aktivistlerin ortaya çıkardığı, başta ırk olmak üzere sosyal adalet meseleleriyle ilgili ve bilinçli kişileri ima eden politik kavram.