“Kara ve Deniz Kütüphanesi”,
Ark Kültür,
fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, 2020,
İKSV izniyle
Tasarım Bienali Seyir Defteri
Empatinin Mekânsal Yansımaları

5. İstanbul Tasarım Bienali’nin sergi tasarımcıları Aslı ve Can Altay (Future Anectodes Istanbul) ile bienalin teması, bu temanın mekânsal yansımaları, salgın döneminde bir bienal kurgulama ve sergi mekânları tasarlamaya dair deneyimleri hakkında mail üzerinden bir konuşma gerçekleştirdik. Salgın şartları altında, sanal ortamda tüm bienal ekibinin çabalarıyla düzenlenmiş bienalin fiziksel mekânlarının tasarlanması da zaten alışılmamış, yenilikçi yaklaşımların arandığı bir mecrada bu arayışı daha acil kılmış. Can Altay’ın “Ahali” podcast dizisinde bienal küratörü Mariana Pestana ile gerçekleştirdiği söyleşide Pestana, özellikle içinde bulunduğumuz dönemde bir bienal kurgulamanın düşünme, yeniden düşünme ve esnek davranabilme açısından bir alıştırma olduğuna, var olan durumla beraber çalışmanın ve hayal gücüyle desteklenen bir yaratıcılığın gerekliliğine değiniyor. Küresel salgının etkisiyle bienalin programı dijital odaklı (“Eleştirel Yemek Programı”), araştırma odaklı (“Kara ve Deniz Kütüphanesi”) ve şehirde insanlarla buluşmak için geliştirilmiş (“Yeni Yurttaşlık Ritüelleri”) üç kola ayrılmış. Altay ve Pestana’ya göre “Empatiye Dönüş: Birden Fazlası İçin Tasarım”ın merkezinde en başta mutfak varken, bu sürecin etkisiyle bienal deneyselliğin teşvik edildiği mecazi bir mutfağa dönüşmüş. Can Altay, projelerin bir nevi senaryolarla geldiğini söyleyerek, mekân tasarımından öte bu senaryoları hem insanlarla hem de fiziksel elemanlarla ortaya çıkartmanın esas amaçlardan biri olduğundan bahsediyor.

Can ve Aslı Altay, “Kara ve Deniz Kütüphanesi”nin bulunduğu Ark Kültür’de pastele çalan yeşil ve mavi renklerde, ziyaretçinin etkileşeceği yuvarlak bitişli yüzeyler, bunları çerçeveleyen/taşıyan koyu yeşil ve mavi fakat rol çalmayan yatay elemanlar ve kaybolmaya niyetlenmiş düşey elemanlardan oluşan sergi strüktürleri tasarlamış. Bunlar mekândaki sergi ürünlerine basit ama etkili biçimde ev sahipliği yapıyor. Strüktürlerin ek yerlerinin okunabilmesi davetkâr bir tasarım kararı. Genel olarak çocuksu bir ruhunun da olması mekâna ve sergiye dair merakı ve etkileşimi teşvik ediyor, böylece bienalin teması ve hedefleriyle paralellik sağlıyor. “Yeni Yurttaşlık Ritüelleri”ne eşlik eden istasyonlar ise arka plan olan kamusal kent parçalarında hem sergilenen işlere hem de kendilerine dikkat çekme amaçlı, üst örtüleriyle “Buradayım!” diyen, birden fazla canlı türü için duraklar. “Kütüphane”deki yapı hiyerarşisinin tekrar edildiği, bulunduğu kent parçalarına ve eşlik ettiği projelere göre şekillenen bu “ritüeller”, Mayıs 2021’e kadar çeşitli zaman ve mekânlarda deneyimlenebilecek.

“Yeni Yurttaşlık Ritüelleri”, Kadıköy, fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, 2020, İKSV izniyle

Bienalle işbirliğiniz nasıl başladı? Serginin tasarım sürecinden bahsedebilir misiniz? Ne gibi esin kaynakları oldu, ilk fikirler nasıl son hallerine şekillendi? FAI olarak daha önceki işlerinizden edindiğiniz deneyimler bu sergi tasarımına nasıl katkıda bulundu?

Sergi tasarımı mekânda bir hikâye anlatmayı, çoğu zaman da bunu farklı anlatıları birbirine örerek anlatmayı içeriyor. Bu parçaları nasıl bir araya getireceğiniz ve izleyicinin de katılımıyla nasıl yeni hikâyelerin doğmasına izin vereceğiniz önem taşıyor. Yaşayan bir mekân olmasına, izleyicisini bu mekânı kullanmaya davet eden misafirperver bir alan açmasına özen gösteriyoruz. Öte yandan her sergi içinde farklı yoğunluklar, derinlikler oluşturmaya ve bunları tetikleyecek araçlar geliştirmeye ihtiyaç duyuyor. Biz buradaki rolümüzü ve sorumluluğumuzu önemsiyoruz; bizim için sergi tasarımı bir arka plan kurmakla ilgili değil, bilakis mekânı kurmakla ilgili, dolayısıyla tasarladığımız araçlar zaman zaman ön plana çıkmaktan çekinmiyor.

Bununla beraber, bu sergileme işinin özünde işbirliği var. Küratörlerle kurduğunuz diyalogdan tasarım ekibi olarak nasıl çalıştığınıza, ev sahibi kurumun iç dinamiklerinden mekânın unsurlarına, üretici ekibin her mensubundan tabii izleyici/kullanıcılara kadar uzanan bir işbirliği bu. Ve bunun her adımı, sürece dahil olan herkes önemli.

Bienalle işbirliğimiz her zaman olduğu gibi küratörden gelen bir davetle başladı. Birlikte çalışabilmek için karşılıklı hayranlık esası çok önemli. Birbirimizle daha önce hiç tanışmamış olsak da, yapılan işler üzerinden doğan bir merak, süreci fazlasıyla kolaylaştırıyor. Mariana Pestana gerçekten işbirliği kurmayı çok iyi bilen bir küratör, bunu genişleyen küratöryel ekipten,1 farklı tasarımcıların nasıl bir araya geldiğinden okumak mümkün. Dolayısıyla süreç içinden geçilen zor dönem, yüz yüze gelmenin imkânsızlığı ve uzaktan iletişimin zorluklarına rağmen müthiş bir işbirliği ruhuyla geçti.

Bu tabii ki her kararın, her önerinin karşılıklı tartışmaya açılmaması gibi bir anlama gelmiyor, bilakis hem tasarım hem küratöryel kararların tartışılmasına işaret ediyor. Tahmin edersiniz ki, bienal üzerinde çalışmaya başladığımız dönemde çok daha topluluk odaklı, mutfak teması ekseninde grupların bir araya geleceği bir mekân tahayyülü vardı. Başlangıçta bir süre farklı yapılar içerisinde çok daha farklı senaryolar için tasarım çalıştık. Sonra pandeminin yükseldiği dönemde yeni ihtimaller, yeni olasılıklar aramaya başlandı. Tüm senaryolar değişti, yeni mekânlar ve mekânsal kurgular çalışılmaya başlandı.

Bienalin temasından ve programlarından anladığım kadarıyla seçilen ve geliştirilen projelerin çoğu uzun vadeli, tam olarak sonlanmamış, katılımcıyı ve izleyiciyi de uzun vadeli düşünmeye ve araştırmaya itiyor. Yine izlenimlerim bienal ekibinin bienale olup bitecek bir sergi değil, bienal süresince de deneyimler sonucu gelişecek fikirler ve projeler için bir ortam olarak baktığı ve genel olarak temanın izinde eleştirel düşünmeyi tetikleyecek bir oluşum olarak düşündüğü yönünde. Sergi ve mekân tasarımlarında bu tutum nasıl yer buldu?

Böyle bir dönemde bu kapsamda bir projeyi üstlenmek ve olabildiğince kapsayıcı ele almak açısından küratörlerin gerçekten muhteşem bir süreç yürüttüğünü düşünüyoruz. Kültür kurumlarının programlarında bu yıl boyunca çevrimiçi ve dijitalde pek çok deneme gördük. Ama “bağlamına uygunluk” meselesini çok az kişi sorguladı. Bu bienalde yemek programı gibi izlemeye aşina olduğumuz formatları dijital mecra olarak yorumlamak, öte yandan kütüphane gibi odaklanma mekânlarını da alışıldık bir serginin yerine merkeze koymak aslında çok kritik küratöryel kararlar. Bunlarla beraber bir de zaman boyutu var, bu bienalde zaman da farklı işliyor, bazı projeler “sergilenme” bittikten sonra da devam ediyor, bazıları da zamana yayılarak sergileniyor. Bize sorarsanız bunlar sadece pandeminin getirdiği zorunluluklarla ilgili değil, bilakis sergi yapma biçimlerine dair yeni öneriler üretmekle ilgili.

Bizim tasarladığımız araçlar da bu sürekliliği, olası büyüme ve dönüşümleri barındırabilecek öneriler içeriyor. Mekâna özgü müdahaleler ile modüler unsurlar harmanlanmış durumda. Hem yerine özgü, hem de büyümekten ya da göç etmekten korkmayan bir yapıları var.

İçeriğe ve projelere erişim sağlayan anlatı aygıtları, mekânlarda dolaşımı ve kullanımı kolaylaştıran mekânsal enstrümanlar ve ortamı kuran atmosferik jestler bir araya geliyor. Hem bağlamından hem içeriğinden beslenen, ama bir nispette de özerkliğini koruyan sergi tasarımı Ark Kültür, Pera Müzesi ve kamusal mekânlardaki hikâyeleri birbirine iliştirerek ilerliyor.

Alıştığımız sergi tasarımlarından farklı olarak salgın döneminde gerçekleşecek bu bienalin yeni formatında neler gözlemleyebiliriz? Salgın başlangıcıyla ilk kurguda neler değişti, öngörülemeyen zorluklar sizi ne gibi değişiklik ve çözümlere yöneltti? Değişmeyen ve her şarta uyum sağlayan kararlar oldu mu?

Pandemi ve beraberinde getirdikleri tabii ki tüm kurguda ve aslında bienalin zaman içinde değişmesinde büyük bir rol oynadı. Şu anda kütüphane ve kente yayılan duraklar ana mekân kurgusuyken, ilk başladığımızda “mutfak” üzerinde duruyor ve bir araya gelmek, beraber üretmek üzerine tartışıyorduk. “Kütüphane”nin yalnız kullanılan bir mekân olması, tek başına kalıp çalışmak, araştırmak gibi eylemleri çağrıştırması bu içinden geçtiğimiz dönemde hayal edebileceğimiz bir fiziksel deneyim. Tahmin edebileceğiniz gibi İKSV buranın güvenli bir mekân olması için tüm gerekli protokolleri uyguluyor ve çok hassas davranıyor. Bir yandan da tüm bu süreçten bağımsız olarak, bu ürettiğimiz kurgunun sergi kavramına da yeni bir önerme getirdiğini düşünüyoruz.

Bunların yanı sıra bienal sadece bu mekândan oluşmuyor. Dijital ortamda yayımlanacak “Eleştirel Yemek Programı” adlı video serisi, bir arada yaşamayı yeniden ele alan projelerin Pera Müzesi’nin yanı sıra kentin farklı noktalarına uzanacağı “Yeni Yurttaşlık Ritüelleri” adlı müdahaleler dizisi bienalin bu seneki programlarını oluşturuyor. Bu seri için de işlerin bitişiklerinde yer alacak bir dizi “istasyon” tasarladık.

“Empatiye Dönüş: Birden Fazlası İçin Tasarım” teması sergi mekân kurgusunda nasıl yer buldu, ne gibi yaklaşımlar talep etti? Mariana Pestana’nın metninde bahsettiği “bir bakış açısından fazlası, bir boyuttan fazlası, bir bedenden fazlası” düşüncelerinin mekânlardaki dışavurumu nasıl oldu?

Empati kavramının bienalin çıkış noktası olması tasarladığımız atmosferlerde ve nesnelerde diğer türleri ve birbirimizi “duyumsamamızı” sağlayan araçlar üzerine düşünmemizi teşvik etti.

Bu kavramın anlamı herkes için son altı ayda çok değişti, ama çıkış noktasını hatırlamakta fayda var. Terimin orijinal anlamı hislerin nesnelere ve doğal yaşama aktarılmasını vurguluyordu. Bizim dünyayla ve ürettiklerimizle kurduğumuz ilişkide bu empati kavramı hep vardı, belki daha önce bu şekilde adlandırmıyorduk. Sadece içeriği görünür kılmak gibi bir misyondan ziyade, içerikle karşılaşma biçimimizin aslında nasıl algıladığımızı ne kadar etkilediğini de unutmamak gerek. Bu anlamda araçlarımızı serginin aktif birer katılımcısı olarak görüyoruz. Bu duruşumuzu nesnelerin, kullandığımız şeylerin hayatımızdaki biçimlendirici etkisine dair bir vurgu olarak görmek mümkün.

Öte yandan bu kavram bazen de doğrudan diğer türlerle buluşma anlarını davet etmeyi içeriyor. Örneğin kamusal mekândaki “Yeni Yurttaşlık Ritüelleri” projelerine eşlik eden istasyonlarımıza iliştirdiğimiz yemlik ve suluklar, çok basit ve görünürlük aramayan bir jest. Diğer türlerle birlikte yaşama biçimlerimize topyekûn bir çözüm üretmek gibi bir illüzyona kapılmıyor, ama küçük adımlar atmazsak asla değişimin mümkün olmayacağını da, en başta kendimize hatırlatıyor.

Sosyal mesafe zorunluluğu altında, bir araya gelmekle ilgilenen bir serginin tasarımı bu bir aradalığı nasıl teşvik ediyor?

İlk akla geldiği anlamda etmiyor, bir aradalık vurgusunu biraz daha mecazi almakta fayda var. Bedensel birliktelikten ziyade dolaylı karşılaşmalar söz konusu. Bu dolaylı karşılaşmalar da daha ziyade bilgi ve önermeler üzerinden gerçekleşiyor. Bizim kurduğumuz mekânlar da kelimenin tam anlamıyla bu buluşmaya aracı oluyor. Kullanılan kütüphane, yemek programı, istasyon gibi hepimizin aşina olduğu formatlar yeniden yorumlanarak sunulan araştırmalara ve tasarımlara erişimin temelini oluşturuyor.

Bienalin araştırma odaklı kolu “Kara ve Deniz Kütüphanesi”nin mekânı olan ARK Kültür’ü nasıl değerlendirdiniz? Kütüphane denince hızlıca gezilip terk edilen bir mekân değil, içinde vakit geçirilen, içindeki öğelerin araştırmaya teşvik ve katkıda bulunduğu mekânlar kafamda canlanıyor.

Alışıldık bir sergi ortamından ziyade süregelen araştırmalara dair fikir edineceğiniz bir çalışma mekânı olarak hayal ettik burayı. Ark Kültür’ün kendine özgü yapısıyla, oraya geçici olarak yerleşen bir dizi araştırma projesinin hem izleyiciyle hem de birbirleriyle etkileşime girdiği bir mekân. Bu mekân bir yandan bir kütüphane gibi işliyor, yani belli kullanım protokolleri var, ama öte yandan bir samimiyet arz ediyor. Tüm araştırmaya tek bakışta hâkim olmaktan ziyade farklı yönlerini keşfedebileceğiniz, farklı derinliklerde okumaya izin veren bir yer. Bu da tüm parçaların sizin önünüze serilmesinden ziyade bir koreografi içeren, serginin ev sahipleriyle diyaloğa girebileceğiniz, adım adım önünüzde açılacak, farklı parçalarını farklı odalarda keşfedeceğiniz bir ortam anlamına geliyor.

“Kara ve Deniz Kütüphanesi”, Ark Kültür, fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, 2020,
İKSV izniyle

Az önce bahsettiğimiz mekânsal kurgu bu içerik üzerinden şekillendi. Serginin iki katı kara ve deniz olarak ikiye ayrılmış durumda, renk kullanımlarından bunun ipuçlarını mekâna girdiğinizde alıyorsunuz. Süregelen ve aslında bir süre daha devam edecek araştırmaları gözlemleme fırsatı sunuyor bu ortam. Her ne kadar Ark Kültür’e özgü bir yerleşimi olsa da, sergilenen araştırmalarla birlikte büyüyebilecek, başka yerlere de kurulabilecek bir yapısı var. Sadece sunum değil, depolama ve biriktirme işlevini de üstlenen bir sistemle beraber, mekânın farklı odalarını kat eden harita perdeleri üzerinden bunu sağlıyoruz.

Bu araştırmaları inceleyebileceğiniz birtakım çalışma masaları var ve bu süreçte arşivi kullanmanızda size yol gösterecek bienal çalışanları da kurgunun bir parçası. Dolayısıyla kıymetli, devam etmekte olan araştırma projeleriyle kendi seçtiğiniz zaman diliminde baş başa kalma fırsatı buluyorsunuz. Bunun Ark Kültür’ün tarihiyle de anlamlı bir ilişki içinde olduğunu düşünüyoruz. Burası bir zamanlar bir evdi.

“Kara ve Deniz Kütüphanesi”, Ark Kültür, fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, 2020,
İKSV izniyle

“Yeni Sivil Ritüeller”de kente yayılan eylemsel [performative] müdahalelerin deneyimi nasıl tasarlandı, kısa süreli izlenimler yerine iz bırakan deneyimleri oluşturacak mekânsal dokunuşlarınız neler oldu?

Bu projelerde bienal kapsamında kurulan genç küratörler grubu kritik rol oynuyor. Zeminde ve sahada doğru ve sürdürülebilir ilişkiler kurma becerisi ve sorumluluğunu, İstanbul’da yaşayan, kenti tanıyan genç küratörler üstlendi.2

Biz de kamusal mekânlardaki bu müdahalelere eşlik eden, işaretleme, bilgilendirme, ufak ölçekte sığınma ve dinlenme gibi imkânlar sunan istasyonlar tasarladık. Bu istasyonlar bir yandan sergideki diğer mekânsal enstrümanlarla biçimsel akrabalık kurarken, bir yandan da malzeme seçimleri ve ufak jestleriyle kentin dokusundan öğrenen bir tasarım diline sahip.

“Yeni Yurttaşlık Ritüelleri”, Beşiktaş, fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, 2020,
İKSV izniyle

Bienalin dijital olarak gerçekleşecek “Eleştirel Yemek Yapma Programı” koluna nasıl yaklaştınız?

Serginin bu aşaması daha ziyade uzaktan erişime odaklanıyor. Biz bu projelerin Pera Müzesi’nde sunumuna eşlik edecek mekânsal enstrümanlar tasarladık. Bunlar kalıcı koleksiyon odalarında karşınıza çıkıyor ve birden fazla video çalışmasına taşıyıcı ve aracı oluyor.

“Eleştirel Yemek Yapma Programı”,
Pera Müzesi,
fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, 2020,
İKSV izniyle

“Empatiye Dönüş”ün görsel diliyle sergi tasarımının ilişkisi nasıl düşünüldü?

Sergiye doğrudan sızan tipografik uygulamalar ve grafik öğeler söz konusu, bunlar bienalin görsel iletişim diliyle doğrudan ilintili, ama bizim sergi için önerdiğimiz tasarımların içine yerleşiyor. Örneğin, sınırlı bilgi sunan etiketler yerine önerdiğimiz açık klasörlerde, çerçeveler içinde sunulan genel bilgilendirmelerde bu tipografik dil kullanılıyor. Ayrıca, mekân kurmakta kullandığımız perdelerden bazılarında da yine görsel iletişim doğrudan kullanılıyor.

Bu tipografik uygulamaların yanı sıra sergi için geliştirdiğimiz renk paletlerimizde görsel dille akrabalık kuran bir tavır söz konusu. Bire bir tekrar etmeyen ama mekâna ve içeriğe özgü kararlar doğrultusunda geliştirdiğimiz renk paletlerimiz var.

“Kara ve Deniz Kütüphanesi”,
Ark Kültür, fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, 2020, İKSV izniyle

1. Billie Muraben ve Sumitra Upham, Mariana Pestana ile beraber bienalin küratörlüğünü yapıyor.

2. Genç küratörler: Nur Horsanalı, Ulya Soley, Eylül Şenses.

Aslı Altay, Can Altay, İstanbul Tasarım Bienali, Mariana Pestana, sergi, sergi tasarımı, Serra Aşkın, Tasarım Bienali Seyir Defteri