Füsun Onur. Retrospektif
Füsun Onur’un
Mavi İşleri*

En sevdiğiniz renk?

Mavidir.
Açık mavidir, koyu mavidir, dalgalıdır, şeffaf ya da pusludur,
gök mavisidir, deniz mavisidir, bebek mavisi, gece mavisi, düş mavisidir.
Maviyi kullanmayı seviyorum.
İnsanı başka bir âleme götürüyor mavilikler.

***

Masmavi bir odanın içinden geçiyoruz önce. Bir rüya denizinin ortasından. Ama aynı zamanda bahçeymiş de… Selofan bir dalga kucaklayıp içine katmış bahçedeki bütün bitkileri. Kimisi doğadan alınma, kimisi yapay. Birbirlerinden farklılar, ama aynı derinlikte bağlanıyorlar birbirlerine. Tıpkı eşzamanlı çalınan seslerle oluşturulmuş bir kontrpuan gibi. Farklı türleri aynı zaman ve yerde serbestçe buluşturan bir “Çiçekli Kontrpuan”. Müzikten esinleniyor, ama sessiz.

Nasıl ki ses kendi mekânıyla bizi kavrayıp içine alırsa, benzer bir duyumsamaya açıyor kendini.

Mavilikler içinde bir ses manzarası.

***

Birkaç adım ileride, birkaç adım geçmişe doğru, şeffaf ama koyu bir maviliğin içinden sentetik bir ay yükselmeye başlayacak.
Yoksa solgun bir güneş alçalmaya mı demeli?
Bu puslu manzarada alçalan da yükselen de plastik bir top aslında.
Strafordan bir ağacın tepesine takılıp kalmış, yalnızlığına ortak oluyor.
Şehrin gürültüsü, kalabalığı, telaşından kaçmak için
İki dizeden mürekkep, kısacık bir şiir.

O   Bir
/    İki

Çocukken birinden dinlemiştim de ne ağlamıştım, bir şiir vardı, o geldi şimdi aklıma.
Aranırken ayın olgun sesini
Soğuk ay öptü beyaz ensesini

***

Bir seferinde de ahşap bir resim çerçevesinin içine göksel bir ağ örmek istedim maviyle.
Mavi iplerden çizgileri bir uzatıp bir kısaltarak, önce yukarıdan aşağıya, sonra aşağıdan yukarıya, soldan sağa doğru, sağdan sola doğru… Birbirlerinin bir altından giriyor bir üstünden çıkıyorlar.
Gök mavisi, tek renkli bir dokuma. Tamamlandığında oradan buradan kırmızılar belirip uçuşmaya, sağa sola koşuşturmaya başlıyor. Artık aceleleri her neyse hızlarını kesemiyor, gökyüzünün ağına takılıp düğümleniveriyorlar. Uzak yıldızlar gibi, bir parlayıp bir sönerek resme eklendiklerinde “düş” tamamlanmış oluyor.

***

Kimi düşlerimiz de bizi tekrar tekrar çağırır, ansızın aynı rüyanın içinde buluruz ya kendimizi bazen, bunda da tıpkı öyle oldu işte…
Ya da ben en heyecanlı yerinde bitsin istemeyip aynı maviyi devam ettirmek, onunla yeni bir boyuta geçmek, çerçevenin dışına taşmak istemişimdir.
Gökyüzü içine sıkıştığı çerçeveden çözülüversin, zamanda ve mekânda genişlesin, resim duvardan özgürleşsin…
Mavi yine aynı mavi mavi olmasına ama artık karşısında durup bakmak yerine bir sır perdesini aralar gibi elimizin hafif bir dokunuşuyla içine girebiliriz. Yüzeyler hacimlere dönüşmüş, an’lar zamanla uzamış, duruşlar adımlara açılmış, santimler koşuşmaya başlamış. Küçük bir şilte de bıraktım yere, isteyen rahatça uzanıp seyretsin diye: Başınızın üzerinde iplik iplik, pul pul, benek benek bir gökkubbe... Bakın: Şıkır şıkır gök / Düğün eviymiş gibi- / Yıldız cümbüşü.

***

Söz maviden ve gökyüzünden açılmışken, yeryüzünün hâli de malum. Şöyle bir silkelenip üstündeki tüm yüklerden bir kurtulsa rahatlayacak. Hafiflemek, arınmak, maviyle kutsanmak için yakarıp duruyor. Ben de öyle yapayım, üstünde biriken ne varsa silip atayım dedim:

Kıtaları, ülkeleri, komşu ülkeleri,
sınırları, yüzölçümlerini, rakımları,
dinleri, dilleri, ırkları,
yönetim şekillerini, para birimlerini,
kişi başına düşen milli gelirleri,
şunları, bunları…

Geriye bir tek mavi kaldı. Öylesine çıplak, uçsuz bucaksız ve yalın.
Üstünden kayıp gidenler mi? Hepsi aşağıda, suyla dolu dolu bir teknede yıkanıyor, kendilerini temize çekiyorlar.

***

Çok güzel bir gündü.
Sabah erkenden kalkıp atölyenin kapısını Boğaz’a doğru araladım.
Üstüne bir tembellik çökmüş güneşin, nedense ağırdan alıyor, her zamankinden yavaş yükseliyor sanki.
Benimse içim kıpır kıpır, yapacak öyle çok işim var ki… Mavilerin üzerine pembeler eklenecek bugün. Pembe bot suya bırakılacak, peşine takılan diğer üç pembeyle birlikte akıntıya kafa tutacak, filme çekilecek.
Kapı çalıyor, kalabalık bir ekip boca ediyor içeri: Kameraman, görüntü yönetmeni, prodüksiyon şefi, fotoğrafçı, set çalışanları, teknisyenler… Bir de balıkadam.
En fazla da ona heyecanlanmıştım. Bir kere hem balık hem adam. Merak ediyordum hem de, Boğaz’ın sularına daldığında, yıllar önce tam da aynı yerden suya attığım işlerimi de görebilecek mi?
Balık derisi gibi parlak kıyafetini giydi, şnorkelini taktı, kendini masmavi suya bıraktı.
Pembeleri önce birbirlerine, sonra dipteki kayalara bağladı. Pembeler mavilerin üzerinde hizalandı, son kontroller yapıldı, kamera çalışmaya başladı.
Gün boyu yön değiştiren rüzgârla ve güçlü akıntılarıyla bir ine bir çıka, köpüre kabara akan Boğaz’ın ritmine hoplaya zıplaya eşlik eden dört notalık bir motif…
Hiçbir yere ulaşmayan, suda başlayıp suda biten, dört adımlık bir köprü.
“Ben en çok denizi ve balıkçıları sevmiştim. Elveda”.

***

Ve son bir mavi daha.
Hiç görmediğim, içine hiç girmeyeceğim bir oda için.
Doldurayım diye bana verildi, ben de öylece size veriyorum, siz doldurun diye.
Işığının mavi olmasını istedim bir tek.
Bir de fark edilmeyecek kadar küçük bir peri, bir keman telinin ucunda kanatlarını dinlendirsin. Yan odada keman çalışan birini duymuş da gelmiş sanki.
Eğer vaktiniz varsa, köşede yığılı taburelerden birini çekip oturursanız
Burası kimin, Buradan niçin, Burayla nasıl,
Burada hangi, Burayı ne renk,
Burada kaç, Burayı neyle, Burası nere,
Burada iken, Burada isen, Buraya kimle,
Burası ne zaman, Buraya şimdi,
Burası varsa, Burası yoksa,
Buradan önce, Buradan sonra,
Buraya kadar
Burada, doğduğum evde, üç kardeştik biz. Senih denize ve gemilere düşkündü, ben resim yapmaya. İlhan ise keman çalarmış bir vakitler. Annemiz mutlu bu durumdan, hele babamız, daha da çok. Ama bir gün bir şey olmuş, ben daha çok küçükmüşüm, İlhan anlattıydı yıllar sonra.
Büyük bir yanlış anlaşılma, onarılmaz bir küskünlük. Dvořák’ın Humeresk’ine kaptırmış kendini İlhan, öyle ki, yemeden içmeden kesilmiş, kemanı elinden düşürmüyor, gece gündüz durmadan ona çalışıyor. Bir gece geç vakit “Biraz dur” demiş babam, “ara ver artık, bunun sonu melankoli.” O da durmuş. Çenelik, kuyruk, köprü, tuş, kulaklar, salyangoz, boylu boyunca yatırmış kemanı kutusuna, bir daha da açmamış. Yıllar sonra şimdi onu duyar gibiyim. Yan odada çalıyor, o çaldıkça içimde renkler açıyor:

Do mavi Re lacivert Mi pembe Fa turuncu Sol kırmızı La yeşil Si sarı

***

Füsun Onur, Çiçekli Kontrpuan,
1982 ([2014] 2023), sanatçının izniyle (fotoğraf: Murat Germen)
Füsun Onur, İsimsiz, 1975 (2014) ve
Düş, 1981, sanatçının izniyle
(fotoğraflar: Hadiye Cangökçe)
Füsun Onur, Resimde Üçüncü Boyut –
İçeri Gel, 1981 ([2014] 2023), sanatçının izniyle (fotoğraf: Murat Germen)
Füsun Onur, Orient’te Buluşalım, 1995, Collection Van Abbemuseum, Eindhoven, sanatçının izniyle (fotoğraf: Peter Cox) ve Pembe Bot, (1993) 2014, sanatçının ve Arter’in izniyle (fotoğraf: Murat Germen)
Füsun Onur, A Room with a Muse, 2023, Museum Ludwig ve sanatçının izniyle (fotoğraf: Fuis Photographie, Köln)

* Bu metin, Museum Ludwig’in Arter işbirliğiyle düzenlediği Füsun Onur retrospektifi [16 Eylül 2023–28 Ocak 2024] vesilesiyle Museum Ludwig ve Verlag der Buchhandlung Walther und Franz König, Köln tarafından Almanca/İngilizce yayımlanan Füsun Onur. Retrospektive adlı kitap için kaleme alınmış olup, Türkçe versiyonu Museum Ludwig’in ve yazarın izniyle Manifold’da yayına alınmıştır. Küratörlüğünü Barbara Engelbach (Ludwig Müzesi) ile Emre Baykal'ın (Arter) birlikte yürüttükleri sergi, Füsun Onur’un altmış yıla uzanan pratiğine toplu bir bakış sunuyor.

Arter, Barbara Engelbach, çağdaş sanat, Emre Baykal, Füsun Onur, heykel (yontu), mavi, Museum Ludwig, sanat, sergi