Sanatçının stüdyosundan detay,
fotoğraf: ChrisGoldNY
(CC BY-NC 2.0 DEED)
Galaktik Sanat:
Azmi Zeka Çokoğlu

Antroposenin bu aşamadaki evresindeki düzlemlerin çoğulluğu karşısında sanatçı ve karşıtı kendisini bir aynaya hapsedilmiş hisseder. Ayna evresinin Lacancı versiyonunda katmanlar çocuk/değil-çocuk karşıtlığı ve zenginliği üzerinden kurulursa ve bunu böyle kabul edersek, Azmi Zeka Çokoğlu’nun son sergisi* bizi evreni deneyimlemeye ve kendilik kurgumuzu sorgulamaya itmekte.

Olmayan bir sütun başlığı, görünmeyen bir arşitrav bize kutsalla ilişkimizi sorgulattığı ölçüde anlamlıdır. Mekân topografisinin kategorik olarak kadastro tekniğiyle değerlendirilmiş olması, Çokoğlu’nun tuvallerinde bize mülkiyet-tapu ilişkisinin olamayacağını açıkça imletir.

Hangi düzeyde konuşmalıyız o zaman? “Tuvalin bezi mi, gerildiği tahta karkas mı yoksa bütün bunların defigürasyonu mu?”yu bir nevi Baconcu ele alışla düşünen Çokoğlu, bize renklerin karşıtlığı ve bütünlüğünün aslında bir algı derecelenmesi olduğunu düşündürür. Birinin diğerini kapattığı figürleri ise göremeyiz. Aslında önemli olan belki de görüştense göremeyişin öne çıkarılmasıdır.

Plovdiv Bienali’nde sergilediği sonsuz olanın kavranışı adlı yerleştirmesinden bu yana Çokoğlu, psiko-etik meseleleri gündeminin en temel dayanakları olarak öne çıkarır. İç-dış bütünlüğü, çoklu-tekil yaklaşımlar, bizi subatomik düzeyde en ilkel algı ve yanılgılarımıza iter.

Çokoğlu tekrar okunan topografyada yersiz-yurtsuzluğu da ele alır; cep telefonuyla konuşan bir kadın, köpeğini gezdiren bir genç, aslında neredeyse şaşkınlığımızı yok edecek bir biçimde, cebiyle ve cepkeniyle konuşan bir adama, tasmasıyla ördek gezdiren bir meczuba dönüşerek bu dünyanın en renkli göndermelerini oluşturur.

Çokoğlu kendisini açan, çoğul okumaya izin veren bir sanatçı değil, işleri onun işleri değilmiş gibi. Sanki hepimizin içinden geçen paralel bir sinüs eğrisinin bizi varoluşa bağlayan pamuk ipliği. Bizden biri Çokoğlu. Renk skalasını yok edişi aslında siyaha düşkünlüğünün de bir sonucu ve belki de ilk itkisi. Tarih ile şimdiki zaman içindeki gidiş gelişleri ve kayboluşları başarıyla kurguluyor sanatçı. Saklanan zamanın en sağlam tutkalla tuvale yapıştırılması nasıl etkileyiciyse, figürlerin salınıyor olması, sarkıyor olması bize temel bir insanlık gerçeğini hatırlatıyor; sanat psikozdan mı beslenir?

Çokoğlu, bu 19 tuvallik son sergisinde aslında bir tamamlanmamışlığı da anlatıyor: Evet, niye yirmi değil. Bir eksik. Çünkü bu, sanatçının tomografik düzeyde harmanladığı eksiklik düşüncesinin yapı taşları, helezonik bir biçimde gelişen bu deneylere dalış, bu kimyevi harmanlayış, bu ikili işleyen dijital yapı, bize aslında yakın gelecekten de ütopist distopik paradigmalar sunuyor.

Ön ve arka plan (çünkü tuvallerin önleri ve arkaları da kullanılmış bu sergide) neredeyse bir zikir havasını soluyan, küçük patlamalar, elektronsal dönüşler, ayna meselinin tekrar kurgulanışı gibi bir dizi yeniliğe yol veriyor.

İzlemeli bu genç sanatçıyı. Çokoğlu daha yolun başında. Dördüncü kişisel sergisi, dediğimiz gibi, hemen Plovdiv Bienali sonrasında geldi. Hakkettiği bir antroposen insanlığının yarı komik yarı patetik veçhesinin dışavurumları, önümüzdeki yıllarda sanat dünyamızda hak ettiği yeri kesinlikle alacaktır. Dekupe ettiği kimi tuval, aslında renklerin dekupajını çoğaltıp, bize teknikle her şey olabilir çağında sanatın ontik-oluş sorusunu sorduruyor.

Hopa Üniversitesi Tatbiki Sanatlar Bölümü’nün çığır açan bakışı, bu bölümün en yetenekli genç sanatçısında, somut-sıvı, yumuşak-ıslak, yastık-peçete gibi bütünlenemez görünen ikilikleri aslında dünyamızın bu anında zamanın yüzeyden kayışının da göstergesi. Hem göstereni hem gösterileni.

* Sergi, 14 Ocak 2024’e kadar, Ümraniye, Atbaşı Mahallesi, Feza Sokak No 31-17 adresindeki yeni avangart mekân Arthane’de izlenebilir. 

Levent Yılmaz, sanat, sergi, yazmak