Göçbeyli’de Akşamüzeri*

Vites kolunu ileri konuma getirip el frenini indirdi, bodrum katları usul usul aşarak güneşi görene kadar direksiyon çevirdi. Nereye gideceğini bilmiyordu, aklında birkaç rota vardı ama karar vermemişti. Terfisinden önceki dönemlerde olsa, aracına inip ofisi terk etmek için amirlerinin planını gözlemesi gerekirdi.

Allah’tan, diye geçirdi içinden, şimdi böyle tutsaklık hâllerini düşünmek zorunda değilim. Bu kısmi özgürlük hâliyle aracını kent çeperine doğru, kuzeye sürdü. Bir süre otoyolda gidip güneşin ağır ağır sola yatışını seyretti.

O gün gökyüzünün tek hâkimi güneşti sanki: Ne inip kalkan uçaklar, ne aydınlığı daraltan bulutlar, ne de sürü hâlinde hep doğru rotada ilerleyen göçebe kuşlar. Bahar güneşle, güneşin kendini göstermesiyle geldiğini cümle âleme ilan ediyordu. Leonard derinlerde bir yerde hâlâ konuşurken, sanki baharın da sesi duyuluyordu.

Birkaç kilometre sonra batıya, güneşin yaklaştığı yöne saptı. Hâlâ tarımsal aktivitenin sürdüğü kırsal alanların ve kentlileşmeye direnen insanların yakınına yöneldi.

Buralar iyi bildiği yerlerdi, sık gidip gelirdi, hiçbir şey yapmasa bile arabayla turlardı. Şimdi bu iyi bildiği yerlere gitmenin ve kırsala yakın olmanın içini ferahlatacağına, kafasındaki sorulara yanıt üretmese de o soruları görünmez kılacağına inanıyordu. O hızlandıkça güneş arkasında kalıyor, aracın arka camından içeri doluyordu. Çok güzel, sepya bir fotoğraf gibiydi önündeki manzara, Leonard’ın sesiyle daha da estetik hâle geliyordu.

Böyle lüks araçların köy kahvesine yanaşması çoğunlukla iyi karşılanmaz. Gelene, o köyü o anda olduğundan başkaca ve çok farklı bir şeye dönüştürmek üzere irili ufaklı planları olduğu şüphesiyle yaklaşılır. Hele iyi giyimli, siyahlara bürünmüş ve elinde evrak çantası taşıyan bir adamsa gelen, köylünün toprağı için bir teklifte bulunacağına inanılır.

Neyse ki onun yalnızca aracı lükstü. Evrak çantasını, çoktan çıkarıp atmış olduğu kravatını ve şık ceketini araçta bırakmıştı. Gömleğinin kollarını sıvamış, baharla gelen sevinci suratının tam ortasına yerleştirmiş, böyle olunca da kendini o insanlara yaklaştırma gayretinde olan biri gibi görünmüştü.

Yine de Göçbeyli’nin ihtiyarları ve sarı bıyıklı miskin orta yaşlıları, kendilerine doğru yaklaşan bu beyaz gömlekli adamı dikkatle izliyordu. Buralardan olmadığı, köylülerden birinin ara sıra uğrayan çocuklarına benzemediği açıktı. “Çok uzak bir akraba belki”, dediği duyuldu bir adamın, beriki çıkaramadığını, öyle olsa muhakkak bileceğini söylüyordu yanındakine. Şimdi bu yabancı adam Allah’ın selamını veriyor, sanki kabul edilmek için bir icazet bekliyordu.

Selamı alındı, hemen bir yer gösterildi ona. Beykoz bardağında, buharı tepesinde tüten bir çay koyuldu önüne. Arkalardan iki adam birbirleriyile konuşurken, içinde belediye kelimesi geçen uzun cümleler kuruyordu.

“Endişe etmeyin” dedi, “ne belediyeden geldim ne de başka yerden. Aracıma binip kentten uzaklaşmak istedim. Bu köyü severim, daha önce de gelmiştim. Kendimi burada buldum, sizleri görünce de bir çayınızı içeyim dedim.”

Arabada bıraktığı Leonard inse, hiç düşünmeden ona da bir çay söylerlerdi, diye düşündü bu sırada. Köylüler için ikna edici ancak şaşırtıcı bir andı. Orada bulunan ihtiyarlar, Göçbeyli’nin tıpkı diğer köyler gibi gelinmek değil, gidilmek istenen bir yer olduğuna inandırılmıştı. Öyle olunca, şimdi böylesine varsıl birinin kalkıp buralara gelmesinde özel bir anlam arıyorlardı.

Neden sonra, “Hoş gelmişsiniz” dedi içlerinden biri, “Başımız üstüne.” Misafirlerinin aç olup olmadığını sordular. O da karnının aç olmadığını söyledi. Köylüler, bir şeyler yemek isteyip istemediğini öğrenmek istemişti. Öteki türlü açlıklarını anlatmak için henüz çok erkendi ve çok kalabalıktı da.

Neden sonra çalıştığı şirketin adını söyleyip, “Bilirsiniz” dedi. Köylüler de ona çok iyi bildiklerini söylediler. Görevini anlattı, öyle olunca pek çok adam sandalyesinde sırtını dikleştirip yakaları sararmış gömleğine dokundu.

Bir an için Leonard’ın arabanın içinden kendisini izlediğini hissetti, ona karşı biraz utanç hissetti ama köylülerin kendisini tanıttıktan sonraki bu hâl tavır değişikliği hoşuna gitmiyor da değildi.

Genel müdürü olduğu şirket, ülkenin en büyük endüstri firmalarından biriydi. Hizmet sektörünün uzağında olup tarım ve hayvancılık gibi kırsal ekonomik faaliyetlerle uğraşanlar da şirketi iyi bilirdi, çünkü yıllardır kırsalı destekleyen bir fonları vardı. Bu yönüyle devletin boşluğunu dolduruyor, göstermelik de olsa kırsalda bir şeylerin devam edebilmesine imkân sağlıyordu.

Köyün dört dönemdir seçilmiş muhtarı olduğunu sonradan belirtme ihtiyacı hisseden orta yaşlı bir adam aldı sözü, son seçimde bırakmaya yemin ettiğini ama köylülerin ısrarlarına dayanamayıp yeniden aday olduğunu söyledi. Muhtemel ki muhtarın belirttiği bu detaylar konuşacaklarına hiçbir katkı sağlamayacaktı, ama bağlamı belirlemek adına kıymetsiz de değildi. En azından o böyle düşünüyordu.

Onu artık, ısrarlara dayanayıp dördüncü defa muhtar olarak seçilen bir adam olarak dinleyecekti. Karşısında konuşan adamın kullandığı kelimeleri, köylünün ısrarlarına dayanamayıp dördüncü defa muhtar olan seçilen birinin kelimeleri olarak duyacaktı.

Böyle dinleyip böyle duyunca da, kelimeler aynı olsa bile, söylenenler başka anlamlara gelebilirdi. Nasıl ki Leonard’ın yalın cümleleri büyük şeyler söylüyor, diye düşündü, tıpkı onun gibi. Leonard’ın söylediklerini başkası söylese bir an önce susmasını diler, ama onu söyleyen Leonard olunca, durmamacasına dinlemek istiyor.

Muhtar incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden bahsetti. Özel bir anlam arayışı ve dikkatle, muhtarın konuşmasını dördüncü defa seçilen bir adam olarak dinlese de, yine de işe yarar değildi.

Leonard arabanın içinden, masadaki boşalan çay bardağına bakıyordu. Bir anlığına göz göze geldiler ve Leonard şapkasını hafifçe indirip kaldırarak selamladı onu.

“Derenin batısında ve seraların üst tarafında” dedi, “tepeye çıkan toprak bir yol vardı. Orada yürünür mü şimdi?”

“Yürünür yürünmesine de” dedi muhtar, “ne için yürüyeceksin?”

“Öylesine, sadece yürümek için. Güzel bir manzarası var, tepeye yaklaştıkça köy önünde seriliyor.”

“Bakın”, dedi neden sonra elini gökyüzüne uzatarak, “gün batımı da yaklaşıyor.”

Köylüler gökyüzüne değil birbirine baktı. Koskoca adamın şu kılıkla karşılarında çayını yudumlaması yeterince garip değilmiş gibi, şimdi de tepe yolunda yürüme arzunu anlamaya çalışıyorlardı.

Camiyi geçince sola sapmasını, o yolun kendisini dereyle bahsettiği tepe yolunun birleştiği noktaya götüreceğini tarif ettiler. En azından oraya kadar arabayla giderse dönüşü daha kolay olurdu.

Cebine attığı elini tutan, köylünün ısrarlarına dayanamayıp dördüncü defa muhtar seçilen adam oldu. Topluluk adına, misafir olduğunu söyledi ona. Zaten bir şey de yememişti, şimdi elini cebine atması yakışık almazdı.

Aracıyla köy kahvesinin önünden cami yönüne hareketlenirken otomatik camı indirdi, hemen hepsi ayakta durup onu seyreden adamlara uzattı başını, çay ve sohbetleri için teşekkür etti. O uzaklaşırken, en önde köylünün ısrarlarına dayanamayıp dördüncü defa muhtar seçileni olmak üzere kahvedeki tüm adamlar arkasından seyretmeyi sürdürüyordu.

Hepsi biliyordu ki, kiralık aracın marka ve modeli, genel müdürü olduğu şirketin gelecek yıl için planlanan maddi destekleri ve bu iyi giyimli adamın seraların üzerindeki tepe yolunda yürüyerek eline ne geçeceği, önümüzdeki günlerde başlıca konuşma konuları olacaktı.

Cep telefonunun aracın multimedya sistemine otomatik bağlanmasıyla, Leonard konuşmaya başladı. O esnada caminin yanındaki yol onu dereyle tepe yolunun kesiştiği noktaya yaklaştırmış, seralar aşağıda kalmıştı bile.

Uygun bir yer bulup aracından inmek istedi ama zaten her yer uygundu. Aracı öylece bıraktı, el frenini çekti, camları kapatma gereği duymadı. Şimdi önünde uzun, toprak, dik ve gökyüzüne doğru uzanan bir yol vardı.

Leonard’ın sesi giderek kısılıp toklaşsa da, aracın müzik sistemi gerçekten iyi olduğundan, türlü enstrümanın detay niteliğindeki tınıları çok net duyulabiliyordu. Arabadan uzaklaşıp yokuş yolda ilerledikçe, müziğin sesi azalmıyor, artıyordu sanki. Kiralık lüks aracını geride bırakıp doğanın içine yaklaşmaya çalıştıkça bir şey onu tutuyor, uzaklaşmasına müsaade etmiyordu.

İlerledikçe güneş iyiden iyiye toprağa yaklaşıyor, gözlerinin içine dolmaya çabalıyordu. Elini siper edip korunmayı denedi ama başaramadı. Görüşü giderek azalıyordu. Ağırlaşan göz kapakları gevşemeye başlarken, Leonard’ın korosundaki kadınlar hâlâ konuşuyordu. Sayıklarcasına, Leonard’ın peşinden…

“Who in the sunshine…”

{fold içindeki fotoğraf: Aivars Kuznecovs (CC BY-ND 2.0)}

* Bu metin, Kerem Görkem’in üzerinde çalıştığı dördüncü romanının da bir parçası olacak muhtemelen. 

Kerem Görkem, kırsal, öykü, roman