Hakikat

Yazı bulaşıcıdır. En azından yazarlar için. Ortalamanın dışında duran, gelişigüzel dizilmiş sözcüklerden fazlasını düşündüren, çağının âdetlerini sorgulayan ve böylece içine girdikçe okuru kendine çeken metinler, okuru olan yazarı kaleme, klavyeye çağırır. Hele ki yazar, hayatın koşuşturmacası içerisinde uzundur yalnızca uyuyup uyanıyorsa. Günden güne büyüyen bu yaratıcı açlık, bazen kısacık bir değiniyle, bazen hacimli bir romanla vurur başa. Nasıl ki açlığı gidermenin en kolay yolu doymaya yaklaşmaksa, yazıdan uzaklaşıp topluma yaklaşan yazarın geri dönüşü de kaleme, klavyeye dokunmakla olur. Yazarı harekete geçiren bu itici güç, bazen yakında, bazen on yıllar öncesinde çıkmış bir kitap olur; ama şurası kesindir ki karşılaşmanın zamanı, tesadüfi olduğu kadar doğrudur. Metinle okurun karşılaşması, mucizevi biçimde hep makul zaman ve zeminde gerçekleşir.

2018’in son günlerinde yitirdiğimiz Alman gazeteci-yazar Wilhelm Genazino’nun 2009 tarihli romanı Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk [Das Glück in glückfernen Zeiten], Levent Tayla çevirisiyle Türkçede ancak beş yıl sonra okurla buluştu.1 Almanca okuryazarlığı olan şanslı azınlığı dışarıda tutacak olursak, kaba bir hesapla son sekiz yıldır erişebildiğimiz bir metin bu. Epeydir kitaplığımda bekleyen kitabı, vakti daha da uzatarak, çok yeni okudum. Geciktim mi? Hayır, çünkü hep olduğu gibi makul zaman ve zemindi: Beni yazmaya döndürdü.

Wilhelm Genazino, Das Glück in glückfernen Zeiten, dtv edisyonu kapağı

Thomas Bernhard’ın Odun Kesmek’inde, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ında, Paul Auster’in Cebi Delik’inde ve Salah Birsel’in Dört Köşeli Üçgen’inde sıklıkla duyduğum bir dilde konuşan kitap, böylece kitaplıktaki yerinden çalışma masasındaki “el altında tutulacaklar” bölümüne transfer oldu. Peki neydi bu dil? Bernhard’ın öfkesindeki, Atılgan ve Salah Birsel’in karakterlerindeki yarı-melankolik kentli meczupluğu ve Cebi Delik’teki gerçekliği kesiştiren küme neyse, işte o. Çoğunlukla Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk’un anti-kahramanı Gerhard Warlich konuşurken duyduğum bu dil, beni idari sınırları olmayan bir zihin dünyasında adım adım yürüttü. Gelişigüzel yaşarken, işe gidip gelirken, hep bir şeyleri beklerken geçen o zamanların müstakil kıymetini anlattı. Esas olanın “hayata gören gözlerle bakan” insan olduğunu anımsattı.

Burada şu şerhi de önemle koymalı, zira kitabın adı yanıltmaya müsait: Bir mutluluk hikâyesi değil bu. Aksine, gitgide kötüleyen, korkunç bir finale ilerleyen, soluk borusu ile akciğerler arasındaki yere etkiyen bir sonu çağırıyor. “Gören gözler” yakıştırması, benim için bilinç demek. Gerhard Warlich okura iyiliği, sevgiyi, mutluluğu değil hakikati anımsatıyor. Tıpkı Odun Kesmek’te berjerden yükselen sesler gibi, Genazino’nun konuşturduğu Warlich de musluğun hep en soğuk tarafını açıyor.

Gerhard Warlich, Heidegger üstüne çalışmış bir felsefe doktoru. İş bulamamış bir felsefe doktoru desek sanıyorum daha doğru olur, zira bu sebeple bir çamaşırhanede başlayan çalışma hayatı yıllardır aynı yerde sürmüş. Çamaşırhanede organizasyon müdürlüğüne yükselen ve kısaca, tesisin kurallara uygun biçimde işleyişinden sorumlu olan Warlich için hayat hayli sıradan görünüyor. Partneriyle uyumlu bir yaşam, anlamsız fakat iyi gelirli bir iş, sürekli biçimde yeniden üretilen bir değişim arzusu ve fakat bir adım hareket etmemenin getirdiği konfor. Genazino, Warlich ile tipik bir modern kentli erkek prototipi hazırlıyor. İşin vitrini bu, gelgelelim Warlich’i tanıdıkça prototipin pürüzlerini tanıyor okur. Zamansız bir anne kaybı ve bu kaybın getirdiği tamamlanamayan olgunluk süreci, günden güne Warlich’in tüm hayatına tesir ediyor. Gören gözleri şüphesiz iyi çalışan karakter, aynı keskinliği kendi içine bakan gözlerde yaratamıyor.

Çevresini seyretmekten, onlar üzerine düşünmekten ve devamlı kritize etmekten keyif alan Warlich, tekdüze yaşamının ve partneri Traudel ile ilişkisinin yıkımına uzaktan bakıyor. Başka bir ifadeyle, hep uzaklara bakmaktan burnunun ucunu göremiyor. Ama bir hata değil, sonuç bu: Warlich’in yıllar boyu, anne kaybının yıkımını ötelemekten başka bir şey başarmadığını anlıyoruz. Gündelik hayatında kaçak dövüşen karakter, bunu itiraf etmekten de geri durmuyor:

Ne zaman kendimi yabancılığın ve dışlanmışlığın tehdidi altında hissetsem, beni tehdit eden olayın çok eskilerde kaldığını hayal ederim. (s. 52)

Okur sayfaları çevirdikçe Warlich tükeniyor. Hayata gören gözlerle bakmayı beceren, yazının başında belirttiğim üzere bu yolla okura sahiden bir şeyler de öğreten karakter, sayfalar ilerledikçe un ufak oluyor. Genazino’nun hazırladığı bu yavaş ölüm hâli, doğrusunu söylemek gerekirse, Warlich’in temsil ettiği psikolojik ve sosyoekonomik hemen her durum ile örtüşüyor. Warlich sonu kabullenirken, hepimiz adına hakikatle konuşuyor.

Yıllarca daha iyi bir hayata hazırladım kendimi, dedim ama beklentim hiç gerçekleşmedi. Çok uzun bir süre duygusal ve melankolik bir ruh haliyle sızlanıp durdum ama sonunda şunu anladım: İnsandan beklenen, mutsuzluğuyla ihtiyatlı bir ilişki kurması. (s. 115)

Hakikatle konuşuyor, çünkü onun adı bu.2

1. Wilhelm Genazino, Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, Türkçesi: Levent Tayla (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, ilk baskı: 2014).

2. Warlich gibi okunan wahrlich, Almancada “hakikaten” anlamına geliyor.

Kerem Görkem, kitap, roman, Wilhelm Genazino, yazmak