HİM10Yıl
Gönüllülük Treni

Herkes İçin Mimarlık’ın onuncu yıl yazı dizisi için “Tabii, ben de yazarım” derken kendimi uzun süredir görmediğim arkadaşlarımla buluşmaya gider gibi hissediyordum. Ne anlatacağımı, nereden başlayacağımı kesinlikle bilmiyordum. “Buluşunca akar zaten” diye geçiyordu içimden.

“Mimarlık” fakültesinin mimarlık değil başka bir branşının mezunu olarak Çatı’daki derslere, stüdyolara, maketlere merakla bakarken bu ortamın bir nevi misafiri olarak yıllarımı geçirdim. En nihayetinde 2009 yılında bitirme projemi mimarlarla dolu bir stüdyoda sabahlayarak tamamladım. Hem farklı ölçeklerden ilham almak hem de kendi yaptığım işlere mimar gözünden geri bildirim almak iyi gelmişti. Üniversiteye girerken mimarlık okumak istememiştim, ancak mimarlık stüdyolarındaki mikro yaşam alanları, oturma elemanları ve dönem içinde proje çıktısı olarak sergilenen işler beni etkiliyordu. Orada üretilen, bazen yıllarca üzerinde oturup Boğaz manzarasına baktığımız bazen de yok olup gitse de bir anı bırakan çeşit çeşit proje ve mobilya fikriyle bugünlere geldim ve kendi ellerimle üretim yapabileceğim yerlere doğru yöneldim.

Taşkışla’da geçen on seneye yakın zamanda, çok farklı dönem ve disiplinle birlikte pek çok etkinlikte yer aldım ya da izleyici oldum. Şehir ve Bölge Planlama okurken öğrenci kulübümüzle farkındalık yaratmak üzerine sohbetler, tartışmalar ve geziler yapıyorduk ancak tam olarak “eylem”de değildik. Herkes İçin Mimarlık tam da benim “Ne yapacağım ben bu elimdeki bilgilerle?” dediğim zamanlarda kurulma aşamasındaydı. Kendine yeterli kentler, mahalleler kurmak hayalleriyle kırsaldaki yaşamdan feyz almak amacıyla yola düştüm. İzmir’in bir dağ köyüne elimden geleni yapmaya giderek orada iki sene kadar kaldım ve yaşadım. Kırsaldan yeniden şehre döndüğüm gibi beni bir atıl köy okulu projesi çağırdı, hem de yeniden İzmir’e. Üniversitede okuduklarım ve köyde öğrenip tecrübe ettiklerimi paylaşma fırsatı ve yeniden öğrenme zamanı gelmişti.

Bitirme projesi üzerinde çalışırken, sabahladığımız sınıflarda tanışıp arkadaş olduğumuz Merve ile karşılaştık bir gün İstanbul’da. İzmir’in Ödemiş ilçesine bağlı Ovakent beldesinde bir atıl köy okulu projesinden bahsetti. Bölgenin Zihinsel Engelli İş Okulu olacak bu eski köy okulunda bahçede yapılacak pek çok iş vardı ve bir kısmı da süreç esnasında belli olacaktı. Emre ve Merve’nin davetlerine icabet ettim ve işte o günden beridir dernekle birlikteyim.

Yazıya başlarken dediğim gibi, uzun aradan sonra buluşunca ve anılar parça parça yüzeye çıktıkça “neden” burada olduğumu da daha iyi idrak ediyorum. Ovakent’e ilk gittiğimizde tek bildiğim bahçeye bir şeyler yapacağımız, depo yapısını elden geçireceğimizdi. Kesin bir plan yoktu, zaman ve imkânlar kısıtlıydı ama bir yandan da her şey olması gerektiği gibiydi. Daha önce iki sene kadar yaşadığım dağ köyünde en çok tecrübe ettiğim şey toprak sıva olmuştu. Ovakent’te bunun bahsi geçince “Biz de yapalım” noktasına gelindi ve bir anda mimar olmayan ben ve pek çok mimarlık öğrencisi birlikte ilk toprak sıvamızı hazırlayıp tarım atölyesinin dış cephesini sıvadık. Etraftan toplanan kargılarla yapının doğramaları da tamamlandı. Yerel malzemeyle, yerinde tasarımla ve yerelin bilgisiyle toprak sıvadan fırına pek çok şey tam da orada gerçekleşti. Şehir ve Bölge Planlama okurken bazen ölçek bazen de yasal süreçler sebebiyle hayal etmekte zorlandığım şeyler Ovakent’te doğru malzeme, yerelin bilgisiyle birleşiyor, işliyor ve gerçekleşiyordu.

Aradan yıllar geçer, her mevsim başka bir proje peşine düşerken, Soma’nın Yırca köyüne yolumuz düştü. Bir sabah erkenden yola düştük, maden ve kömür soluyarak, gri gökyüzü altında “kömürün isi sabunun misi” sloganıyla yüzleri gülen ve direnişin simgesi olmuş kadınlarla kendi deyişleriyle “pek yavuz”* sabunevinde buluştuk. Bize ihtiyaçlarını anlattılar, biz de yapabileceklerimize baktık ve geri döndük. Yırca’daki ilk uygulama atölyesi, deneyimden öğrenme süreciydi benim için. Günler ve geceler boyu süren şantiye çalışması, Feyza ve Hakan’ın metninde de bahsi geçen her aşamada aktif bir rol alma hâli ve yerelin bilgisinden beslenerek, öğrenerek, birlikte yapmanın nasıl olduğunu anlamaya başlıyordum. Yırca başta olmak üzere başka projelerde hatta atölyelerde de doğruyu yanlıştan çıkarmak değil deneyimden öğrenmeyi katılımcılar, yereldekiler ve (sözde) atölye yürütücüleri hep birlikte yaparak yaşadık. Bazen işler yolunda gitmedi, kadınlar ve köyün yerlileri imdadımıza yetişti. Zamanımız yetmedi, toprak sıvayı bitiremedik, sabunevinde çalışacak olan kadınlar biz gitmeden işi devralıp el birliğiyle, seve seve tamamladı. 

Tüm bu keyifli anlatıların bir tarafında da zorluklar ve çatışmalar var elbet. Derneğin kolektif üretim, karar verme mekanizmaları bazen duraksamaların yaşanmasına da fırsat yaratıyor. Bu bir fırsat, çünkü eğer birileri bir işin elini taşın altına koyup kendi ekibini kurup sürdürebiliyorsa, orası akıyor. Eğer kimseden ses çıkmıyorsa bir nevi kolektif donma hali yaşıyor ve zorlanarak da olsa gerçekleşecek bir süreci es geçmiş oluyoruz. “Yapıyoruz” dediğimiz işlerin içinde zorluklar da tuzu biberi baharatı, ancak kimsenin altına girmediği taşı kaldırmak için cengâverliğe de kalkışılmıyor. Dernekle tanışmama eşzamanlı olarak bedenle, sinir sistemiyle çalışan disiplinlerle temas etmeye başlamıştım. Zihin atlılara binmiş giderken, beden daha fazlasını kaldıramayıp duruyor. Bazen çok heyecan yaratan bir teklif, proje geliyor ama gel gör ki “ben” diye bir el kalkmıyor. “Hadi son bir gayret” deyip yapsak yarı yolda kalabilir, birileri süreçten yılabilir vs. Tabii ki bunlar hiç olmuyor değil ama genelde bir teklifin altına birkaç kişi girmiyorsa “hadilenmiyor”. Yine bu eski dost karşılaşmasında ortaya çıkıyor ki, dernek kolektif süreçlerde de bir insanın sinir sistemine sahip, alabileceğinden fazla yükü almıyor, alırsa zorlanabiliyor. İşte tam da bu zamanlarda dernek yeni insanlarla buluşmaya yönelik odağını ve kapılarını açıyor. Böylece derneğe dönem dönem taze üyelerin gönüllü olarak eklemlenmesi ve ekibin dönüşmesi sağlanıyor. Bu taze ekibin sorumluluk almak konusunda cesaretlendirilmesi –Merve ve Emre’nin bana da çok kez “Hadi yapalım” demesi gibi– derneği dinamik ve canlı kılıyor. Bu esnek ve açık yapı on yıllık bu belleğin ve deneyimin de aktarılabileceği, güncellenip gelişebileceği, tıpkı beyinde oluşan yeni sinir ağları gibi yeni ağlar, bağlantılar da kurmayı sağlıyor. İşlemeyen yolların yerine alternatifleri ortaya çıkıyor ve sistem tazeleniyor.

6 Şubat 2023 depremi sonrasındaki süreç bu tazelenmenin ve duraksama sonrası aksiyona geçmenin en iyi örneklerinden biri oldu zannımca. Afetler, geçen yaz sonu 10. yıl kampında konuştuğumuz önemli bir başlıktı; derneğin bu noktada hazırlıklı olması için elindeki araçları geliştirmesi gerektiğini düşünüyorduk. Deprem sonrası yapılan atölye çağrılarıyla deneyimli ve taze mimarlar derneğe üye olmaya ve sorumluluk almaya başladı. Bu tazelenme ve genişleme afet sonrası temel ihtiyaçların karşılanması konusunda eyleme geçmeyi kolaylaştırdı ve projeyi sahaya ve uygulamaya taşıdı. Burada açacağım parantez, on seneyi aşkındır pek çok farklı alanda (kırsal, kentsel, akademik vs.) iş yapan ve bilinen derneğin tam da “kriz anında” özellikle katılımcı tasarım ve uygulama birikimi yanında “farkındalıktan eyleme geçiş, birlikte yapmak ve deneyimden öğrenmek” araçlarıyla birlikte ilk günden beri gönüllülük temelinde çalışmayı sürdürerek kendi alanında örnek olması. Gönüllülük felsefesi ve etiği üzerine sayfalarca yazabilir, günlerce tartışabiliriz. Ancak bu noktada Herkes İçin Mimarlık’ın kurucu ekibinin, dernek öncesi öğrencilik yıllarından getirdiği merakla, akademide bulamadığı pratiğin ve deneyimin peşine düşerek, “Gönüllülük Treni”ne çok uzun süre önce binmiş olmasını önemsiyorum. Teknik bilgi, deneyim, farklı alanlardaki bağlantılar ne kadar önemli olursa olsun derneğin aksiyon alma biçimindeki gizli kolaylaştırıcılardan birinin, gönüllülüğü uzun yıllar boyunca işletebilmesi ve bunu katılımcılıkla birlikte cazip kılabilmesi olduğunu düşünüyorum.

Kendi gönüllülük maceramda umutsuzluğa düşeyazdığım bir anda Ovakent’le başlayan atıl köy okulu projesinde birlikte yapabilmenin, sorumluluk almanın, deneyim paylaşmanın ve söz/fikir/eylem ortaya koyabilmenin mümkün kılınması, derneğin geçen on yıl içinde bende bıraktığı en temel izlerden biri. Bu trende hâlâ yer var, birlikte yolculuk etmek isteyeni bekleriz!

Umutla, dayanışmayla nice 10 senelere…

* Yırca köyünde yerel halkın “iyi, güzel” anlamında sıkça kullandığı bir deyiş. Her ne yapıyorsak “Pek yavuz olmuş” derdi Yırcalı kadınlar.

birlikte yap, dernek, Herkes İçin Mimarlık, mimarlık, Yağmur Kutlar, Yırca