ve Sibel Horada ile Söyleşi 1/2
Olarak Atık
Bu metin, 7 Eylül 2024’te akademisyen Eray Çaylı ile sanatçılar Sibel Horada, Cengiz Tekin ve Buşra Tunç arasında sanatçıların Yeryüzü Halleri sergisinde yer alan işlerinden hareketle gerçekleşen diyaloğun yayın için düzenlenmiş hâlinin ilk bölümüdür. İkinci bölüm gelecek ay içinde yayımlanacaktır.
Üretim Süreci
Eray Çaylı: Yeryüzü Halleri sergisinde Buşra’nın Yeni Extremofiller (2024), Cengiz’in Kum (2012) ve Sibel’in Suyun Şekillendirdiği (2019–…) adlı işleri yer alıyor. İşleri, sergi kataloğundaki sunuluş biçimlerinden hareketle şu şekilde tanıtabiliriz:
Yeni Extremofiller: Buşra Tunç’un orta ölçekli seri üretim yapan bir sanayi kompleksinde yürüttüğü araştırmaların çıktısından oluşur. Deneysel bir manzara hayal etme girişimi olarak bu çalışmanın tartıştığı temel meseleler arasında üretim ortamları, malzemelerin kimyası, makinelerin dinamikleri, görünmeyen işgücü, aksayan zaman ve kayıp madde incelemeleri yer alır. Sanatçının sanayi alanlarında gözlemlediği bitkiler, kayalaşmış hammaddeler ve makinelerden alınmış video ve ses kayıtları kurmaca bir manzara oluşturur. İnsan eliyle yaratılan aşırılıklardan ödünç alınarak zaman ve mekânda dağıtılmış nesneler bizi ekolojik bağlamı düşünmeye davet eder.
Kum: Cengiz Tekin oturma odası kadar gündelik ve sıradan bir mekânın zeminini kumla kaplayarak derin açılımları olan bir müdahale yapar. Denizi olmayan bir yerde denize duyulan özlemi betimlerken aynı zamanda kentleşmenin yol açtığı açmazlara ve özellikle 2000 sonrası artan inşaat faaliyetlerine gönderme yapar. İzleyiciye nehirlerden alınan kumların inşaatlarda kullanılmasından kaynaklanan sorunları ve kum ocaklarının biyoçeşitliliğe verdiği hasarları düşündürmeyi amaçlar.
Suyun Şekillendirdiği: Sibel Horada’nın Marmara Denizi sahillerinde bulduğu plastik köpük fragmanlarıyla yaptığı bir heykel serisidir. Bu heykellerde strafor ve diğer köpürtülmüş plastik malzemelerden atıklar, sanatçının müdahalesi olmadan denizin, dalgaların, taşların ve hayvanların biçimlendirdiği halleriyle var olur. Mantarsı Yapılar (2024), Sarkıtlar ve Dikitler (2024) ve Mağarasal Oluşumlar (2024) adlı heykellerde ise denizden gelen bu malzemeye hurda buzdolapları eklenir. Sanatçının, tüketim anlayışıyla etkileşim kuran bir şehir haritası da oluşturduğu söylenebilir.
Sizlerden ilk olarak işlerin üretim sürecinden bahsetmenizi istiyorum. Burada “üretim süreci” derken “nerede, ne zaman, nasıl, kim, neyle” gibi pratiğe dair temel sorular ışığında bahsedilebilecek detaylar var zihnimde.
Sibel Horada: Benim sergideki işlerim, yazlıkçı olarak yaşadığım Burgazada’nın sahillerinde gündelik bir pratikten doğdu. Çocukluğum burada denizle iç içe geçti. Yetişkin olarak adaya tekrar yerleştiğimde, ıssız sahillerin elverişsiz ortamlarını insanların denize girmek için tercih ettiği diğer plajlardan daha çok sevdiğimi fark ettim. Zamanla adanın arkasında, karadan ulaşım olmayan sahillere çıkıp kıyıya vuran çöpleri toplamak kendi içinde heyecan veren bir etkinliğe dönüştü.
Aile ve arkadaşlarla planlı ve plansız yaptığımız kıyı temizlikleri esnasında, sahile vuran çöpler arasında strafor gibi köpürtülmüş plastikten yapılmış parçalar ilgimi çekmeye başladı. Denizin en uzağa taşıdığı göçmen malzemeler bunlar; en uzaklardan parçalanarak, eksile eksile gelmişler. Rengârenk olmaları, mağara kovuklarına, kayaların arasındaki çatlaklara doluşmaları, taşlar arasında rüzgârla, dalgalarla gidip gelerek çakıl taşı gibi biçimler almaları ilgimi çekti.
2019 yılının haziran ayında Gizem Karakaş’ın başlattığı Devir projesinde, Burcu Yağcıoğlu’nun devrini teslim alarak Üsküdar sanayi mahallesinde bulunan Anel İş Merkezi’nin giriş katındaki Galeri 5’e bir iş bıraktım. Burası bana sanat ekosisteminin en ücra koylarından biri olarak göründüğü için projeye, adadan getirdiğim göçmen malzemeyi buraya sürükleme arzusuyla dahil oldum. Tek kullanımlık balık kasaları, denize dökülen molozdan kurtulup gelen yalıtım malzemeleri, terlik tabanları, elektronik ambalajları ve nereden geldiğini tam kestiremediğim poliüretan köpük parçaları, dalgaların, rüzgârın ve onları yemeye çalışan su kuşlarının etkisiyle organik formlara bürünmüş, çakıl taşı gibi şekiller almaya başlamıştı. Bu parçaları kürdanlarla bir araya tutturarak neşeli heykeller, duvar rölyefleri yaptım. Suyun Şekillendirdiği serisi böyle başladı.
O zamandan beri derinleşen bir ilgiyle, bu malzemeyle birlikte düşünüyorum. Örneğin Kesinti ve Akış (2021) adlı kişisel sergimde ve Mardin Bienali’nde (2022) yaptığım heykeller dağılma ve bir araya gelme eğilimlerindeki tansiyonu düşündürüyordu. Taşlar ve köpürtülmüş plastik fragmanları arasında keşfettiğim ilişkiler, 2023 yazında Kınalıada’nın arkasında, eskiden taşocağı olarak kullanılan boşlukta karşıma çıkan hurda buzdolabı yığınıyla birlikte başka derinlikler kazandı. Yeryüzü Halleri sergisi vesilesiyle ürettiğim Sarkıtlar ve Dikitler ile Mağarasal Oluşumlar adlı heykeller dünyada birikme, yer kaplama fikirlerini de barındırıyor.
Buşra Tunç: Bu soruya mimarlık ve sanat pratiğim üzerinden yanıt vermek isterim. Mekânla çalışan, mekân üzerine düşünen bir pratiğim var ve mimarlık ile sanat pratiğimi birbirinden ayrılmaz bir şekilde sürdürüyorum. Bu bakış açısıyla yıllar içinde birçok üretim alanında bulundum; malzemeye dokunarak, üretim süreçlerine bire bir dahil olarak iş üretmek benim için her zaman öncelikli oldu ve bu mekânlar benim için bir araştırma alanı hâline geldi.
Son bir yıldır bu temasın daha spesifik bir araştırmaya evrildiği bir süreçteyim. İstanbul’un çeperinde yer alan bir sanayi kompleksinde çalışmalarımı sürdürüyorum. Burada gündelik, sıradan objelerin üretildiği plastik enjeksiyon kalıp atölyelerine bakıyorum. Üretim sırasında makinelerin hatalarından dolayı fireler ve atıklar oluşuyor. Ben de tam bu hata, bozulma ve istenmeyen malzeme kesitinde durarak, buradaki süreçlere bakarak bir çalışma yürütüyorum. Ancak bunu klasik bir geri dönüşüm pratiği ya da plastik malzeme araştırması çerçevesinde konumlandırmıyorum. Üretim süreçlerinin istemeden ortaya çıkardığı, sistemin kabul etmediği malzemeler üstünde yoğunlaşıyorum ve onlar etrafında şekillenen sistemlerle ilgileniyorum.
Yeryüzü Halleri sergisi için ürettiğim yerleştirme, sanayi kompleksinde yürüttüğüm bu araştırmanın bir uzantısı. Çalışmamı bir tür arkeolojik kazı gibi düşünüyorum; süreç boyunca bulduğum malzemeler tamamen plastikten oluşuyor ve deneysel bir manzara sunuyor. Teknik altyapısı ise oldukça katmanlı: Videolar ve ses kayıtları iç içe geçen bir kurgu oluşturuyor. Videolar suyla kesim yapan makinelerden alınan görüntülerle kent çeşmelerine referans verirken, ses kompozisyonu tamamen makinelerden toplanmış seslerden oluşuyor. Bu unsurların birleşimi, bir yandan doğal bir manzara hissi yaratırken diğer yandan sahnelenmiş, yapay bir kurgu hissini eşzamanlı olarak hissettirmeyi amaçlıyor.
Cengiz Tekin: 2010 ile 2012 yılları arasında Diyarbakır’ın Diclekent semtinde bu işi yaptım. O yıllar Türkiye’de büyük bir inşaat dalgasının yükseldiği, şehirlerin hızla dönüşerek yeni yapıların dikildiği, eskilerin ise hızla silindiği bir dönemdi. Sürekli değişen bu peyzaj içinde, inşaat alanlarında dolaşırken kumlarla karşılaştım. Bu malzeme bana yabancı gelmedi, çünkü ben Dicle Nehri kıyısında doğup büyüdüm. Kum yalnızca inşaatın hammaddesi değil, aynı zamanda çocukluğumun, geçmişimin, doğduğum coğrafyanın bir parçasıydı.
Kumları eve taşımaya başladım. Onlar biriktikçe şekil almaya, içimde bir karşılık bulmaya başladı. Ama bu iş bir anda ortaya çıkmadı; uzun süren bir gözlem, toplama ve bekleme sürecinin sonunda oluştu. İnşaat çılgınlığının en yoğun olduğu yıllardı ve ben de tam bu süreçte dönüşen kentle, toprakla ve kentleşmenin malzemeleriyle ilgilenmeye başladım. Diyarbakır’da tarım arazileri inşaat sahalarına dönüşüyor, Dicle Nehri kıyısındaki kum ocakları nehir yatağını değiştiriyor, bildiğimiz coğrafya sürekli el değiştiriyordu.
Ancak kumun hikâyesi yalnızca ait olduğu yerden koparılmasıyla sınırlı değildi. Eve taşınan kum, bir yerden başka bir yere taşınan belleğin, yerinden edilenlerin, sabitlenemeyenlerin hikâyesiydi. Kum dağılmaya mahkûmdu; ne bir forma girmeyi kabul ediyordu ne de tek bir anlama. Kimi zaman bir sahil hayalini çağrıştırıyor, kimi zaman bir hafıza kaybını, kimi zaman da her şeyin birbirine benzediği bir inşa sürecinin tortusunu… Bir yerin toprak olmaktan çıkıp hafızasını yitirdiğinde yalnızca bir malzemeye dönüşmesi gibi.
Bu iş yalnızca kum için değil benim için de bir yersizleşme süreciydi. Kenti değiştiren inşaat malzemeleri gibi ben de kumları taşıdıkça bir tür yersizleşme yaşadım; ne tam ait olduğum bir yer vardı ne de kumun ait olduğu yer hâlâ bildiğim coğrafyaydı. Belki de bu yüzden kumları taşımak bir şeyleri koruma refleksi olduğu kadar onların zaten kaybolmaya mahkûm olduğunu bilerek hareket etme hâliydi.
Mecra
Eray Çaylı: Biraz da sergideki işlerinizin merkezinde yer alan sanatsal mecra/branşa dair konuşmak istiyorum. Sibel’inki heykel, Cengiz’inki fotoğraf, Buşra’nınki de mekâna özgülük (Somutlaştırmak gerekirse, işteki “kazı” vurgusuna atfen arkeolojiyi, sanatçının eğitimsel geçmişine atfen ise mimariyi de burada anabiliriz). Bu mecra/branşlarla ilişkinizin tarihçesinden biraz bahsedebilir misiniz? Onlarla ilişkiniz nasıl başladı ve geçmişten bugüne nasıl şekillendi? Yıllar içerisinde bu mecra/branşların konvansiyonlarına dair (özellikle de peyzaj temsilleriyle alakalı olanlara dair) neleri dert eder hâle geldiniz?
Sibel Horada: Heykel tespitin doğru Eray, çünkü uzun süredir farklı mecralarda çalışan, yerleştirme, video ve iki boyutlu işler de üreten bir sanatçı olsam da pratiğimin çıkış noktasında heykel var. Süreç içinde malzemeyle birlikte düşünmeyi heykel öğretti bana. Ayrıca yıllar içinde işlerimde beliren mecra çeşitliliğine rağmen, heykele dair dertlerimin de baki kaldığını görüyorum. Mesela öğrenciliğimde “kaide” nesnesi benim için sıkıntı vericiydi: Yerçekimiyle nasıl ilişkilenecektim? “Kaide kaygısı” pratiğimde anıtları ve anıtsallığı çeşitli şekillerde sorgulamamla devam etti. Heykel üretmek keyifliydi fakat zaman akarken ve her şey dönüşürken heykelin donup kalması beni rahatsız ediyordu. Nesne üretmeye, hatta işleri “bitirmeye” de büyük ölçüde direndim. Örneğin sergi sürecinde izlediğimiz öğelerin dönüştüğü kurgular ürettim; kimi yerleştirmelerim her sergilemede değişti.
Suyun Şekillendirdiği serisinde ise malzemenin estetikleştiği anı ve heykel disiplininin konvansiyonel öğelerini dolaysızca sahiplendim. Örneğin Kesinti ve Akış ve Mardin Bienali’nde gösterdiğim heykellerde kaideler ve vitrinler içeriğin parçası olmaya başladı. Kimi köpürtülmüş plastik fragmanları yere atılmış hâldeyken, heykel olarak bir araya getirdiklerim kaide üzerinde, vitrin içerisinde duruyordu. Yerde kalan parçalar Mardin taşından inşa edilmiş tarihi yapı içerisinde, duvarlardan dökülen taş ve tozlara karışmıştı. Aynı mekânı paylaşan izleyici de kendini bu dağılma ve bir araya gelme döngüsü içerisinde buluyordu.
Heykel disiplini/mecrasıyla ilgili şunu söylemek de ilginç olabilir: Öğrencilik yıllarımda heykel atölyesi çok eril bir alandı. Oyun fikri hep var olsa da o ortama çocuksu enerjinin hâkim olduğunu söyleyemem. Suyun Şekillendirdiği serisinde, küçük kızımın malzemeyle ilişkisindeki neşeden ilham aldım. Heykel ve rölyeflerin parçalarını atölyede onunla çalışırken kullandığımız bir malzeme olan kürdanla birleştirdim. Bu basit görünen yöntem, bir müellif olarak kendimi daha minör bir pozisyonda konumlandırmama da yardımcı oldu. Böylece deniz kenarından topladığım strafor parçalarını şekillendiren dalgalarla, onları yemeye çalışan su kuşlarıyla, strafor üreticileri, kullanıcıları ve onları denize atan densizlerle işbirliği yaptığımın altını çiziyorum.
Buşra Tunç: Sanayi peyzajlarına ve üretim mekânlarına ilgim, mimarlık ve sanat pratiğimi birbirinden ayırmadan sürdürmemle doğrudan ilişkili. Mimarlık yalnızca yapıları tasarlamak veya inşa etmekle sınırlı bir alan değil; mekânın sosyolojik, politik ve ekonomik bağlamlarını da ele alan geniş bir perspektife sahip. Benim için mekân yalnızca duvarlarla çevrili bir yapı değil; ışık, ses, rüzgâr, sıcaklık ve hareket gibi değişkenler tarafından sürekli şekillenen bir atmosfer.
Bu nedenle üretimlerimde mekânın kendisini bir anlatı unsuru olarak kullanıyorum. Mekâna özgü yerleştirmeler yaparken çalışmanın gerçekleştiği alanın malzemelerini, atıklarını ve üretim sistemlerini araştırıyorum. Plastik enjeksiyon makinelerinin içinde sıkışmış formlar, sanayi ortamındaki kimyasal birikimler, makinelerin ürettiği sesler ve hareketler işimin temel unsurları hâline geliyor.
Sanayi komplekslerindeki üretim süreçlerini takip ederken sadece üretilen nesnelerle değil, o mekânın içinde gelişen diğer süreçlerle de ilgileniyorum. Örneğin makineler çalışırken ortaya çıkan sesleri kaydediyorum. Bu sesler bir yandan üretim sürecinin ritmini oluştururken, diğer yandan işçilerin hareketleriyle kesişen bir atmosfer yaratıyor. Bu nedenle video ve ses kayıtları da çalışmalarımın önemli bir parçası hâline geliyor.
Cengiz Tekin: Fotoğraf eğitimi almadım ve kendimi yalnızca fotoğraf sanatçısı olarak görmedim. Teknik anlamda bir çerçevenin içine sıkışmaktan çok sürecin kendisiyle ilgileniyorum. Bir şeyi belgelemektense onun içinde yer almak, öncesini ve sonrasını takip etmek benim için daha anlamlı.
Eray’ın sorusuna dönecek olursam: Fotoğrafla ilişkim aslında fotoğrafı başından beri daha çok bir gözlem ve belgeleme aracı olarak görmem üstünden şekillendi. Mardin’in Kızıltepe ilçesinde öğretmenlik yaptığım dönemde, bölgedeki tek fotoğraf laboratuvarına sıkça uğrardım. O mekânda zamanla fotoğrafın yalnızca bir teknik mesele değil, bir hafıza meselesi olduğunu fark ettim. İnsanlar oraya sadece bir fotoğraf bastırmaya değil, bir anıyı somutlaştırmaya, bir belge oluşturmaya geliyordu. O dükkânda her türden insanla karşılaşıyor, farklı yaşamların kesiştiği bir yerde duruyordum.
Benim işlerimde fotoğraf her zaman bir sürecin parçası olarak gelişiyor, bazen mekânda devam eden bir pratiğe dönüşüyor. O nedenle bir kareye sığdırılmış görüntülerden çok o görüntünün nasıl oluştuğu, nerede çekildiği, o anda kimin orada olduğu gibi detaylar benim için daha önemli. Bu, fotoğrafın konvansiyonlarının ötesine geçerek, fotoğrafı daha geniş bir anlam taşıdığı süreç ve hafızayla bağlatısında kavramamı sağladı.