13.30’da Üsküdar’dan kalkan Üsküdar-Haliç hattı vapurundan 14.00 gibi Fener İskelesi’nde iniyorum. İndiğimde beni büyük toprak ve taş öbekleri arasında bir yapım çalışması karşılıyor. Başta ne olduğunu çözememekle birlikte Balat’ı enlemesine kesen yola doğru yürüdükçe belediyeden olduğunu düşündüğüm işçileri görüyorum. Bu telaşın yine burada yeni yapılan Cibali-Alibeyköy metro hattıyla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Burayı bir daha bu şekilde uzun bir süre bulamayacağımı bildiğimden fotoğraflıyorum. Bir bankta tek başına oturan yaşlı bir kadını. Çalışma hâlindeki toprağın içinde oluşmuş bir yağmur suyu çukurunun içinde salınmakta olan ambalajı. Yıllardır suyunu bu kadar berrak görmediğim Haliç kıyılarındaki yosunları. Tam da bu anın içinde kaybolmadan kendime buraya neden geldiğimi bir kez daha hatırlatıyor ve Şair Nedim Parkı’ndan köşedeki camiye doğru yürümeye başlıyorum.
Buraya gelme sebebim bu sefer ayazmalar. Balat bölgesine yaptığım sayısız gezintinin içinde belki de ilk kez burada bulunan ayazmaların izini sürmek için buraya geliyorum. Ayazmalar benim için çocukken annemin beni zorla yanında götürüp şifalanmayı dilediği ve en sonunda da aldığı küçük plastik şişelerdeki sularla bahçesinde elimi yüzümü dualarla yıkadığı yerlerdi oldum olası. O yıllarda gittiğimiz Oruç Babaların, Hıdırellez kutlamalarının, zatlara yapılan ziyaretlerin ve uğranan ayazmaların hep aynı olduğunu zannederdim; çünkü ziyaretçiler neye inanıyor olursa olsun, bana hep aynı insanlar gibi gelirdi. Zamanla ben büyüdükçe bu törenlere katılma mecburiyetim de azalmaya başladı. Bu sebeple uzunca bir süre ismen bildiğim bu yerleri hiç gezi rotama dahil etmedim. Bu sefer çocukluğumda bir dargın bir barışık olduğum bu yerleri belki de en garip zamanların birinde, bir pandeminin içinde izini sürmek için yürüyorum.
Yıldırım Caddesi’nden ünlü Vodina Caddesi’ne doğru geçerken yeni çıkmış ekmek kokusu alıyorum. Covid geçirdiğim için kokuları eskisi gibi alamasam da bu kokuya aşinayım. Yanından geçtiğim eskili yenili artisan mekânlar turistler sayesinde hâlâ nispeten kalabalık geliyor gözüme. Hem biraz kalabalıktan kaçma hâliyle hem de ilk defa gelenlerin bilmediği yolları bildiğimi gösterircesine Dimitrie Cantemir’in sokağına kendimi atıyorum. Artık neredeyse kitsch denebilecek kadar çok renkle sayısız badana görmüş bu yokuştan hızla tırmanıyorum. Tırmandıkça sanki Balat ikiye bölünmeye başlıyor. Özel Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’nin duvarlarına sırtını dayadığında semtin en güzel manzaralarını görebildiğin bu yer artık yukarıda kalan hayatın sinyallerini veriyor. Burasını Anadolu’daki birçok şehirde yapıldığı gibi eski ve yeni olarak ayırmak akla geliyor belki en başta. Ama buradaki fark eski ve yenilikten çok daha fazlasını taşıyor. Bu daha çok görülenle görülmeyenin, görülmesi istenenle saklı kalanın geçişi gibi geliyor bana artık. Özel Yuvakimyon Rum Kız Lisesi de en az Dimitrie Cantemir’in yapısı kadar badana görüyor elbet. Bu gri badana duvarlara yazılan yazıları kapatmak için yapılıyor. Kimi zaman bütünlüğü bozmamak için kimi zaman da kendini korumak için. Bölgedeki farklı dinlere ait ibadethanelerin ve geçmişin taşıdığı yük kimi zaman bu yapılara yönelik nefret saldırılarına sebep olabiliyor. Sanki gri boya da arkamda bıraktığım anlamsızlaşan renk cümbüşünden çok farklı değil gibi bu nedenle. Olabildiğince kontrollü bir kanvas gibi yanımda uzanıyor. Yol beni burada en sevdiğim mekâna, Meryem Ana Rum Ortodoks Kilisesi’ne götürüyor. Özel Fener Rum Lisesi’nin hemen gölgesindeymiş gibi kalan bu kırmızı kilise kimileri için Moğolların Meryem’i kimileri için de Kanlı Meryem Kilisesi. Kilisenin anlatısının merkezinde bulunan Maria Despina Palaiologina 11. yüzyılda yaşamış bir Bizans prensesi. Genç yaşta bürokratik nedenlerle Moğol hükümdarı tarafından evlendirilip İstanbul’dan ayrılan Maria’nın hayatı hep doğduğu yere duyduğu özlemle geçtiğinden olsa gerek, ayazmanın da hep hasret çekenlerin uğrak yeri olduğu söyleniyor. İstanbul’da Bizans döneminde inşa edilen kiliseler arasında fetihten sonra camiye çevrilmeyen tek kilise olduğunu da düşündüğümüzde aslında bu yapının özlem ve hasretlik çeken birçok insanın hikâyesini taşıdığını da düşünebiliriz. Zaten ölümüne kadar burada yaşayan insanlara (özellikle kadınlara ve çocuklara) yardımcı olmuş olan Maria’nın kilisesinin bu yorgun ayazmasını görmek çok daha ilgi çekici geliyordu. Daha önce içerisinde bir ayin dinleme şansına erişmiş olmama rağmen kilisenin bir ayazmasının olduğunu bilmemem de beni şaşırtıyordu bir yandan. O an kilisenin altında Topkapı Sarayı’na kadar uzanan dehlizlerden bahsedilse de bu hasretliklere derman olan ayazmadan hiç bahsedilmemişti. İçeri girmenin çok da kolay olmadığını bildiğimden kilisenin görevlisini kapıda görmek çok büyük bir şans oldu benim için. Onu çok da sıkmadan buraya ne için geldiğimden, buranın yabancısı olmadığımdan bahsetmeye çalıştım. Görevli eskisine göre çok daha tedirgin görünüyor ve sorularıma cevap vermeye çok yanaşmıyordu. Ayazmayı sorduğumda bana önce burada bir ayazma olmadığını söyledi. Direttiğimde ise var olduğunu ancak 50 yıl evvel kuruduğunu, bu sebeple artık kimsenin ayazma için buraya gelmediğini söyledi. Birkaç nesildir kiliseyle ilgilendiklerinden belki babasının hatırlayabileceğini ancak kendisinin bana anlatacak bir hatırası olmadığını ekledi. Şimdi ondaki tedirginlik bir şekilde bana geçmişti. İçeri geçip hızlıca bahçenin fotoğrafını çekmeme izin vermesine rağmen öğrendiğim şeyin üzüntüsüyle şöyle bir iki yapı fotoğrafı çekip çıktım bahçeden. Aklım almıyordu, bu kadar eski ve köklü bir kilisenin ayazması nasıl olur da kururdu ve kimsenin dikkatini çekmezdi. Büyük ihtimalle eski kuşaklar ayazma ve verdiği şifalar üzerine çok daha fazla bilgiye sahipti ancak artık onlara da ulaşmak neredeyse imkânsız. Tüm bunlar bir sonraki durağıma el yordamıyla gitmeye çalışırken umutsuzluğa kapılmamı sağlamıştı bile.
Az evvel kolaylıkla gezen ben rotamdaki ikinci durağa doğru biraz yolumu kaybeder gibi oldum. Balat’ın yaşam alanlarına ilerledikçe sokaklar da kendilerine has farklılıklarını gösteriyordu. Artık yolu akılda tutan küçük detayları izlemem gerektiğini fark etmiştim. Bu minik kaybolma anında yıkılmış bir evin karşısında yaşlı bir kadınla tanıştım. Evine bir çay içmeye çağırdıysa da hastalık beni alıkoydu istemsizce. Arkamda onu buruk bırakırken hiç buralardaki ayazmalara gidip şifa isteyip istemediğini düşündüm. Beni uğurlarken “Her şey sağlıktan” diyordu çünkü. Her şey sağlıktan.
Yolumu bulabilmek için sahil yoluna inmem gerektiğine karar verdiğimde kendimi Balat’ın en ünlü ikinci turistik çekim merkezinde buldum. Kendiliğinden yokuşlu semtte bu dik yokuşlar eminim çok insanın keyfini kaçırmıştır yıllar içinde. Ancak şimdi gelenlerin fotoğraf çekilmek için sıra beklediği zorlu yokuşlar hâline gelmişler. Ben de kimsenin fotoğrafını bozmadan usulca merdivenlerden iniyor ve ikinci durağım olan Surp Hıreşdagabed Ermeni Kilisesi’nin dar sokaklı girişine yönleniyorum.
Beni griye boyanmış uzun bir duvar karşılıyor önce. Özellikle buraya yapılan nefret saldırısını çok net hatırladığımdan boyanın altındaki yazıları hatırlamamak adına hızlıca kapıya yöneliyorum. Kilisenin açık olmasını umuyor olsam da kapısını açık bulmak beni heyecanlandırıyor. Kapıdan girdiğim anda içeride yoğun bir temizlik ve tadilat hâli olduğunu görüyorum. Elindeki boya kutusuyla kilisenin içine yönelen görevliye fotoğraf çekip çekemeyeceğimi sorduğumda iç mekânı çekmenin yasak olduğunu söylüyor. Bense bu küçük boşluktan istifade edip kilisenin çok benzeri bulunmayan iç bahçesinin fotoğrafını çekiyorum. Kiliseye elbette fotoğraf çekmekten çok daha fazlası için geldiğimden içeri giriyor ve en önemli ikonaya doğru yürüyorum. Apsiste yer alan Çarkhapan Surp Asdvadzadzin (Hazreti Meryem Tasviri) yüzyıllar boyunca birçok felaket atlatmış, münzevilikle beni karşılıyor. Görevli apsisin tırabzanlarını boyarken ben de düşünmeye başladım. Bu görkemli kilisede yapılan şifa ritüellerini duymuştum, onları hayal etmeye çalıştım. Bir süre yerdeki halılara baktım. Üstlerindeki yeni boyanmış oturma yerleri kaldırılıp çok daha fazla halı serilmiş bu mekânlara gelip şifa arayan insanları düşündüm. Gecelerce uykudan arta kalan her anında beraberce dua eden, birbirine yabancı bir sürü insanı. Bir haberde papazın burada geceleyen Müslümanlara rahatça namaz kılabilmeleri için seccade ve tespih dağıttığını okumuştum. Zamanında Rumlardan Ermenilere devredilen bu kilise tüm inançları bir şekilde bir potada eritmeyi başarmıştı. Ayazma da bu ritüelde büyük yer tutuyordu elbette. Hem insanlar bodrum katta kalan ayazmayı sunak olarak kullanıyordu. Hıristiyanlar suyunu içerken Müslümanlar abdestini alıyordu. Eylülün üçüncü cumartesisi yaşanan bu olay beni de derinden etkilemişti elbette. Bu sebeple işi başından aşkın görevliyi çok da sıkmadan, yavaşça yaptığı boya işini bitirmesini bekledim. Pek benimle konuşma taraftarı değil gibiydi. Önce çok anlayamasam da öfkesinin bana değil sorduğum soruya olduğunu anladım. Ayazma veya ritüelle alakalı sorularıma karşılık, ikisinin de yıllar önce bittiğini söyledi bana. Ayazma hâlâ sembolik olarak açıktı ama o da pandemi nedeniyle kapanmıştı. Ritüelin neden yapılmadığını sorduğumda da “Savaş Ay” yanıtını aldım. “12 yıl evvel onun yaptığı haberden sonra her şey değişti, kalmadı artık” dedi sitemle. O an almayı hiç düşünmediğim bu cevapla kafam karışmış hâlde şifa kilisesinden ayrıldım.
Hâlihazırda hâlâ aktif olarak kullanıldığını bildiğim son durağıma doğru giderken kafam allak bullaktı. Gittiğim iki yerde de ayazmaya daha doğrusu şifalanmaya dair her şeyin uzun zaman önce yitip gitmiş olması beni üzmeye başlamıştı. Yolda ilerlerken görevlinin bahsettiği durumu anlamak için eski haberlere bakmaya başladım. Çok kısa bir aramadan sonra 2002 yılında Savaş Ay’ın yaptığı özel yayından sonra Ermeni Patrikhanesi’nin bu durumu yakışıksız bulduğu için ritüeli yasakladığını öğrendim. Hıristiyan geleneklerinde adak adamak olmadığından ve büyük ihtimalle yüzyıllardır yapılan bu ritüel insanlara pagan köklerini anımsattığından olsa gerek, bu haberden sonra gizli olmaktan çıkan bu mekânı kontrol etmek adına böyle bir karar alınmıştı. Her ne kadar hukuki sebebi cemaatin rahatsız olması diye verildiyse de haberde kullanılan “şarlatanlık, aldatmaca, cehalet” gibi sözler aslında sıkıntının kilisenin Hıristiyan kökeninin şifa geçmişi yanında sönük kalmasından rahatsızlık duyulduğunu hissettiriyor bana. O noktada görevliye de kızamıyorum, çünkü aynı genelgeyle her türlü yayın ve bilgi toplama organının Patrikhane’nin izni olmadan kiliseye girip haber veya araştırma yapmasının kısıtlandığını öğreniyorum. Rivayete göre her yıl her dinden, milletten, sosyal sınıftan ve yaştan insana kapısını açan ve bir şekilde şifa (veya en azından şifalanma umudu) veren bu kilisenin yıllardır kapılarını sıkı sıkıya kapatmış olmasını ve tüm bu kopukluk yetmezmiş gibi 2019 yılında yaşadığı nefret saldırısını düşünüyorum. Hâlâ kimin yaptığının açıklığa kavuşturulmadığı bu iğrenç saldırının hedefi olan bu mekânda yıllarca insanların yan yana dua edip şifa aradığını bilerek yolumu yürüyor olmak şimdi içimi çok daha fazla burkuyor.
Son durağım olan Panagia Vlaherna Meryem Ana Ayazması’na yaklaşırken günlerden salı olduğu için içimde küçük bir panik var. Kilisenin ayin gününün cuma olduğunu bildiğimden açık bulamama ihtimali gözümü korkutuyor. Pazar yerine cuma günleri ayin yapan tek Hıristiyan kilisesi olduğundan bu bilgiyi unutmak pek mümkün değil. Nedeni 7. yüzyılda yaşanan bir olaya dayanan bu değişiklik aslında yine bir kurtuluş, korunma ve arınma hikâyesi olarak göze çarpıyor. Ayvansaray’ın en güzel yerlerinden birinde bulunan ayazmanın geniş bahçesine açılan kapının açık olduğunu görüyorum ve adımlarımı hızlandırıyorum. Kapıya yaklaştığımda yapının içinden grup hâlinde insanların çıktığını görünce içeride bir tur olduğunu anlıyor ve peşlerine takılıyorum. Kilisenin içine girdiğimde turdan hâlâ bir grup insanın kalmış olması içimi rahatlatıyor. Soluklanmak için oturduğumda tur rehberi, papaz ve gelen ziyaretçiler arasındaki konuşmalara kulak kesiliyorum. Genel olarak pandemi üzerine konuşuyorlar; bir iki gün içinde gelecek olan kapanmanın burayı da etkileyip etkilemeyeceğini. Papaz emin olmadığını, Diyanet’e göre hareket ettiklerini söylüyor. Bu küçük sohbet arasında grubun içindekilerden biri maskesini indirip ikonaya yaklaşacakmış gibi oluyor ama papaz kesinlikle izin vermiyor. “Artık buna izin veremiyoruz” diyor, mahcup da görünüyor bir yandan. İçlerinden bir kadın usulca ellerini ayazmadan akan suyla yıkadıktan sonra yavaşça kiliseden çıkıyorlar. Ben de turla ilgilenen kişinin peşinden gidip pandemi döneminde açık olmalarına şaşırdığımı söylüyorum. Sadece turlar ve cuma ayini için açabildiklerini, diğer zamanlar özel bir durum olmadıkça içeriye kimseyi almadıklarını söylüyor bana. Bahçeye doğru yürürken sohbet etmeye başlıyoruz. Kısaca peşine düştüğüm şeyi ve buraya gelene kadar yaşadıklarımı anlatıyorum. Yüzünde buruk bir gülümseme beliriyor. Telefonunu çıkarıp bir önceki kilisenin görevlisini arıyor ve adımı veriyor, bir daha gelirsem daha çok şey anlatması için bana kefil oluyor. Bir an “Artık ayazmaları önemseyen, merak eden çok kalmadı” diye iç çekiyor, benim gibi meraklılara bu yüzden yardım edilmesi gerektiğini de ekliyor. Ben de ona literatür bulmakta yaşanan zorluk konusunda sitem ediyorum. İletişimde olduğu, uzun bir zamandır ayazmalar üzerine çalışan bir hocanın numarasını veriyor bana. Bu ayaküstü konuşma garip bir şekilde yolculuğuma başladığım andan itibaren taşıdığım tüm tedirginliği üstümden alıveriyor; çünkü aklımdan geçen birçok sorunun cevabını buluyorum ve bu cevaplar düşündüğüm kimi şeyleri tasdik etmemi sağlıyor. Görevli, Şifa Kilisesi’nin gerçekten mucizelerle dolu olduğunu söylüyor üstüne basa basa. Kapanma hikâyesini de tekrarlıyor. Pandemi yüzünden ayazmalara ilginin gittikçe azaldığını ama bu azalmanın tek sebebinin de bu olmadığını söylüyor. Çocuklukta annemin beni buraya getirip ayazma suyu alması ama benim daha eve gitmeden suyu kaybetme hikâyemi anlatıyorum. Yıllar sonra, şimdi aldığım bu suyu anneme götürerek kendimi affettireceğimi söylüyorum. Gülüyor. Bu kısa sohbete daha birçok şey sığdırdıktan sonra başladığım yerden iki iskele uzaklıkta yürüyorum. Hızlıca girerken göremediğim bir detay gözüme çarpıyor. Kilisenin karşısında küçük bir çay ocağı var benim de hayal meyal hatırladığım. Ayazmaya gelen insanların çıkışta oturup soluklandığı, dertlerini birbirine anlattığı bir yer. İsmi Meryem Ana Cafe. Üzerinde Türkçe, İngilizce ve Yunanca yazılar var. Bu üç dilde de gelenleri karşılamak için. Bu sevimli mekânı şimdi önümde kapısı zincirli, üstünde “devren kiralık” ilanıyla görüyorum. Gördüğüm şey beni bir süre olduğum yere sabitliyor. Çocukluğumu, Balat’ı, hastalıklarımı ve umutlarımı düşünüyorum. Bize şifa veren gerçekten su mu yoksa dertlerimizi paylaşabilmemizi sağlayan alanlar mı? Kendimizi kaybolmuş hissettiğimizde sığınabileceğimiz bir yer mi aslında şifalanmanın ta kendisi? Bu geziye çıkmadan evvel araştırma yaptığım süreçte konuştuğum çoğu insandan kendi yaşadığıma benzer deneyimler dinledim: amansız hastalıklar, aileyle gidilen ayazmalar, dua edilen ve mum yakılan kiliseler. Kimisi hâlâ bu ritüelleri kendince yapmaya çalışıyordu kimisi de benim gibi silik bir hatıra olarak taşıyordu bu anlattıklarını. Bu gezi bana yaşadığım coğrafyada, şehirde hiç tanık olmadığım bir tarafı gösterdi. İçinde bulunduğumuz zorlu şartların sürecin bir parçası olan mistisizmin içinde kaybolmamı engellemesinden bir araştırmacı olarak memnun olsam da şifalanmaya çok ihtiyaç duyduğumuz şu zamanda tüm bu şifalanma alanlarının günlük anlatımızdan kayboluyor olması beni üzüyor.
Bu yolculuğu arkamda bırakırken kısa bir güne sığdırdığım tüm anlatıları, hisleri ve mekânları düşünüyorum. Ve elbette bu vesileyle yaktığım tüm mumları, içtiğim ayazma sularını, aklımdan geçirdiğim tüm dilekleri. Bundan böyle ailemdeki kadınlardan kanıksayarak yaptığım şifa dilemelerin bende yeni bir anlamı var. Artık sadece kendimi değil şifa dilemek için bir yere ihtiyacı olan herkesi düşünüyorum. Dileğime eşlik eden bir büyük yudum suyu içtikten sonra evime dönüyorum.
