bir yatak gibi, diğeri içinde bulunan
her şeyin başkalığına olanak veren
bir tür büyülü evren.
Bazı kentlerin hikâyesi kitaplara sığmayacak kadar geniştir ve yazılamasa dahi deneyimleyeni sarmalar. Venedik’in zamanla erimediğinin göstergeleri kentin her köşesinde, bir renkte, bir dokuda, bir malzemede hissedilir. Eksilmekten ziyade zamanla çoğalmış bir kentten bahsediyorum ve bu hikâyenin duvarlarının taş dokularına kazınmış, iskelelerinin ahşabına yerleşmiş olmasından ve yerleşikliğinde barındırdığı kentsel dokusu ve yollarının su ile sınırları arasındaki muğlaklığında okunabilir olmasından. Labirentlere dönüşen rotalarının ve temsilde kısa, gerçekte uzun mesafelerinin, tarihi boyunca inşa ettiği tüm katmanlarında açıkça görünür olmasından.
Lynch bir kentte kaybolmanın yalnızca coğrafi belirsizliğe karşılık gelmeyişini ve yol bulma sürecinin çevresel imgeyle kurulduğunu söyler.1 Güneyde bir sahil şehrinde doğmuş biri olarak güney yönünü hep deniz aracılığıyla bulmuştum, ta ki İstanbul’a yerleşip üç tarafım denizle çevrilene dek. Yerleşik imgem suyu güneyde aradı. İstanbul’da ilk zamanlar, önce doğduğum kentin konumunu bulup sonra güneyi konumlandırdım. Yön duygusu ve harita okuma kabiliyeti konusunda fena olmadığımı söyleyebilirim; fakat Venedik başka, var olduğunu sandığım yön duygumun kaybolduğunu fark ettim. Dijital araçlar yalnızca yönü tayin edebiliyor, dar sokaklarda doğru coğrafi konumu asla bulamıyordu. Konum bilgisi köprünün karşısındaki yolda olduğumuzu gösterirse, Venedik’in başka bölgesinde olma ihtimaliyle karşı karşıya kalıyor ve bir sonraki köprüyle ulaşmak istediğimiz bölgeye geçmeye çalışıyorduk. İstanbul’a taşındığımda yaşadığım parametre değişimlerine Venedik’te tek günde adapte olarak yönümü bulmam gerekiyordu. Paralellikten yoksun bu dar sokaklar arasında Pac-Manvari2 bir kaçış oyunuyla yükselen sulara yakalanmadan bienal mekânına ulaşmak ve geri dönmek gibi bir macera/görev [quest] içerisinde kalmıştık. Bir Venedik oyununda, kuru topraklarına (Dryland-Mestre) ulaşmak konulu bir bilgisayar oyununun kahramanına dönüşmüştük ve bu maceraları can kaybetmeden hasarsız biçimde atlatmaya çalışıyorduk.
Bu bir macera oyunuydu bizim için, çevredeki insanların yönlerden ve dijital araçlardan karşılaştırmalı kararlar alarak yürüyüşümüzü sürdürürken, Venedik yerlisi [Venetian] için sıradan bir gündü. Onların rutini sudan kaçmak üzerine kurulu değildi, aksine suyla sürdürülüyordu. Su seviyesinin en yüksek olduğu yerlerden dahi tereddütsüz geçiyor ve çok iyi bildikleri sokaklar arasında hedeflerine yöneliyorlardı. Perec’in3 yeni tanıştığımız kentlerden geriye kalan tarif etmesi zor büyülü an diye bahsettiği kararsız ve tereddütlü adımlar ve her gördüğüne heyecanlanan hâli kendimce doğrular vaziyetteydim. Venedik için de bu hatıralarıma ilk kez yerelin bu kadar kuvvetli ve ayrışan davranışı yerleşmişti. Gezip gördüğüm hiçbir yerde bu denli belirgin bir ‘yerli’ olma davranışıyla karşılaşmamıştım.
Yerin zamana etkisini her kayboluşta derinlemesine hissedişimiz, gecenin soğuğuyla birleşen küçük çaresiz anların genişlemesi en canlı anılarım arasında yerini aldı. Wittmann4 süreyi tecrübe ettiğimizden ve algıladığımız zamanın algılayan kişiyi zorunlu olarak kuşattığından bahsederken ve ‘şimdi’yi tanımlarken üç saniyelik ufuk kavramından söz eder. Bu üç saniyelik ufkun biraz önce olmuş olanın birazdan olacak olanı kapsadığını belirtir. Birazdan olacak olana, yani suların, içinden geçilemeyecek seviyede yükselmesine referans veriyorsak, bu gelecekte yaşarız. Anın sınırları genleşir ve doğru yolu bulup ulaşılması gereken sonuca ulaşana kadar geçen süre normalde olduğundan çok daha uzun gelmeye başlar. Bunun yaşandığı sırada bir yerli için ise evde şehir ışıklarına dalma zamanı gelmiş olur. Venedikli olan ile Venedikli olmayanın akşamı da gündüzü gibi başkalaşır. Etrafta yalnızca kaybolmuş turistlerin bulunduğu saatlerde halen açık dükkânlardan alınan yer yön tarifleriyle ulaşılan kuru topraklar üzerine inşa edilen bu Venedik imgesi muhteşem sürprizli dar sokaklı labirentleriyle su öğesinin mimariyle bütünleştiği topraksız topraklara sahip bir canlı Pac-Man dünyasına işaret eder. Venedik’te yerli olmanın karşılığı ise hangi bölgenin alçakta kaldığını, hangi dar sokağın suların yükselişinden etkilenmediğini bilmekle bire bir ilişkide ve buna rağmen yükselmiş sularla denk geldiğinizde onları kabullenişinizde gizlidir.
Sular günün geceye karışmasını bekleyip şehre inen yabani atlar gibi. Dört nala koşuyorlar üstümüze. Soluk soluğa yürüyoruz, denizin içinden yırtılmış gelen kanallar boyunca. Şehrin yerlileri evlerine çekilmiş, yalnızca ötekiler var sokağın ıssızlığında; kaçıyoruz kara gecenin içinde, nereden geldiği belli olmayan, nerede yükseleceği belli olmayan sulardan. Ki o sular, Hokusai’nin ünlü çizimi Kanagawa.5
Yarın başka ama, sabah başka. Rüzgâr ve güneş barışık. Bulutlara karışıyor şehir sesleri, sakin bir sabah ve fırtına sonrası ıssızlık. Şehirde bienalin son günlerinin telaşı, hızlı hızlı köprüleri aşıp Giardini’ye doğru yol alıyoruz. Nihayetinde vardığımızda, şehrin bütününe hâkim olan sessizlik burada kendisini inceden bir festivale bırakıyor gibi. Yalnızca sanatseverlerin buluştuğu bir festival bu; sözleştik, buluştuk ama tesadüfüz de, seneye orada olabiliriz yine, karşılaşırız ama bilmeyiz birbirimizi, başka türde bir annenin kardeşleri gibiyiz. Sayısız farklı iş, sayısız modern sanat söyleminin benzeşen dili arasında zamanın hızına ayak uydurmaya çalışıyoruz. Saatler geçtikçe azalıyor işlere duyduğumuz merak ve yalnızca mimarlık kalıyor geriye. Duvarlar, köşe detayları, kıvrımlar, ahşabın sarılışı, betonun işlenişi, yeşilin beton bir havuzun etrafında can buluşu, ağacın binaya meyli, gökyüzünün saçakları kucaklayışı. Scarpa, Rietveld, Bruno Giacometti –ki heykeltıraş olan fazlaca ünlü Alberto Giacometti’nin kardeşidir–, Yoshizaka, Aalto, Fehn, Marchesin’in ürettikleriyle ve sayısız başka mimarlık ürünüyle baş başa kalıyoruz. Mimarlık tüm modern sanat işlerinin sarsıntılı varlıklarının, anlam telaşının içinde yumuşak bir yatak gibi alıyor bizi içine. Manzaralar ve çerçeveler arasında, ışık ve karanlık arasında, beton ve cam arasında, ahşap ve ağaç arasında dans ediyoruz.
Bir ömür böyle bakarak, seyrederek, keşfederek geçebilir. Fakat gece kendini hatırlatıyor yavaşça, zaman geçtikçe pavyonlar içinde sergiyi gezen insanların sayısı azalıyor. Vapurettoların görüntüleri seyreliyor, telaş da artmaya başlıyor. Gece tüm ihtişamıyla geliyor üstümüze, sular yükseliyor, çanlar çalmaya başlıyor. Hızlıca yürümeye başlıyoruz; bilmediğimiz bir kentsel durum bu, dizlerine kadar sular içinde kalmış ama hâlâ pazar arabasıyla yürüyen zarif Venediklilerin aksine, direncimiz topuklarımızla bir yerde kalıp, geçit bulamamak korkusu arasında salınım yapıyor. Gündüzün seyirlik mekânları karanlık gölgeleriyle büyüyor zeminde, coğrafya mekânı kuşatıyor, gün geceye yenilirken sular zalimleşiyor kentliye. Aydınlığın zarif, sessiz ve sakin suları, karanlığın şahlanan beyaz yeleli atlarına dönüşüyor. Kent sular altında kalıyor, binalar kendilerini yavaş yavaş bırakıyor suya. Başka bir yaşamda doğacaklarına emin olan şeyler gibi savuruyorlar maddi varlıklarını akışkan zamanın ıslak duruşunda. Yüzebildiklerine emin gibiler, yarın onlara gün doğacak. Fakat biz telaşlıyız, dizkapaklarımızda artan baskı ve sokakların labirentsi karanlığında yol bulmaya çalışıyoruz. Sıkı örülmüş kentlerde bir süre yaşayanlar bilir, hiçbir teknolojinin evladı bulamaz sizi, dipsiz yitikliğinizde.
Dar sokakların kara büyüsü azalıp geniş meydanların dramatik aydınlatmalarına varınca, “Hah” diyoruz, “tünelin sonu, ışık göründü”. Kanal boyunca ilerlerken uzaklardan beliren bir el, işaret veriyor:
— Dur yolcu, orada taş üstünde taş, deniz üstünde baş kalmadı.
— Göster yolu kâhin, çok yorgunuz.
Kabul ediyorum, savaşı kaybettim, yürümeye gücüm kalmadı çünkü; bir sonraki sokak diğerine bağlayabilir beni, o sokak da bir çıkmaza varabilir, geçebileceğim tek köprü de sular altında kaldığında şehrin diğer tarafına yürümek gerekir. Kayıp bir savaşçıyım daha şimdiden, yenildim, kabul ediyorum.
Köprüde beliren kalabalığı görüyoruz, yol açık. San Marco sular altında, bir grup turist meydanda, belki hayatları boyunca başlarına bir kez gelebilecek bir olayda, bu kadar ünlü bir havuzda yüzmeye çalışıyor. Zaman aleyhimize işliyor. Köprüden geçince umudumuz artıyor; günün şatafatlı dükkânları kapılarına su geçirmez levhaları kaynak yapıyor; gündüzün albenisi gecenin yağmalanma korkusuyla sarılmış, kapanmış, terk edilmiş hayalet siluetlerine dönüşüyor. Binalarda su çekme makineleri suları sokaklara geri boşaltıyor. Okyanusun evlatları kaybetmeyecek savaşı, yılmıyorlar yine denemekten. Sonsuz bir döngü bu, teneffüs gibi, hava gibi. Hayat sudan oluşuyor, suyla betonlaşıyor ve yine suyla tehdit ediliyor. Asırlık bir hikâye, tüm milletleri, uyrukları, tüm işleri aşan, mimarların sanatçıların ve sanat meraklılarının içinde olmak istediği bir dünya sahnesi.
Köprü arkamızda kaldı, şimdilik güvendeyiz; günün izi bacaklarımızda ağırlaşırken, bulduğumuz son otobüsle, kuru-vatan’a (Mestre) doğru yola çıkıyoruz. Kanallar kızgın, köprüler kırık, yıldızlar sürgünde. Şehri anakaraya bağlayan uzunca köprü İskandinav bir sinema filminden sahne gibi. Bir salıncak, Venedik’i anakaraya bağlayan ve onu sallayan. Gece karasını isle silerken nihayet, bağırsakları dışarıda, brütalist evimize ulaşıyoruz.
1. K. Lynch, Kent İmgesi, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010.
2. Namco Games tarafından tasarlanmış ve 1980 yılında piyasaya çıkmış video oyunu (Tükçe adı Dobişko).
3. Georges Perec mekânı harflere aktarır ve sayfalarca Paris’i, cadde ve sokaklarını, apartmanları, uyuduğu odaları betimler. Mekânın zamanla eridiğini ve biçimsiz parçalara dönüştüğünü, yazmanın ise mekânı özenle saklamak ve iz bırakmakla ilişkili olduğunu söyler.
4. M. Wittmann, Hissedilen Zaman, İstanbul: Metis Yayınları, 2016.
5. Kanagawa, 19. yüzyılda ünlenen, ‘büyük dalga’ olarak isimlendirilen, çizim. Suyun gücünü betimlemesi açısından önemli bir imgedir.