Bazı günler insan eve koşar adım geliyor, sabahında evden koşar adım çıkmış olsa da. Yabancı bir kalabalığın arasında büfeden yeni aldığı sigarasını kibritle yaktıktan sonra avareleşerek geziyor sokaklarda, bir nevi kente flanörlük taslayarak. Her sokak, başkalarının adımlarının yittiği kaldırımlarla, izlerle, lekelerle dolu. Yine de yürüyoruz kentin sokaklarında, belki kendimizi unutmak, belki daha çok tanımak adına.
Duvara Karşı’da Sibel’e “İstanbul rengârenk, hayat dolu bir şehir” dedirten de, Tezer’e “En çok yabancılar arasında yaşadığımı hissediyorum” yazdırtan da, Kara Kitap’ta Galip’e “Bütün İstanbul tanıdıktı” diye düşündürten de aynı yaşam. Aynı kent. İnsan yaşamla ne yapacağını bilemiyor çoğu zaman. Yaşıyor yalnızca. Salt yaşamak. Bizi var kılan en mutlak olgu. Yaşamın kendisi.
Yaşamı büyük bulvarlarda, sokak kahvelerinde yaşamak. İzlemek “öteki”leri. Gezinmek dükkân dükkân. Büyük yapıların cephelerine baktırmak. Kendini. Bir başkasını. Pera Palas’ın sütunlu cephesini mimarca yorumlamaya çalışmak. Tepebaşı’ndan Demir gibi geçmek. Asmalı’dan Galip gibi yürümek. Merdivenle inilen eski Türklerin modellerinin olduğu mahzen nerede? Galata’nın dar sokaklarında öyle bir merdiven arıyorum. Bulamıyorum. Pul dükkânlarının önünden geçmek. Mektup gönderecek kimseyi bulamamak. Postacıyı bile. Zaten kartpostalları uzak ülkelere ulaştırabiliyorlar da İstanbul’un bir yakasından diğer yakasına götüremiyorlar. Kitapların cümlelerinde tanışmaya çabalamak. Polisiye romanlarda? Belki. Pek sevmiyorum. Ama Rüya seviyor. Galip, Rüya için sahaflarda polisiye, ucuz roman arıyor. Oysa onlar çocukluklarından beri tanışıyor. İnsan nasıl sever birini, çocukluk rüyalarından beri.
Bu işlerde pişmiş bir vitrinci, Bedii Usta’nın eserlerini hayranlıkla karşıladıktan sonra, ne yazık ki ekmek parası için vitrinlerine bu “gerçek Türkleri, bu gerçek vatandaşları” koyamayacağını açıklamış: Türkler artık Türk değil, başka bir şey olmak istiyorlarmış çünkü. Bu yüzden kılık kıyafet devrimini icat etmişler, sakallarını tıraş etmişler, dillerini ve harflerini değiştirmişler. Daha veciz konuşmayı seven bir dükkân sahibi, müşterilerinin bir elbiseyi değil, aslında bir hayali satın aldıklarını açıklamış. O elbiseyi giyen “ötekiler” gibi olabilme hayaliymiş aslında satın almak istedikleri.1
Geçen gün Teşvikiye Karakolu’nun önünden geçtim. Mağazaların ışıklı, şık vitrinlerinin arasında kalmış bu tek katlı yapının karşısında tasavvurumdaki gibi bir dükkân bulmayı bekledim; ona dair pek bir şey bulamasam da ıvır zıvırlarla dolu bir büfe vardı, insanların daha çok sigara almak için uğradığına benzeyen. Galip’in bir cinayetin izine rastladığı yer burası mıydı diye düşündüm. Şehrikalp Apartmanı’nın yerini hatırlamaya zorladım kendimi. Hatırlayamadım. İstanbul büyüdükçe küçülen, küçüldükçe büyüyen bir şehir. Her yeni tanışılan insan, şehri bir bina, bir sokak daha büyütüyor bizim için. Şehrikalp Apartmanı da yerini öğrenirsem eğer bir bina daha büyütecek şehri.
Orhan Pamuk her zaman okumaktan kaçındığım bir kişiydi. Henüz lise zamanlarımda Kırmızı Saçlı Kadın’ı okumuş olsam da tüm okurlarına göre o kitap bir “Orhan Pamuk kitabı” olma niteliğinden uzak bulunduğu için kendisiyle tanışmış hissetmiyordum kendimi. Belki sokakta görsem “Merhaba romancı” diyebilecek kadar biliyordum onu ancak bir tanıdık değildi benim için.
Bu senenin kış aylarında, rastgele birinin tavsiyesi üzerine Kara Kitap’a başladım. İşte gerçek bir Orhan Pamuk kitabı. Sonunda tanış olacaktık. Bir Üsküdar gününde, Kırkambar Sahaf’ta ikinci baskısını elli liraya bulunca düşünmeden aldım, okumaya başladım. Belki uzun bir süreçti, fakat her bölümü garip bir şekilde kendi yaşantımın zamanlamasına denk düşecek şekilde okuma şansını buldum. Emirgan’daki Çınaraltı kahvesinden bahsedildiği cümlelerde Emirgan’daydım, Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki “Emirgan Kahvesi” tablosunu izliyordum. “İyi pazarlar” diye biten bir köşe yazısında günlerden pazardı. İstiklal’de Galip avel avel sigarasını kibritle yakarken İstiklal’de avel avel sigarasını kibritle yakan bir adamı gözlüyordum.
Her şeyin ötesinde, sokak sokak gezerken, gezdiği sokakları ve döndüğü köşeleri yazmaktan imtina etmeyen, tam bir İstanbul romantizmi yaratan Orhan Pamuk’a teşekkürlerimi iletiyorum.
Şimdiye dek kentteki varoluşuna kendini konumlandırmış insanları herkesten daha yakın duyumsadım. Sartre’ın Bouville kentini adımlayan Roquentin’ini, Demir’in Beyoğlu insanlarını, Pavese’nin Torino’yla bütünleşmiş kadınlarını, Bachmann’ın Viyana sokaklarında geçirdiği hezeyanları, Tezer’in Berlin Duvarı’nın kıyısındaki yaşamını. Merleau-Ponty’nin söylediğine göre, insan “kendinde varlık” olmaktan öte “dünyada varlık” olarak tarif edilir. Her birimiz adımladığımız kadarız bu dünyayı. Bedenimizi nerelerde dolaştırıyor, rüyalarımızda nerelere gidiyoruz, işte bu kadarız. Hareket ettiğimiz kadar, hareket ettiğimiz yerle kurduğumuz ilişki miktarında.
Kent adımlarımızla büyüyor, anılarımızla katmanlaşıyor, bir tarihe dönüşüyor sonra. Bazen bir kara leke bırakıyor geride, bazen asfalta dökülen benzin gibi gökkuşağı izlerine rastlıyoruz. Herkes kentin içinde kendi kitabını kendi yazıyor, yaşayarak. Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç. Yazarken öyküler anlatıyoruz, konuşurken, susarken, sevişirken, ölürken, yaşarken. Edebiyat belki de bu yüzden beni kendine bu kadar içkin kılıyor, yaşamın kendisi de halihazırda öykülerle dolu olduğu için.
Çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç.2
İnsanın bir noktada durup düşünmesi gerekiyor sanırım; bütün öyküleri biriktirdikten sonra bir duraklama yaşaması ve bir sentez geliştirmesi gerekiyor, yaşama devam edebilmek için. Sanıyorum, Kara Kitap işte böyle bir yaşantının ürünü. Yaşanan, deneyimlenen, okunan, izlenen şeylerin müthiş bir sentezi. Orhan Pamuk, Köşe Yazısı bölümü adı altında, içinde biriktirdiği bütün metaforları, tarih anlatılarını, politik göndermelerini, aşk acılarını açığa çıkarıyor. Belki de bu yüzden devamında Kara Kitap’ın Sırları’nı yazmaya gereksinim duyuyor yahut yalnızca topladığı ilgiyi pekiştirmek istiyor.
Yeni baskılarda, kitabı nasıl yazdığında dair bir sonsözü de yer alıyor. O bölümü YKY’de ayaküstü okumaya başlamış, bitirememiştim; bir gün gidip okuyacağım. Fakat şunu hatırlıyorum: Kendisini bir eve kapatmış ve yalnız yazmış, yazdıkça yazmış ve bazı geceler tıpkı Galip gibi tekinsiz sokaklarda yürümüş ve belki Tepegöz’ün kendisini izlediğini hissetmiş. İnsan yaşadığını yazdığı gibi yazdığını da yaşamaya meyilli galiba. Bunu düşünüyorum gecenin bu saatinde: Geçmişte neler yazdığımı. Neler yaşayacağımı.
Bir gün Asmalı Cavit’te oturmuş, rakı masası kuramlarımızdan konuşuyorduk. Akşamı orada geçirmeye gelmiş arkadaş gruplarının arasında sanırım ilgi çekici bir masaydık. Masadaki herkes benden önce Kara Kitap’ı okumuştu, ben henüz anlamlandırmaya çalışıyordum. “Mevlânâ’nın Şems’i öldürdüğü doğru mu sizce, tarihte yeri var mı bunun?” diye tartışırken, yan masadaki kadın “Gerçekten böyle bir şey olmuş mu?” diye soruverdi. “Biz de bunu tartışıyoruz, ihtimaller dahilinde sanıyoruz” dememizin ardından kadın bize “Siz necisiniz?” diye sordu. Mimar olduğumuzu söyleyince dudak büktü; ne olmamızı bekliyordu, bilmiyorum.
Akşamın geri kalanında geçmiş yaşantılarımızdan bahsettikten sonra yan masadan başka bir kadın gelip beni takdir ettiğini söyledi. Bunca çocukluk travmama karşın bugün böyle göründüğüm beni tebrik etti. Gururlandırdığını sanarak küçük hayatıyla küçümsedi belki beni, bilmiyorum.
Mevlânâ, Şems’i öldürttü, yaşamın hakkını daha iyi verebilmek, yazabilmek için. Galip, Rüya’nın ölümüne tanık oldu, Celal olabilmek için. Ben kimi öldürdüm, öldüreceğim yahut öldürüyorum, yaşamımı yaşam kılabilmek için?
İnsan büyük sevgilerle ne yapacağını bilemiyor. Pavese yazmıştı, “Öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, âşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örgüsü yoktur” diye. Bu yüzden mi öldürüyoruz birbirimizi, âşık olarak, “Yaşadık” diyebilmek için. Oysa, insan nasıl yaşar.
Geçtiğimiz günlerde Assos antik kentinde tek başıma patikalı dar yollardan, bol sivrisinekli yüksek otların arasından, yalnız kuş cıvıltıları eşliğinde yürüdüm. İkindi vaktiydi, insanlar Athena’nın tapınağında vakit geçirirken ben antik limana doğru inmiştim. Antik tiyatroda ıslık çalarak sesimin nasıl yankılandığını test ediyordum. Sonrasında çitlerin üstünden atlayarak kaçacaktım oradan. Böyle anlarda, içimdeki boşluk duygusu bir anda yok oluyor. Yaşamı o boşluğun gerisinden değil, tam içinden hissediyorum. Yaşamımdaki boşluk yok oluyor, çünkü yaşama dönüşüyorum. Bunu ne zamanlar hissettiğimi tartıştık: Kendimi kimsenin olmadığı tepelerde yürütürken, Beyoğlu sokaklarında yabancı insanlarla gündelik, ayaküstü sohbetleri yaparken, yabancıların duvarları arasındayken. Yaşam, yaşam olmaktan çıkıp yaşadığım ve kanıksadığım bir mutlaklığa dönüşüyordu böyle zamanlarda. Kaçtığım hislerden kaçmaktan vazgeçtiğim ve onlara sığındığım anlar. Zamanın durakladığı, boşluğun bittiği, algılarımın yok olduğu ama en yüksek seviyesine ulaştığı. Düşünmediğim anlar. Başkasının yaşamındaymışım gibi hissettiren. Ben değilmişim gibi hissettiren.
Galip, Fatih’in ara sokaklarında o sokak benim bu sokak senin gezerken işte tam da bu duygulardan kaçıyor gibiydi, kaçmayı da başarıyordu. Padişahın biri tebdili kıyafet sokağa çıkıyor ve kendini yaşıyordu. Kayığa biniyor ve denizle mehtabın tadını çıkarıyordu. Yaşamın böyle anlarında tebdili kıyafetmişim gibi hissediyorum. Oysa öyleyken mi kendime daha yakınım, diğer türlüyken mi bilmiyorum. Galip mi Celal’in tebdili kıyafetiydi, Celal mi Galip’in, ayırt edemiyorum. Sanıyorum böyle bir noktadan sonra aşkın ölümü de kaçınılmaz oluyor. Bir taraf galip geliyor ve insan o yaşama mahkûm oluyor. Ben hangi yaşama, hangi aşka mahkûm olacağım, kestiremiyorum.
Kara Kitap her çevirdiğim sayfasında ve köşe yazısında yeni bir yaşantıya kapı aralıyor. Bütün bir birikmişliğin böylesine dışarıya taşması insanda hayranlık bıraksa da korkutuyor bir noktada da. Neyden korkuyorum, bilmiyorum.
Otuz yaşıma geldiğimde, âşık olduğumda, özgürleştiğimde, kendime en yakın halimde, biriyle düzenli olarak aynı yastığa baş koyduğumda, polisiye roman sevmeye başladığımda, dolmakalemime yeşil mürekkep taktığımda, Fatih’teki tarif edilen sokaklardan yürüdüğümde, Beyoğlu’nda bir çatı katında ikamet etmeye başladığımda, Lades’te Orhan Pamuk’la karşılaştığımda, tüm bunlardan herhangi biri gerçekleştiğinde, bu kitabı yeniden okuyacağım. Bir başka ben olarak. Palimpsestimin bir başka katmanındayken. Kara Kitap’ın okunması da böyle bir ilgiyi hak ediyor.
En son okuduğum Japon bir yazar, Uzakdoğu kültürünün karanlığa ve gölgeye övgüsünden söz ediyordu. Kara Kitap belki de kendi içinde yarattığı gölgeler, üst üste karalamaların oluşturduğu katmanlar, yaralar, yaşanmışlıklar dolayısıyla bu kadar karanlıktır diye düşünmeden edemiyorum. Gecenin karanlığına ulaşmak adına, titrek mum ışığını üflüyorum. İstanbul’un karanlığına bakıyorum. Kendi içime.
İstanbul’un karanlığına bakıyoruz.3
1. Orhan Pamuk, Kara Kitap, (İstanbul: Can Yayınları, 1990), 62.
2. Age, 426.
3. Age, 426.
Referanslar:
Akın, Fatih, Duvara Karşı, 2004.
Özlü, Tezer, Yaşamın Ucuna Yolculuk, Ada Yayınları, İstanbul, 1984.
Pamuk, Orhan, Kara Kitap, Can Yayınları, İstanbul, 1990.
Özlü, Demir, Bir Küçük Burjuvanın Gençlik Yılları, Derinlik Yayınları, İstanbul, 1979.
Merleau-Ponty, Maurice, Algının Fenomenolojisi, İthaki Yayınları, İstanbul, 2020.
Sartre, J. Paul, Bulantı, Can Yayınları, İstanbul, 2019.
Bachmann, Ingeborg, Malina, Bilim/Felsefe/Sanat Yayınları, İstanbul, 1985.
Pavese, Cesare, Yalnız Kadınlar Arasında, Can Yayınları, İstanbul, 1998.
Tanizaki, Cuniçiro, Gölgeye Övgü, İthaki Yayınları, İstanbul, 2022.
