Şehir Dışından Sesler (Şile)
İçeriden Bir NYC
Başlığa Dair
Temmuzda “NY, ABD: Salgını Takip Ederken Sistemi de Görmek” yazısını yazarken bir sonraki, yani bu bir yıllık New York serisinin son yazısı için “İyimser-Eleştirel İmgeleme Dayalı Ütopyalar” başlığını not etmişim. Çünkü o esnada hâlâ New School’daki Future Visions sergisinin gerçekleşmesi söz konusuydu ve bir yandan da Visionary Design and Architecture araştırmasına devam ediyordum... O günden bugüne köprünün altından epey sular akmış olsa da: Örneğin konumum Manhattan’a karşıdan bakıyor olmaktan, beklenmedik bir şekilde ve müthiş bir akışla Manhattan’ın içine kaymış, Chelsea’de klasik bir (mini) loft’a taşınmıştım! Ki böylece, B. Tschumi’ye atıfla1 daha önce kısmen piramit kısmen labirent içinden deneyimlediğim fakat COVID-19 ile büyük ölçüde piramide dönen NY yaşantımı bu defa tamamen labirente aktarmam, içeriden bir New York’a dahil olmam söz konusu olmuştu. Sonrasında ise yine kısmen beklenmedik, 1 Eylül 2020 itibariyle –büyük bir özlemle− İstanbul’a dönmüş ve New York’u uzaktan izlemeye başlamıştım ki bu aşama da ilginç bir deneyimdi. Nihayetinde kasıma geldiğimizde NY iz sürümüm merakla beklenen ABD seçimleri üzerinden devam etti... Bu esnada ise hep beraber −görünmez bir virüs ile yılların biriktirdiği Black Lives Matter2 hareketinin de ittirmesiyle− Amerikalıların bu defa sekiz yılı beklemeden dört yıl üzerine geniş bir koalisyonu temsil eden Demokrat bir başkanı ABD’nin başına getirdiğine tanıklık ettik. Böylece ayrımcı, kural tanımayan, bilim karşıtı vb. tutum ve uygulamalardan “iyimser-eleştirel bakışın kuracağı bir dünyaya doğru” hareketin ivmelenebileceğini de söylemek mümkün oldu. Dolayısıyla temmuzdan bu yana köprülerin altından epey sular akmış olsa da, iyimser bir dünyaya/geleceğe gönderme yapan bu başlıkla devem etmeye ve labirentin içinden bir New York yazısı yazmaya karar verdim.
Bir parça daha Temmuz 2020 notlarıyla devam edecek olursam, şöyle bir giriş yapmışım: “Bir yıllık NY yaşantısı, karşı yönden de olsa, bu başlığa pek uygun bir içerik oluşturdu; salgın ortasında düpedüz New York’ta mahsur kaldım. Tasarımda distopyaları hiç desteklemezken bir distopyanın içine düşüverdim! Fakat yine hiç desteklemiyorum. İyimser eleştirelliğin, yani umut vadeden gelecekler ile düşünmenin ve o gelecekleri bugüne çağırmanın, çıkışı yakalamada etkili olduğunu yalnızca düşünmüyor, ‘bilimsel’ olarak da ortaya koymaya çalışıyorum. Bu NY ziyaretimin de asıl hedefi olan “Vizyoner Tasarım ve Mimarlık” araştırmasıyla... Fakat krizler, hayale dayanmayan gerçek distopyalar, yolu açmazsanız da işte size böyle yolu gösteriyor (COVID-19 salgını ve Black Lives Matter hareketini kastediyorum)! Onun için de Mimari Proje Stüdyosu’nda, sınır boylarına bakıyor/gidiyor ve oralardaki tıkanıklar üzerinden iyimser-eleştirel, imgeleme/hayal gücüne dayalı, kısaca eleştirel-yaratıcı bir tasarım yaklaşımını benimsiyorum. Daha iyi peşindeki güncel ütopyalar da burada yol gösteriyor. Onlara imgelem ve metin odaklı kart dizileri ve atlaslar, manifesto yazımı, mimari-sinematografik katmanlı kesitler/montaj, tablolar vb. anlatı kurma teknikleri yardımcı oluyor. Ve bu çerçevede stüdyonun mottoları şöyle beliriyor:3 i) Tasarlamak, sınır boylarını tasarlamaktır; ii) Ne kadar temsil edersen, o kadar tasarlarsın; iii) Öngörüye/tahmine karşı hayal gücü. Böylece sınır boyları (kritik hatlar), hayaller (imgelem) ve onların temsillerinden güç alarak mimarlığın yeni aralıklarını kentsel ve kırsal olarak tartışıyor, ortaya koymaya çalışıyoruz. Tabii mimarlığın mekânsal, eylemsel ve poetik pozisyonları da hep bu tartışmaların parçası.
İyimser-eleştirel imgeleme dayalı ütopyalar konusunu biraz daha açacak olursam, buradaki hedef mevcut durumu en kritik ve heyecanlı olduğu noktalarından ele alarak etraflıca ortaya koymak (temsil etmek) fakat o koşullar içinde de sıkışmadan, hâlihazırdaki durumun bir projeksiyonun peşinde koşmadan, hayal gücünün yani tasarım ve temsilin imkân ve araçlarıyla onu geleceğe fırlatmak, istenen yönde (umut dolu olarak) bugüne geri çağırmak. Yenilerde keşfettiğim, medeniyet tarihi araştırmacısı Fred Polak’ın The Image of the Future adlı kitabının hemen girişinde belirttiği gibi (1961) [Deleuzé’un, “The Cristals of Image”daki (1986. Cinema II)4 anda yarılma açıklamasını önceleyen] insanın en önemli imkânı −tasarlama kapasitesine başvurarak− bir “şimdi” içinde, aynı zamanda “geleceği” de düşünebilmek, kurabilmek. [Polak insanın bu kapasitesini “bölünmüş insan” olarak tanımlıyor. Şöyle ki:5 “Gelecekle ilgili düşünme, zihinsel olarak kişinin algılarını, duygularını ve tepkilerini iki ayrı kategori ve modele ayırma sürecidir. ... Buna ‘bölünmüş insan’ diyoruz. ... ki o tek sağlam, sağlıklı, olgun ve entegre insandır. Bir bütün olarak kendisini, düşünce ve deneyimini [thought-experience] bölme kapasitesiyle kendi sınırlarından kaçar ve kendisinin üzerine yükselir...”] Böylece, mevcut kritik hatlar ve tasarımın −yine aynı zamanda− eleştirel ve yaratıcı (imgeleme dayalı) potansiyellerini yeni mekânsal, yaşamsal kurgulara, mimarlıklara doğru açabilmektir! Ya da bu defa yaşıtım bir grup felsefeci, sanatçı ve mimarın sözcüsü Susanne Witzgall ve Kerstin Stakemeier’ın editörlüğünü yaptıkları The Present of the Future6 (2017) adlı kitapta neredeyse benimkilerle aynı kelimelerle ifade ettikleri gibi, bugünün ihtiyacının “geleceğin umut dolu yarınlarını” düşünmek olduğunu söylemek; −bir gelecek kaybından da söz ederek− bunu acil bir çağrı olarak ilan etmektir! Ve bahsetmesem olmaz, “İmgelemin gücü adına!” diye bağıran (deyiş bana ait), sıkça referans verdiğim Trevor Patt’ın7 “The Collective Image: Form, Figure and the Future” (2010) başlıklı makalesinde altını çizdiği üzere −ve bir kez daha− “sınırlar getiren öngörülere [prediction]” değil “bağlantıları açan imgelemin [imagination]” imkânlarına başvurmaktır.
Bu tasarım yaklaşımına örnek olarak, geçen yazıda yürütücüsü olduğum Future Visions @ NYC: New Urbanity - New Architecture stüdyosundan örnekler vermiştim. Bu defa aynı dönem (2015-2016 güz) çekirdek jürisinde yer aldığım ve jüri başkanlığını yaptığım NYC W34 HUDSON RIVER HIGH LINE + A Socio-Cultural Core Rooting and Spreading High Line To the Hudson River and Mid-Town Manhattan8 başlıklı diploma projelerinden örnekler vermek istiyorum ki bu projelerin sahipleri bir önceki dönem yine yürütücüsü olduğum TransPose temalı stüdyonun öğrencileriydi. Seçtiğimiz yer High Line’ın 14. Cadde’deki ucunu tutan Whitney Müzesi’ne karşın, 34. Cadde’deki boşta kalan diğer ucuydu. O zaman bu alandaki tartışmalı Hudson Yards projesi henüz kısmen başlamış, büyük ölçüde proje hâlindeydi; yani bugün yükselmiş olan konut ve ofis blokları, AVM ile Vassel ve The Shed yoktu. Biz ise burayı, kapalı bir soylulaştırma projesi olarak görülen Hudson Yards Development Project’e karşın, High Line ile birlikte Manhattan’ın merkezi bölgesine, onun yoğun yaşantısına, yine yoğun bir kamusal/sivil alan olarak açabilecek bir proje olarak ele almak ve tartışmak istedik. Aradan geçen beş yıldan sonra, alandaki araştırmamda bana rehberlik yapan, aynı zamana New Yorklu bir sanat ve mimarlık eleştirmeni olan Jayne Markel, bu diploma projesi çalışmasıyla ilgili olarak 25 Şubat 2020’de aynen şunları yazıyordu: “It is interesting that, several years ago, when you told me that your class was going to be studying the development at Hudson Yards, I thought (but didn’t say it), ‘Why, on earth.’ I didn’t realize how big it would be. I knew they had rejected the best plan (by Craig Whitaker) but I never thought it would be so dreadful. I have kept all the reviews of it, which you might find interesting at some point. You really were ahead of the game.” Ne desem… Takdir kendisinin. [The New York Times’ın mimarlık eleştirmeni Micheal Kimmeman’ın 14 Mart 2019 tarihli ve “Is This the Neighborhood New York Deserves?” başlıklı yazısı, geliştirilen Hudson Yards projesi hakkında fikir verebilir; yazı 3D animasyonlar da içeriyor.]
Buse Özçelik, “Transpersonal Depository & Performans Space”
Bilge Akçaoğlu, “Re-Think”
Emirhan Altuner, “Random Flaneur”
Piramitten Labirente, Manhattan-Chelsea
Şimdi bir sıçrama yaparak High Line’ın diğer ucu Chelsea’den Manhattan’a dalıyorum. Peki neden mi hem okul hem de ev seçimi beni buraya attı? Muhtemelen İlk NY yazısında da söz ettiğim çokkatmanlı kent dokusu, yaşam ve insan çeşitliği! Buna antikitede ilan edilen “çeşitlilikteki birlik” değil fakat belki “farklılığın birlikteliği” diyebiliriz... Kısaca da olsa Chelsea ve hemen komşusu Greenwich Village’in baskın özelliklerinden bahsedecek olursam (The New School yazısında kısmen bahsetmiştim): Özellikle Greenwich Village’in başından beri protest bir yaşam, sanatsal üretim ve aktivizme önderlik etmesi (LGBT hareketinin ilk çıkış noktalarından biri ve halen kurumsallaşmış bir takım yapıyı içeriyor). Buna paralel bir okullar, galeriler, kültürel oluşumlar alanı olması (NYU, Parsons, Pratt, Cooper gibi okullar bu bölgede, bölge pek çok kitapçıya ev sahipliği yapıyor, ayrıca New York’ta sanat galerilerinin en yoğun olduğu bölge). Chelsea’nin ise özellikle üretimin de alanı oluşu ki sonra bir parka çevrilen High Line’daki tren hattı da (West Side Elevated Line, 1934) varlığını bu nitelikten alıyor; hat 19. yüzyıldan 20. yüzyıla Hudson Nehri üzerinden gelen hammaddeleri taşıyor, tekstilden yiyeceğe pek çok fabrikayı tarayarak alandan geçiyor. Tren hattının bu pozisyonuna bağlı olarak bölge aynı zamanda bir et paketleme bölgesi ve adını da buradan alıyor (Meatpacking District). Bugünün Chelsea Market’ı da yine bu hat üzerindeki eski bir fabrikanın 1995 yılında yeniden düzenlenmesiyle, içinde başta yiyecek satanlar olmak üzere çeşitli dükkânlarının yer aldığı bir tür pazar yeri olarak açılıyor. Tam karşısındaki eski Port Authority binasını ise 2010 yılında Google satın alarak NY merkezini buraya taşıyor. Garment’in Chelsea içinde, hemen yukarısında konumlanıyor olması da (bkz. COVID-19 Öncesi (NYC): Süslü, Kalabalık ve Neşeli) moda sektörünün bir dönem en önde mekânlarını buraya taşımış, ki şimdi de artık NY’a özel olmaktan çıkmış olsalar dahi önemli butik ve dünya markaları bölgede yer alıyor. Chelsea ve Greenwich Village aynı zamanda bir konut alanı; parsel veya ada ölçeğinde townhouse dedikleri 4-5 katlı binalardan bloklar hâlindeki toplu konutlara çeşitli konut örneklerini görmek mümkün. Bu dinamiklere paralel, filmlere konu olan birtakım oteller de yine bölgede. Son yıllarda geliştirilen Hudson Nehri kıyısında yer alan ve tüm Manhattan’ı dolaşan yeşil hat, piknik alanları, yaya ve bisiklet yolu da bölgeyi canlı kılan ve ön plana çıkaran özellikler arasında.
Chelsea-Greenwich Village ara kesitinde (W 15th St.) yaşadığım kısa süre içinde ise COVID-19’un da etkisiyle pek çok sokağın araç trafiğine kapatılması veya kaldırımların genişletilmesiyle hayatın nasıl da tam bir Egeli-Akdenizli sokak yaşantısına döndüğüne tanıklık ettim. Zamanımın çoğunu da New York’un önemli meydan ve parklarının yer aldığı bu bölgede, evime en yakın olan meydanda geçirdim. O meşhur herkese açık masa ve sandalyelerde... Sokak müzisyenleri ise hemen bütün meydan ve parklarda olduğu gibi caz müzikleriyle burada da ortamın ayrılmaz parçasıydı. Bir başka ses de New Yorkluların her gün saat 19:00’da sağlık çalışanlara yaptıkları teşekkür müziğiydi; bunun için balkonuna bateri davul yerleştirmiş olanları dahi gördüm (Büyük bir olasılıkla hâlâ da devam ediyordur)! Fakat bir diğer, alışması ve tahammül etmesi zor ses, hayal edilemez seviyede hiç dinmek bilmeyen bir koro niteliğindeki klimaların sesiydi. İstanbul’a Büyükada’ya dönünce, uzun süre sessizliğin sesini dinledim ki çok sevdiğim New York şehri kentsel bir cenneti tanımlarken Büyükada da başka bir cenneti tanımlıyordu. İstanbul’u ise hiçbir yerle değişmek mümkün değildi. Yani cennet de çoktu... Ve fakat bir şehir nasıl bu kadar çöp, daha doğrusu karton kutu çöpü üretebilir? Bir NY yazısında bahsetmiştim, “Karton kutu yoksa ne Amazon ne hiçbir şey var” diye. NY kent peyzajının önemli bir elemanı da bu çöp torbaları ve hemen yanı başında yenen yemekler, içilen içkiler, yapılan sohbetler. Önceleri çok yadırgadım ama sonra galiba ben de alıştım!
Devam Eden Keşifler...
East River’da (Doğu Nehri) bir gezinti hep aklımdaydı, şehir açılınca önce bir gün Manhattan’ı 9/11 meydanı ve Oculus üzerinden katederek Staten adasına gittim; böylece Özgürlük Heykeli’ne de bir selam vermiş oldum. Daha sonra pırıl pırıl güneşli ve rüzgârlı bir günde iki yakasında zikzaklar çizen bir tekneyle East River üzerinde farklı duraklara uğrayarak gezindim. Su üzerinden bir kente bakmak başka ve etkileyici; sizi labirentten çıkartıp piramide sıçratıyor. Hudson Nehri iki eyalet arasında sınır konumundayken ve çok az köprü varken aynı şehir ve eyalet içinde çok daha sıkı olan bağlar nedeniyle East River −Manhattan ve Queens ile Brooklyn arasında− bir köprüler nehri olarak karşımıza çıkıyor. Meşhur Brooklyn Köprüsü’nden Manhatttan, Williamsburg, Queensboro Köprüsü’ne hepsi East River üzerinde... Bahar gezileri programımdaki Lincoln Center ise maalesef dönmeden önce açılmadı, yine de gitmekten kendimi alamadım. Fakat dönmeden açılışlarını yakaladığım MoMA ve The Met’i tekrar ziyaret debildim. Park ve meydanlar salgında iyice ana mekânlarımız olduğu için Central Park civarında oldukça en azından içinden geçtiğim bir yer oldu ki “Yerin ruhu bu olsa gerek” diyerek burada tekrar gündeme getirmek istedim (Aşağıdaki videodan ne demek istediğim anlaşılacaktır). Bir de “NY | NY” deyip gökdelenler ve ilgimi çokça çeken zemin kotlarındaki geçitlerden bahsetmemek olmasa da maalesef yerimiz dar... Geçitler başka bir yazıya kalır fakat yine de gökdelenlerin birkaçını belki hatırlayabiliriz. Örneğin Empire State (1930-1931) ve Birleşmiş Milletler (1947-1952) binaları ile yenilerden Dünya Ticaret Merkezi / One World Trade Center (2006-2014) gibi...
Birleşmiş Milletler binası
One World Trade Center
İstanbul’dan New York’u İzlemek
Eylül 2019’da New York’a geldiğimdeki moral verici İTÜ’lü mimarlar karşılaması (eski öğrencilerim) bu defa yeni tanışıklıklarla (İYTÜ ve ODTÜ’lü genç mimarlarla) genişleyerek yine çok moral verici bir “Güle güle gidin/gelin” buluşmasıyla ve İTÜ’lülerin provakatif hediyesi bir adet San-Rocco ile son buldu. [San-Rocco’nun bu 66. sayısı kısaca, “Ne ettik de bu günlere geldik?” diyen, 60’lardaki modern mimarlık ortamı/söylemi eleştirilerine karşı-eleştirel bir dizi yazıdan oluşuyordu!]
Ve 1 Eylül 2020’de bir yıllık NY maceramı tamamlayarak İstanbul’da döndüm (Bildiğiniz üzere bu bir araştırma projesine bağlı olarak yapılmış yurt dışı görevlendirmesiydi). Haziran gibi New York’ta bırakmış olduğum COVID-19’un sebep olduğu epey kısıtlı yaşantıya, eylül itibarıyla bu defa İstanbul koşullarında tekrar başlamış oldum. Önemli fark, klimaların değil, artık Ada’da, onlar da gürültücü olsalar da martıların, kargaların sesini dinliyorum; fakat değişmeyen durum, hayatımın Zoom olmaya devam etmesi. Dolayısıyla nerede olduğumdan bağımsız, saat farkı olsa da hâlâ Cooper, Columbia ve Parsons’taki toplantılara katılabiliyordum. Bu da COVID-19 hediyeleri arasında! Salgının bir başka hediyesi, süreci dondurma ve tekrar başlatma, yani bir geri dönme imkânı sunması oldu. Böylece Temmuz 2021’de New York’a dönme ve kalan iki-buçuk aylık TÜBİTAK bursunu kullanarak araştırmamı sürdürebilme imkânım var. New York yazılarıyla ilgili olarak ise bu durum, COVID-19 ve Trump sonrası bir “Post-New York” yazısı yazabilme imkânı olarak beliriyor. Kısaca tekrar görüşmek üzere diyorum.
Penceremden NYC
{Tüm fotoğraflar ve videolar aksi belirtilmedikçe: Ayşe Şentürer}1. B. Tschumi, The Architectural Paradox, Studio International, Eylül-Ekim 1975.
2. A. Şentürer, Black Lives Matter’ın Açtığı Yollar. “NY, ABD: Salgını Takip Ederken Sistemi de Görmek”. Manifold, 2020.
3. A. Şentürer, “Bir Mimari Tasarım Stüdyosu Ekolü: İTÜ”. XXI, 2020.
4. G. Deleuzé, “The Crystals of Time”, Cinema 2 (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1989), s. 68.
5. F. Polak, The Image of the Future: Enlightening the Past, Orienting the Present, Forecasting the Future, c. 1 (New York: Oceana Publications, 1961), s. 16.
6. S. Witzgall, K. Stakemeier (ed), The Present of the Future (Zürih/Berlin: Diaphanes, 2017).
7. T. Patt, “The Collective Image: Form, Figure and the Future”, Architecture at the Edge of Everything Else, ed. E. Choi, M. Trotter, 2010. s. 139–148.
8. İTÜ Mimarlık Bölümü, 2015-16 Güz Yarı Yılı Bitirme Projesi. C Jürisi. Üyeler: Ayşe Şentürer, Pelin Dursun Çebi, Hakan Tüzün Şengün, Deniz Arslan, Oğuz Cem Çelik, Zeynep Günay, Kerem Piker, Rüya İpek Balaban.