Şehir Dışından Sesler (Şile)
[01 Mayıs–15 Temmuz 2020]
Salgını Takip Ederken Sistemi de Görmek
“Yeni Normal” mi?
İşte size sokak, meydan, şehir, son yüzyılın salgınıyla karşı karşıyayken dahi nasıl da dolup taşarmış... Mayıs sonunda, tüm dünyaca tanık olduğumuz üzere George Floyd’un Minneapolis, Minnesota’da polis güçlerince öldürülmesi sonucu sokak Amerika Birleşik Devletleri’nde hemen hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar hareketlendi. ‘Bıçak kemiğe dayanmıştı’ belli ki, fakat COVID-19’un deşifre ettiği özellikle sağlık, beslenme ve barınmadaki eşitsizlik de bu son yüzyılın en büyük salgınından sonra ABD’de ayrıca son yüzyılın en büyük isyanı ve sokak hareketini getirdi. Irkçılığa karşı insanlık değerlerine inanan herkes gerçek veya sanal olarak oradaydı. Yeni normalde mekânın kullanımı ve sınırlarına ilişkin “Çok farklı olacak” spekülasyonları yapılırken sokak çok çok daha büyük kalabalık ve yoğunluklara sahne oldu, doldu taştı. COVID-19 salgını bana mısın demedi! [Minneapolis ve Minnesota ise bundan böyle zihnimde mimarlık, sanat ve tasarım üzerine kitap yayımlayan bir üniversite ve yayınevinden başka bir içeriğe büründü.]
Black Lives Matter [Siyahların Hayatı Değerlidir] hareketi tüm ABD’ye ve dünyaya yayılmışken New York’ta da ağırlık Manhattan, Brooklyn ve Queens’teydi ki COVID-19’a bağlı en ağır kayıplar haberleri de Queens’ten geliyordu! Evimin bulunduğu Hudson River’ın diğer yakası New Jersey, West New York’ta ise neredeyse hiçbir hareket olmadı. Sadece küçük bir geçit, ona da penceremden Black Lives Matter! diye bağırarak katılabildiğime çok memnun oldum. Bununla birlikte NowThis haber portalı üzerinden yapılan canlı yayınları izleyerek süreci yakından takip ettim. Böylece Time Square’in de nasıl gerçek bir meydana dönüştüğünü görmüş oldum! Yirmili yaşlardaki gençlerin NY polis teşkilatının karşısındaki duvara çıkarak yaptığı “Siyah olmak ne demek” konuşmalarını gözyaşlarıyla izledim. Durum sandığımızdan da ağırdı...
Black Lives Matter’ın Açtığı Yollar
İlk NY | NY yazımda size 1983’te Manhattan, West Village karakolunda gözaltında ölen grafiti sanatçısı Michael Stewart’ı konu eden Gugenheim’daki Basquiat’s “Defacement”: The Untold Story sergisinden söz etmiştim. Fakat o zaman sergi küratörü Chaédria LaBouvier’in misafir de olsa Guggenheim’ın ilk Afro-Amerikan küratörü olduğunu bilmiyordum. Black Lives Matter ile sokağa paralel iyice hareketlenen sosyal medyadan öğrendiğim, sergiyle ilgili çeşitli polemikler söz konusuydu. LaBouvier, Guggenheim’ın ana küratörünün kendisini sergi paneline davet etmediğini yazıyor, ırkçı tutumlara gönderme yapıyordu. Kısaca, BLM her konuda pek çok tartışmayı başlatmıştı.
Bunların en ön planda olanı ise polis teşkilatının ırkçı tutumları ve bunların önüne geçmek için ne yapılması gerektiği tartışmalarıydı. Yasal düzenlemeler, şeffaflık tartışmaları, yerel sivil toplum kuruluşlarıyla polis teşkilatını bir araya getirerek birlikte çözüm üretmelerini sağlama vb. New York eyalet ve kent yönetimi gündeminden takip edebildiklerimdi. Böylece ABD’de polis teşkilatının belediyelere bağlı kuruluşlar olduğunu, dolayısıyla da bu nedenle her şehir ve hatta ilçede polis araçları üzerinde o şehir veya ilçenin adının yazdığını anlamış oldum. Bu durumun, yani yerel örgütlenmenin baskınlığının, tartışma zeminini genişlettiği gördüm. Örneğin çok yüksek sesle, polis teşkilatı için ayrılan bütçelerde, diğer alanlarla karşılaştırılarak kesintiye gidilmesi ve o kaynakların gençlerin hayatlarını zenginleştirecek konulara aktarılması vb. talep edildi. Sonuçta da –yine takip edebildiğim kadarıyla− polis bütçesi, koronavirüsün ekonomik etkileri de gözetilerek kesintiye uğradı. Yanı sıra (seçilmiş) vali bu yönde yeni kanun ve yönergeleri imzaladı. Ve şu anda ben bu satırları yazarken (15 Temmuz, 16:00) NYC belediye başkanı Bill de Blasio Twitter’dan attığı mesajla yeni polis kanununun geçtiğini bildirdi ki şöyle diyordu: “You demanded serious policing reform in New York City. We heard you. We acted. Today the NYPD Accountability Package becomes law. Here is what it does: …” (ve ardından üç başlık sıralıyordu).
Evet değişim olacak! Umuyorum ve New York’tan da bekliyorum. Salgın süresince, ihtiyacı olan herkese yiyecek, barınma ve sağlık hizmeti verildi; kira ödemeleri belli bir süre için durduruldu... Buradan, “daha iyi bir sağlık, eğitim, barınma ve çocuklar, gençler için daha yaratıcı çevreler” tüm dünya ve ülkemizin de başına diyorum.
COVID-19 ile Gelen Tasarılar
COVID-19 salgınına dönecek olursam, ABD’de vaka artışı bugün hâlâ sürerken, New York State’te durum büyük ölçüde kontrol altına alınmış durumda. Hatta NY bir başarı hikâyesi olma yolunda... Kayıplar çok azaldı, duracak diye ümit ediyorum; yayılım oranı 0,09-0,13 aralığında ve yeniden açılmada eyalet de şehir de 4. son evrede. Belirlenen koşulları sağlayamayan bir sonraki evreye geçemiyor, koşullar olumsuzlaşırsa da bir önceki evreye dönüş söz konusu. 4. aşamada müzeler de açılacak, umuyorum! Yarın High Line açılıyor, girişler sayıyı kontrol etmek için önceden randevuyla yapılacak (randevumu aldım). Fakat AVM ve spor tesisleri bunların dışında, yani Türkiye’de ilk açılanların New York’ta 4. aşamada dahi açılması söz konusu değil!
Geleceğe ve o gelecekten bugüne yönelik bir distopya hayalindense, salgınla belirginleşen sıkıntılı durumların, yine salgının (krizin) ittirici gücüyle aşılacağını; daha adil, sağlıklı ve neşeli bir dünyanın öyle böyle kurulacağını düşünmeyi tercih ediyorum. Tabii bunun gereğini yapmak, gelecek vizyonlarını bu yönde kurmak gerekiyor! Artık çünkü değil komşu, hemşeri, dünyanın herhangi bir yerinde insanlar aç, açıkta ve hasta ise sokak ve hakkıyla yaşam olmayacak. İyi ki de böyle mi oldu? Hayır, fakat işte siz/biz/insanlık böyle bir geleceği kendimiz kuruyoruz, yine kendimiz düzeltebilir, yoluna koyabiliriz.
Ve salgına bağlı olarak, geçiş döneminde şöyle yeni mekânsal öneriler geliyor. Nereden mi, örneğin gazetecilerden −her sabah vali ve belediye başkanınca yapılan toplantılarda− toplumun temsilcileri olarak: “Otopark ve ticaretin yoğun olduğu caddeler ‘eğlen-dinlen’ [recreation] alanlarına çevrilsin, mesafeli masa düzenleriyle açık hava restoranlarına dönüştürülsün.” Üniversitelerin mimarlık fakültelerine ve kimler stüdyo versin tartışması yapanlara selam olsun... Mimari tasarım stüdyolarının olağan/sıradan önerileri hayata mı geçiyor ne? Ve adına da “yeni normal” filan mı diyorlar?
Fakat ilginç! Open House New York’un düzenlediği “Conversation on the City” serisinde Kate Ascher ismini görünce not etmiştim. Ascher, ilk NY yazımda yer verdiğim kitap listesinden The Works: Anatomy of a City’nin yazarıydı; dolayısıyla dinlemek istedim. Çok dikkatli izleyemesem de konuşmanın sonunda moderatör, Ascher’e salgından da sonra New York’un gelecekteki durumu hakkında (2050’leri kastederek) ne düşündüğünü sordu. Bir öngörüde [prediction] bulunmasını istedi, yani aslında mümkün olmayan bir şey! Bir yerin, durumun nasıl olmasını istiyorsanız onu hayal edebilirsiniz, bunu yaparken de mevcut durumları irdelemek çok elverişlidir, gereklidir de. Bu eleştirel bakış sizi çok ittirir, bunu yapamıyorsanız COVID-19 salgını veya Black Lives Matter hareketi gibi durumlar sizi mecburen ittirir; eleştirel bir tutum almanızı sağlar, yaratıcılığınızı harekete geçirir, hayal gücünüzü tetikler. Fakat onu tam olarak tahmin edemezsiniz! Ancak onu hayal eder, imgesini üretmeye çalışır ve o imgenin gerçekleşmesi için ne yapmanız gerektiğini, bunun yollarını bulmaya çalışırsınız ki biz buna yansıtma (pro.jec.tion), geleceğe fırlatma (future projections/visions), tasarlama ve pratikte projelendirme diyoruz. Kate Ascher, New York’un Kopenhag gibi Avrupai bir şehir olabileceğini söyledi... İşte ilginç olan şey! New York’ta Avrupai bir şehri aramak, öngörmek. Umarım olmaz. Kopenhag ‘güzel’ ve ‘yenilikçi’ bir şehir, 2023 için UNESCO Dünya Mimarlık Başkenti ilan edilmiş. Bununla birlikte, “Copenhagen is Copenhagen; NYC is NYC.” Asher’in bu düşüncesi kendi hayali olarak bir anlam taşır, fakat bir öngörü olarak (mümkün olmayan şey) pek bir anlam ifade etmez.
Yukarıda olduğu gibi, COVID-19 yansıması olarak veya değil, daha fazla açık havada yaşam istemek gayet anlamlıdır ve bunun gayet ilginç yolları olabilir, fakat bambaşka bir geçmiş, coğrafya ve gelecek hayali olan bir yeri başka bir yere taşımak… Bu belli bir coğrafyaya ve geriye dönük bakış açısı zamansallıkla ilgili olarak da, onu kuracak kişiler açısından da ümit vaat eden bir tutum değildir. Halbuki örneğin, F.L. Wright’ın Broadacre City’si (1932) günün koşul ve isteklerinin/hayallerinin geleceğe fırlatılarak geliştirildiği gayet olumlu-neşeli bir projedir. Gerçekleşme imkânı da vardır. Yine örneğin açık hava ve doğada daha fazla yaşam talebinden söz ediyorsak, Amerikan şehirleri, geriye veya başka bir coğrafyaya doğru fırlatarak değil, bunu çoktandır aramaktadır. Suburban düşüncesinin bu tür bir arayışın sonucu olduğu söylenebilir; birkaç yüzyıldır çözülemeyen downtown sorunlarıyla birlikte... Diyerek ve yorumsuz olarak bizim stüdyodan birkaç proje örneğiyle, şimdilik bu konuyu kapatayım.
[A. Şentürer, (2020) Future Visions (baskıya hazır katalog); Future Visions @ NYC: New Urbanity - New Architecture, ITU, Architectural Design Studio 7, 2015-16 Fall - Ayşe Şentürer, Hakan T. Şengün, Seda Buğra Tekinalp]
---
Salgını Takip Ederken Sistemi de Görmek
Siyaset bilimine hep meraklıydım. (Üniversite tercihlerimde ilk altı mimarlık okulundan sonra yedinci ve son tercihim siyasal bilimlerdi ve hatta bir siyasal bilimler asistanlık sınavı hikâyem dahi var...) Ve salgın sürecinde her gün sırasıyla Washington’dan ABD Başkanı Donald Trump (ilk üç-dört hafta), NY Eyalet Valisi Andrew Coumo (üç ay boyunca) ve NYC Belediye Başkanı Bill de Blasio (son iki ay) ve ekiplerini izlememin sebebi öncelikle salgını takip etmek ve fakat evet şu ‘meşhur’ başkanlık sistemini de, kısaca burada sistemin nasıl işlediğini, anlamaya çalışmaktı. Araya, başkan-vali-belediye başkanı izleğinin yanı sıra, salgın konusunda ABD’nin en güvenilir bürokratlarından Dr. Anthony Fauci, her gün güncel olaylar ve politik kararlarla ilgili meclisin görüşlerini paylaşan ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, NJ valisi Phil Murphy gibi isimler de girdi.
Neler gördüm, neler öğrendim derseniz... Önce saydığım bu ekiplerin her gün basın toplantısı yoluyla halkı ve kamuoyunu bilgilendirdiğini gördüm. Federal devletin başkanı dâhil herkesin gazetecilere “efendim” diye hitap ettiğini ve gazetecilerin sorularını beğenmeseler dahi cevapladıklarını; gazetecilerin de sakınmadan sorularını sorduğunu; bir gazetecinin bıraktığı bir soruyu, özellikle cevapsız kaldıysa, diğer gazetecinin sormayı sürdürdüğünü ve ertesi gün gazetecilerin, önceki gün terslenseler dahi, sorularını yöneltmeye devam ettiğini, edebildiğini gördüm.
Salgın açıklamaları üzerinden bir sıfatlar ve kavramlar savaşını fark ettim: Örneğin, Cumhuriyetçi Trump hemen her gün defalarca ekibini överken tremendous [muazzam], ABD halkını yüceltirken great [harika] ve hoşuna gitmeyen sorular soran gazeteciler için nasty’yi [kötü] kullanıyor ve sıkça içine doğan durumlardan bahsediyor! Örneğin “İçime doğuyor Paskalya’da ülkeyi açacağız” deyip durdu, fakat tabii mümkün olmadı. Demokrat Coumo ise NY ve New Yorklular için tough [güçlü], alınacak tutum için smart [akıllı] ve alınması gereken tutuma ilişkin olarak fact [durum] ve science’ı [bilim] kullanıyor ve hatta geceleri bu kavramları binalar üzerine yansıtıyordu. Doğrusu izlerken bunlar işin eğlenceli kısmıydı ki Coumo’nun salgın önlemlerine ilişkin, akılda kalıcı bir dizi sloganı hep oldu; örneğin sonuncu ve halen devam etmekte olan test, trace, treat gibi.
Fakat sisteme ait en çarpıcı görünen, her bir birimin (başkan, vali, belediye başkanı) seçimle gelmiş olması ve kendi yürütme yetki, sorumluluk ve karar organlarının olmasıydı. Kararlar iki yönlü olarak (federal devlet - eyalet - il belediyeleri - (hatta) ilçe belediyeleri) işliyor görünüyordu ve kararlara ait sınırlar vardı. Pek çok karar federal hükümet / başkan tarafından değil ancak eyalet valisi tarafından verilebiliyordu; örneğin eyaletlerin yeniden açılma kararı veya ilk ve ortaokulların açılma kararı... Bazı kararlar ise ancak belediye başkanlarınca verilebiliyordu, örneğin gösteri yapma, sokağa çıkma yasağı uygulama... Bazı kararlar ise bu yönetsel yapıların dışında doğrudan özerk kurumların kendileri tarafından veriliyordu, örneğin üniversiteler 2020-21 akademik yılında yüz yüze eğitim yapıp yapmayacaklarına ayrı ayrı kendileri karar veriyordu. Ve hiçbir yönetici basın toplantısına tek başına çıkmıyor, konularında uzman ve/veya meclis, çalışma grubu temsilcisi, ilişkili kişilerle birlikte çıkıyordu.
Yeniden düzenlemeler çok önemli görünüyordu! Yine örneğin COVID-19 ile ilgili yeni yönetmelikler üzerinde çalışıldı ve başta temizlik, sağlığa uygunluk olmak üzere kodlar yeniden tanımlandı, sağlıkla ilgili durum ve koşullara dair sınır değerler belirlendi; eyalet ve şehirler ancak bu çerçevede tekrar açılabildi. Belirlenen sınır değerleri ve kodları sağlayamayan il veya ilçeler açılamayacaktı! Ve bütün bunları günlük basın toplantılarından öğrendik.
Salgının hemen arifesinde, kendi adıma çarpıcı bulduğum, o esnada yapılmakta olan Demokrat Parti başkan adaylarıyla ilgili üniversitelerde bir dizi toplantı ve propagandanın yapılmasıydı. {Çünkü bizde her şey, herkes politik olmakla suçlanırken ve oysa her şey gerçekte politikken, yani insanların her konuda bir görüşünün olması, görüş oluşturması beklenirken...} Bunlardan biri de The New School, University Center’da yapılmış ve ben de gitmiştim. Başlık da şuydu: “Sanders or Warren: Time to Choose?” Sivil toplum örgütü, medya kuruluşu gibi yerlerden eşit sayıda konuşmacı neden Demokrat Parti’yi temsilen başkan adayı olarak Barnie Sanders veya Elizabeth Warren’ın seçilmesi gerektiğine dair konuşmalar yapıp üniversite öğretim üyeleri, çalışanları ve öğrencilerden kendi adayları için oy istedi. Bir başka toplantının sonunda (DESIS) bir performansla herkesin bu seçimlere katılması teşvik edildi.
Nihayet Kapı Aralandı
Küçük bir İTÜ’lü grup 16 Haziran’da Central Park’ta buluşmaya karar verdik. Böylece üç ay üzerine tekrar Manhattan’a gitmiş oldum. Geçen yazıda biraz bahsetmiştim, durum adeta distopya filmlerinden çıkmış gibiydi! Şehrin hemen bütün zemin katları kontrplaklarla kapatılmış, sokaklarda başta evsizler olmak üzere 3-5 kişi ve yeraltı bacalarından yükselen buharlar... Fakat akabinde sevdiğiniz insanlarla hem de yüz yüze buluşmak ve sonra Central Park’ta olağan günlerindeki gibi bir park ve piknik ortamını görmek distopyadan uzaklaşmaya yardımcı oldu, sosyal mesafe dikkati ve maskelerimiz her daim bu hatırlatmayı yapmaya devam etse de.
Ve tekrar ancak bir ay sonra, yani karantinaya girdikten dört ay sonra, bu defa okulun bulunduğu Union Square ve Chelsea tarafına (aşağıdan hava/buhar gelmeyen cadde akslarını takip ederek) gittim. Şehir eski görüntüsüne epey yakındı. Dikkati çeken, şehre gelenler için hoş bir karşılama olarak her yerin, tüm saksıların taze çiçeklerle donatılmış ve evet –talepler doğrultusunda− kaldırımlardaki kahve sayısının epey artmış, sokak müzisyenlerinin de çalmaya başlamış olmasıydı. Aynı gün taze bitki ve çiçekleriyle High Line da kontrollü bir şekilde açılmıştı.
Renzo Piano WS’un tasarladığı
Whitney Museum
Şu Pencere Tam Nerede?
Bazen “Şu pencere tam nerede?” diye soruyorlar. Bulunduğum yer, NY ve NJ eyaletleri arasında sınır oluşturan ve her iki eyaletin kent ve kentlilerinin suyla ilişkisi hakkında da fikir veren, Hudson Nehri’nin NJ yakasında, Manhattan’ın tam karşısında konumlanan bir dizi kasabadan/ilçeden birisi olan West New York. Bu yakanın Manhattan 42. Cadde’deki Port Authority ile arası NJ Transit otobüsleriyle (Lincoln tünelini kullanarak) yaklaşık 20-25 dakika sürüyor.
NJ-West New York ve civarı, bitişik veya ayrık, tek veya sıralı evleri, az veya çok katlı apartman blokları (condominium) ile yoğun ve zengin bir konut dokusuna sahip. NJ eyaletinin takma adı Garden State’e de uygun ağaçlık alanları, parkları ve çiçekli bahçeleri var. Dolaysıyla bahar buraya çok güzel geldi ve eve kapandığımız dönemde ağaçları, çiçekleri, kuşları ve ışığıyla izi sürülebilecek en önemli şey oldu! “Penceremden NYC-Manhattan Fotoğrafları” ile sizlerin de tanıklık ettiğiniz bir de meşhur panoraması var! Hudson Nehri boyunca, nehirden epeyce yüksek bir sette yer alan bölge bu özellikleriyle aynı zamanda uzun bir promenat (gezinti, yürüyüş ve koşu yolu) niteliğine sahip.
Ağırlıklı Latinlerin yaşadığı bu bölgede kulağa en çok çalınan dil de önce İspanyolca, sonra İngilizce, zaman zaman Türkçe ve nadiren Arapça. Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölge olduğu söylense de ben pek kimseyle tanışmadım. Fakat adı da “bakkal” olan bakkala girdiğimde, hiç tereddütsüz bir “merhaba” ile giriş yapmanın konforu da başkaydı!
Ve penceremden bir NYC-Manhattan daha...
“I love NY” şarkıları eşliğinde
{Tüm fotoğraflar ve videolar aksi belirtilmedikçe: Ayşe Şentürer}