Aynadan İçeri Kitabı
Arabaların hava yastıkları kimi korur? Sokaklara ve meydanlara kimlerin adı verilir? Cepli kadın kıyafeti bulmak neden bu kadar zordur? Ofis koltuklarının modelleri neden Moritz, Boris veya Jens adını taşır? Polen alerjimizin sorumlusu şehirlerde erkek ağaçların baskın olması mıdır? El blenderları ve matkaplar neden farklı renklerde üretilir? Kalp krizi geçiren kadınların ölüm oranları neden daha yüksektir? Kim, ne zaman, nereye işeyebilir?
Eşyaların Patriyarkası1, bütün bir hayatın nasıl da erkekler tarafından, erkekler için tasarlanmış olduğuna dair çarpıcı tarihsel ve güncel verileri bir araya getiren bir feminist başucu kitabı. Yazarı Rebekka Endler, Köln’de yaşayan bir bağımsız gazeteci ve yazar. Kitabında modadan peyzaj tasarımına, teknolojiden işyerlerine, seks oyuncaklarından hastanelere, hayatın çeşitli veçhelerinde ataerkil düşünce sisteminin, gizli ve açık cinsiyetçi önyargıların izlerini sürüyor. Arşivlerde, internette, akademik veritabanlarındaki araştırmalarını uzmanlarla yaptığı görüşmelerle, gündelik hayattan ve popüler kültürden örneklerle derinleştiriyor ve kapitalizmin tarihinde ve bugünkü gerçekliğinde temellendiriyor.
Endler’le 2022’nin Ekim ayında, Tarabya Kültür Akademisi’ndeki bir buluşmada tanıştım. Kitabın araştırma ve yazım sürecinin pandemiye denk geldiğini ve ikimizin de Mart 2015 doğumlu çocuklarımız olduğunu öğrendikten sonra sordum: Peki nasıl yaptın? Bu sorunun arka planında kadınların evin ve çocuk bakımının tüm yükünü üstlenmesi “gerektiğine” dair yaygın varsayım değil, bunun ne yazık ki sıklıkla böyle olduğuna dair somut bir bilgi var: Araştırmalara göre pandeminin ilk yılı olan 2020’de kadınların bilimsel üretimleri %30’dan fazla gerilerken erkek akademisyenlerin hakemli dergilerde yayımlanan makalelerinde %50’ye yakın artış oldu. Kadınların üretimlerinin bir-iki seneliğine, “geçici” olarak sekteye uğramasının bireysel hayatlarına veya kariyerlerine yaptığı uzun vadeli etkilerin ötesinde, bu aynı zamanda cis erkeklerin pek itibar etmediği, cinsiyet eşitliği etrafındaki alanlarda daha az bilimsel çalışma yürütülmesine de sebep olacaktır; “Böylelikle zaten araştırma ve tasarım alanlarında mevcut olan, yüzyıllardır kapatmaya çalıştığımız tarihî kara delikte bir vakum daha oluşur.”2
Endler’in “Peki nasıl yaptın?” soruma cevabı ise şöyle oldu: “Beş yaşındaki kızımla birlikte çalışmanın yollarını bulduk. O da evde olduğu dönemde kendi kendine okuma yazma öğreniyordu; klavye ilgisini çekiyordu. Kitabın bazı bölümlerini ben söyledim, o bilgisayara yazdı.” Kızı Wanda’nın “sanatçı”lardan bahsederken kelimenin Almancadaki “eril” formu yerine “dişil” formu olan Künstlerini seçmesine şaşmamalı.3
Türkçe her ne kadar dilbilgisi anlamında “cinsiyetli” bir dil olmasa da Arapça veya Fransızca kökenli kelimelerdeki eril/dişil ayrımı yer yer kullanımda: memur/memure, müdür/müdire, aktör/aktris. Gramatik cinsiyetin var olduğu dillerde “normal insan” kabulünün kelimenin eril formuna dayalı olduğu, örneğin “sanatçılar”dan bahsederken kelimenin “genel” ve “normal” kabul edilen eril formunun kullanıldığı bir dünyada, kelimenin dişi formunu tercih eden çocuklar geleceğe dair ümit veriyor. Cinsiyetli dillerde bu eşitsizliğin aşılması için eril ve dişili bir araya getiren yeni biçimler arandığını da not düşelim: Künstlerin (Almanca sanatçı), étudiant.e.s (Fransızca öğrenci, çoğul) gibi “kapsayıcı yazım” uygulamaları son yıllarda norma dönüşme yolunda (Türkçede “memur-e” yazmak gibi).
Ancak dildeki cinsiyetçilik dilbilgisiyle sınırlı değil: Cesaretin erkek üreme organlarına referansla dile dökülmesinden cinsiyetçi deyimlere, erkeklerin soyadlarıyla, kadınlarınsa isimleri ve soyadlarıyla anılmasından küfürlere, bilinçteki ayrımcılık dile çeşitli biçimlerde sirayet ediyor.4 Bunun farkına varmak, cinsiyetçilikten uzak ifadeleri ısrarla tercih etmek, düşündüğümüzden çok daha büyük bir zihniyet dönüşümünü tetikleyebilir. Örneğin araştırmalar “bilim adamı” yerine “bilim insanı” (veya oğlum Kanat’ın kullandığı gibi, “bilimci”) demenin kız çocuklarının bilim alanında bir kariyer hayal edebilmesinde pozitif bir etkisi olabileceğini gösteriyor.5
Endler kitabında, kültürel ve tarihsel anlamda da sıklıkla Almanya bağlamından örneklere yer veriyor.6 Almanya genelinde görme engellilere yönelik hissedilebilir yüzey uygulamalarının toplu taşıma istasyonlarının yalnızca %57’sinde mevcut olduğunu, Köln metrosu merkez istasyonundaki asansörlerin puset ve tekerlekli iskemle için yeterli genişlikte olmadığını öğreniyoruz. Kentsel planlama ve kapsayıcılık konusunda “gelişmiş” olduğunu varsaydığımız yerelliklerde de kapitalizmle, patriyarkayla, ikili cinsiyet rejimiyle, ırkçılıkla ve “ableizm”le (engelsiz insanın standardını norm olarak kabul eden anlayış) beraber gelen eşitsizliklerin var olduğunu görmek içimizdeki öfkeyi harekete geçirebilir. Süregiden bu eşitsizlikler şüphesiz tek başına patriyarkanın başının altından çıkmıyor; Endler’in kitabı feminizmin sınıf, ırk, cinsel yönelim, yaş, din, engellilik gibi farklı eşitsizlik biçimleriyle kesişimlerine odaklanmayı ve bu alanlarda da canımızı sıkmayı ihmal etmiyor.
Öte yandan, keyfimizi kaçıran bu öfke çok da fena bir duygu olmayabilir. Feminist kuramcı Sara Ahmed’in Feminist Bir Yaşam Sürmek7 adlı kitabındaki “Oyunbozanın Hayatta Kalma Kiti”ne göre, politik aktivizm mutluluk ideolojisine karşı mücadeleyi içerir. Patriyarka mutluluğu arayan, hoş görünen, güler yüzlü kadınlar tasavvur eder. Kadının zorluklar karşısında kendisini kurban konumunda hissetmesinde, üzülmesinde, ağlamasında beis yoktur. Bunlar pasif konumlardır; ancak öfke aktiftir veya aktif olma potansiyelini barındırır. Feminist aktivist ve yazar Audre Lorde bize öfkemizi bastırmaktan vazgeçmenin özgürleştirici gücünü hatırlatan metninde, “Öfke, toplumu ‘düzeltici cerrahi’ gibi etkileyen bir şeye evrilebilir” diyor.8 Adaletsizliklere dikkat çeken feminist metinler sıklıkla bir öfke dozu içerir; üslupları “huysuz” veya “itici” bulunur. Oysa kadınların maruz kaldıkları baskıya ve ayrımcılığa dikkat çekerken bile anaç, kapsayıcı, yumuşak bir tonda yazmaları beklenir. Endler ise kitabında öfkesini sahipleniyor; dalgacı bir üslupla bize doğrudan sesleniyor ve her bir okuru harekete geçmeye davet ediyor. Neticede biz feministler, gerçeklerden bahsederek keyif kaçırdığımız için özür dileyecek değiliz. Kapitalizmin, patriyarkanın, heteroseksizmin, ırkçılığın, ableizmin tatsız “gerçekler”i yalnızca cis kadınları değil, herkesi ilgilendiriyor.
Bugün yaşadığımız kentler ve evler, evin geçimini sağlayan, para kazanan ve paranın nasıl harcanacağına karar veren erkeklerin hareketi, refahı ve rahatı etrafında düzenlenmiş durumda. Bu sistemde kadının görevi ise, günde sekiz-on saat ev dışında çalışan erkeğin çamaşırını yıkamak, evin temizliğini yapmak, çocuklara en iyi şekilde bakmak ve en az harcamayla mutfağı döndürmek. Kapitalizmin inşasına içkin olan bu konumlanma halen geçerliliğini koruyor. Kent mekânı öncelikli olarak erkekleri hızlı bir biçimde işe ulaştıracak olan arabalar için tasarlanmaya devam ediyor; kadınların, çocukların, engellilerin ve yaşlıların şehirdeki hareketliliğinin anlamlı bir ekonomik getirisi olmadığına göre, karar vericiler bisikletler, pusetler, bastonlar ve tekerlekli iskemleler için çözüm üretmenin maliyetine katlanmama lüksünü kullanıyor. Kentlerde kadınlar için tasarlanmış gibi görünen tek yer, tüketime davet edildikleri alışveriş merkezleri. Temiz tuvaletleri9, bebek alt değiştirme üniteleri, yemek alanları, 18 dereceye ayarlı klimatize ortamları (ne kadar soğuk, o kadar prestijli), girişteki güvenlik kontrolleri ve çocuk oyun alanlarıyla alışveriş merkezleri kadınların rahatça harcama yapması için biçilmiş kaftan. Vitrinlerde “kadın bilimi”nin kutsal aletleri olarak sahneye çıkan elektrik süpürgesi10, fırın, mikser gibi aletlerin envaiçeşit modeli sıra sıra dizili. Daha evvel biraz tozlu olmasına tahammül edilebilen evler için hedef artık “sıfır toz”, çamaşırlar için ise “beyaz, daha beyaz”. Hanımlar bu yüksek beklentileri karşılarken yoksa yoruldular, bunaldılar mı? ABD’de ilaç endüstrisinin 1950’lerden itibaren ev hanımları için pazarlamaya başladığı Daytime Sedatives (gün içinde kullanılan sakinleştiriciler) gibi ilaçlara, antidepresanlara başvurarak rahatlayabilir ve tekrar gülümseyebilirler.11
Cinsiyet odaklı pazarlama, anneleri kız çocukları için pembe, oğlanlar için mavi giysiler ve cinsiyete göre ayrılmış uçsuz bucaksız oyuncak reyonlar arasında alışverişe bekliyor. Büyük cepli, diz destekli pantolonlarıyla oğlanlar harekete ve topladığı taşları, dalları ceplerinde taşımaya, kızlar ise vücut hatlarını belli eden taytlar ve pembe tüllerle kadıncılık oynamaya davet ediliyor. Oğlanları aktif olmaya, kızları ise güzel görünmeye programlayan giysi ve ayakkabılar, kızların “bir kız için fazla hareketli” bulunduğu okul ortamlarında, spor ve bilim derslerinde pekiştirilirken aynı kızlar, büyüdükçe giyim tarzları nedeniyle “süslü” hatta “aptal” bulunuyor.12
1984 yılında yayımlanmış bir Commodore SX-64 reklamında da bu süslü kızlara rastlamak mümkün: Erkekler işe gider veya çalışırken onlar arka planda sofrayı kuruyor, alımlı bir biçimde etrafta dolaşıyor, ortama güzellik katıyorlar. 1990’lı yıllarda yapılan bir araştırma, bilgisayara ilgi duyduklarını defalarca dile getirseler de ailelerin kızlarına bilgisayar alma oranlarının daha düşük olduğunu gösteriyor. Oysa bugünkü bilgisayarın öncüsü olan hesap makinesini geliştiren ve tarihin bilinen ilk algoritmasını yazan matematikçi Ada Lovelace bir kadındı. Lovelace, Analytical Engine adını verdiği bu programlama dilinin analiz yapma, müzik besteleme ve metin yazma potansiyeli olduğunu da fark etmişti. Bugünkü “bilgisayar”ın üstlendiği işlevleri ise uzun yıllar boyunca savunma endüstrisinde ve uzak çalışmalarında kadınlar üstlendi, çünkü kadın işgücünün maliyeti erkeklere nazaran çok daha düşüktü. Endler’in kitabından öğrendiğim şeylerden biri de NASA için bilgisayar olarak çalışan üç siyah kadının hikâyesini anlatan Hidden Figures kitabı ve filmi oldu. Anlaşılan o ki programlama zamanla daha prestijli ve kârlı bir işe dönüşünce kadınlar saf dışı bırakıldı. Mühendislik bölümlerinde okuyan kadınların sayısı da hızla geriledi. Pazar araştırmaları bu ürünleri daha çok erkeklerin kullandığını gösterdikçe ürünler de giderek daha fazla erkeklere yönelik olarak pazarlanmaya başlandı (“GameBoy” [Oyun-Oğlan] örneğinde olduğu gibi). Apple’ın 2014’te “tüm önemli vücut fonksiyonlarını izlediği” vaadiyle piyasaya çıkardığı sağlık uygulamasında dünya nüfusunun yarısının temel vücut fonksiyonlarından biri olan âdet döngüsü yer almıyordu. %80’i erkek olan Apple teknoloji ve geliştirme ekipleri bunu “atlamıştı” (Bu fonksiyon sonraki seneden itibaren uygulamaya eklendi).
Erken dönemlerinden itibaren bilimsel çalışmaların son derece etkin bir biçimde parçası olmuş olsalar da kadınlar hâlâ kendilerinden daha uzun ve daha ağır olan erkekler için tasarlanmış ortamlarda, erkeklerin vücut ısılarına göre planlanmış, takım elbiseyle rahat çalışabilecekleri serinliğe göre klimatize edilmiş ortamlarda çalışıyor. Uçak kokpitlerindeki kumanda ve pedal düzeneklerinden dokuma tezgâhlarına, tarım makinelerinden kurşun geçirmez yeleklere, avukat cüppelerinden futbolcu ayakkabılarına, pek çok ürün erkek anatomisi esas alınarak tasarlanıyor. Kadınlar bu işleri yaparken fiziksel olarak zorlandığında, sorunun kaynağı mekân ve araç tasarımından ziyade iki cinsiyetin farklı yaradılışlarında aranıyor; kadın işi/erkek işi ikiliği erkekler için tasarlanmış çalışma ortamlarıyla biraz daha güçlenmiş oluyor.
Ataerkil düzen, kadınların çalışmalarını zorlaştırmakla, onları özel alana hapsetmekle, karar alma mekanizmalarından uzak tutmakla kalmıyor, hayatlarını da riske atıyor. Kalp krizi geçirmekte olan ve fiziksel ağrı gibi somut şikayetlerle hastaneye başvuran kadınlar, semptomlarının ciddiye alınmaması nedeniyle doğru zamanda hastaneye başvursalar bile çoğunlukla doğru tedaviye ulaşamıyor. Endler, Amerika’da yirmi yıldır devam eden doktor dizisi Grey’s Anatomy’nin 14. sezonunun 11. bölümünde çok sevdiğimiz Miranda Bailey karakterinin kendi kalp krizini teşhis ederek doktorları yönlendirme ve kendi hayatını kurtarma çabasını naklediyor ve kadınların semptomlarına dair araştırmalardaki boşlukların, kadınların “acı”sına dair toplumsal önyargıların altını çiziyor. Erkeklerin şikâyetlerinin arkasındaki fiziksel sebepler derinlemesine araştırılırken, esrarengiz, duyguları tarafından yönetilen, rasyonellikten uzak bir varlık olarak tahayyül edilen kadınların şikâyetleri kolayca duygu durumuyla ilişkilendiriliyor ve teşhis (yapılabilirse) gecikiyor. Endler, endometriozis gibi kadınlara özgü hastalıkların, âdet sancısının ve uzun süren kanamaların ne kadar az araştırıldığını, vulvanın farklı biçimlerinin tıbbi araştırma konusuna dönüşmediğini, ancak “kızlık zarı” olarak adlandırılan “sünmüş lastik toka”13 etrafında nasıl da devasa bir literatür, bilimsel ilgi ve tıbbi gayret olduğunu vurguluyor.
2016’da yapılan bir araştırma, tıp fakültelerindeki doktorların ve öğrencilerin yarısının siyah insanların “derileri daha kalın” ve “sinir uçları farklı” olduğu için acı hislerinin beyazlardan farklı olduğunu düşündüğünü ortaya koydu. Beyaz insanı norm kabul eden anlayış, tıbbi cihazların tasarımına da sirayet ederek örneğin yenidoğan sarılığını ölçen cihazların beyaz tene ayarlı olması nedeniyle farklı renklerdeki bebeklerde tanı koymayı engellemesine sebep oluyor. Kendini beyaza boyamak zorunda kalan balerinlerden, makyaj malzemelerindeki “ten rengi” standartlarının sorgulanmaya başlanmasından sonra tıp alanında kılavuz niteliğindeki ilk kitap, 2020 yılında yayımlanıyor.14 Geç olsun, güç olmasın.
Endler’in kitabı, bu meseleleri ve çok daha fazlasını, bilinen ilk yazılı eserlerin kadınların kaleminden çıktığı prehistorik çağlardan 2022’ye, Almanya’dan dünyaya, akademik yazından televizyon dizilerine uzanan geniş bir alanda birbiriyle ilişkilendirerek anlatıyor. Bütün bunları öğrendikten sonra ne yapabiliriz? Her birimiz yeni bir tasarım ortaya koyamayabiliriz belki ama dünyayı daha eşit kılmak için yapabileceğimiz çok şey var. Endler şunu öneriyor: “Ayrıcalıklarınızın izin verdiği ölçüde, tıpkı benim yaptığım gibi, bu konularla çevrenizdekilerin sinirlerini hoplatmanızı diliyorum. Patriyarka ile mücadelede elinizi taşın altına koyun, çünkü bunu bizzat yapamayan herkesin sorumluluğunu da biz taşıyoruz.”15
1. Rebekka Endler, Eşyaların Patriyarkası-Dünya Kadınlara Neden Uymaz?, ed. Bahar Siber ve Tanıl Bora, çev. Çiğdem Canan Dikmen (İstanbul: İletişim Yayınları, 2022).
2. Rebekka Endler, age, s. 311.
3. Rebekka Endler, age, s. 312.
4. Daha fazlası için Didem Ermiş Sezer’le birlikte hazırlayıp sunduğumuz İKSV’den Dile Kolay podcast’inin Ebru Nihan Celkan ve Zeynep Gülru Göker’le toplumsal cinsiyet üzerine konuştuğumuz bölümünü dinleyebilirsiniz.
5. Rebekka Endler, age, s. 36-37.
6. Kitabın Türkçe edisyonunda bu kültürel ve dilsel farklar, çevirmenin ve editörlerin notları aracılığıyla kültürel bir çeviriye de tabi tutulmuş.
7. Sara Ahmed, Feminist Bir Yaşam Sürmek, çev. Beyza Sümer Aydaş (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2018).
8. Audre Lorde, “The Uses of Anger”, Women’s Studies Quarterly, 1981 (aktaran, Rebekka Endler, age, s. 18).
9. Tuvaletlere biraz daha yakından baktığımızda, umumi tuvaletlerin yalnızca erkeklerin rahatça ve hızla işemesi için tasarlandığını fark ederiz. Pisuara alternatif olarak ilk olarak Ford fabrikası için üretilen “femurinal”i Bettina Möllring’in kadınlara özgü tasarımı “Küçük Köşe” takip etmiş ancak bu ödüllü tasarım, hiçbir zaman üretilmemiş ve umumi tuvaletlerde kullanıma sokulamamıştır çünkü erkek politikacılar ve karar vericiler bunun gerekliliğine ikna olmakta zorlanmıştır (Rebekka Endler, age, s. 55-61).
10. 100sene100nesne, Elektrikli Aletler Dönüşen Hayatlar Atölyesi bölümünü YouTube’dan izleyebilirsiniz.
11. ABD’de 1950’lerde yükselen ev kadınlığı mesleği üzerinde bir okuma önerisi: Betty Friedan, Kadınlığın Gizemi, çev. Nazım Eryılmaz (İstanbul: Sander Yayınları, 2022).
12. Rebekka Endler, age, s. 200.
13. Rebekka Endler, age, s. 272. “Himen” olarak bildiğimiz ve yüzyıllardır namus söyleminin temelini oluşturan bu yapının kadının bekâretini koruyan bir tür “kapak” olmadığı, her kadında farklılaşan, ilk cinsel ilişkide kanaması da gerekmeyen bir “vajinal halka” (corona vaginalis) olduğu artık bilimsel araştırmalarla da gösteriliyor. Örneğin Mandy Mangler vd., “Vom „Jungfernhäutchen“ zur Corona vaginalis? Anmerkungen zur Grenzstruktur zwischen Vulva und Vagina”. Die Gynäkologie volume 55, pages 810–818 (2022). (Almanca bilmediğim için Google Translate’e başvurarak okuduğum bu makaleyi hararetle öneriyorum).
14. Malone Mukwende vd., Mind the Gap: A Handbook of Clinical Signs on Black and Brown Skin [Farka Dikkat: Siyah ve Esmer Tende Klinik Belirtiler Rehberi], St George’s University of London.
15. Rebakka Endler, age, s. 312.
{Fold ve metin içindeki tüm fotoğraflar: İlkay Baliç, 2023}