HİM10Yıl
Kamu Âlem Birdir Bize*

Herkes İçin Mimarlık 10. yıl yazı dizisinde sıranın bana geldiğini öğrendiğimde ne hakkında yazsam diye hiç düşünmedim. Derneğe adım attığım andan itibaren bana kazandırdığı ilk şey arkadaşlıklar oldu ve bu konuda yazmak istediğimi hep biliyordum. Bu yazı hakkında verdiğim ikinci karar da başlık oldu. Kurulduğu andan itibaren ve yıllar boyunca tartışılan derneğin adının anlamı sorusu benim de dikkatimi başta çeken şeylerden birisiydi. Düşündükçe ya da amacını anlamaya çalıştıkça “Kamu âlem birdir bize” sözü bana hep derneğin çabasının iyi bir özeti gibi gelmiştir. Bu bağlantıyı Yahşibey 49 atölyesinde hoparlörden şarkının Athena uyarlaması çalarken kurmuştum. Bir yanda yemek yapılırken bir yanda proje çiziliyordu ve herkes karınca gibi sistemli bir şekilde bir şeylerle uğraşıyordu. O an “Bir gün derneğe yazı yazarsam başlığı bu olsun” diye düşünmüştüm.

Derneğin onuncu yılının neredeyse çeyreğinde bulunmuş bir mimarlık öğrencisi olarak savaşın, depremin ve pandeminin gündemden düşmediği bu zamanda amacım herkesi biraz olsun gündemden uzaklaştırmak. Dernek üyelerinin on yıl boyunca yaşadığı güzel deneyimleri kendi tecrübelerinden hatırlamalarını sağlamak, güldükleri anları tekrar yaşatmak ya da bir süredir konuşmadıkları atölye arkadaşlarını aramalarına mahal vermek. Bir diğer amacım da dernekle ilişkim üzerinden, derneğin omurgasında kurduğu güçlü arkadaşlık ve aile ilişkilerinden, bunların neden nasıl oluştuğundan, mimarlığın içinde bu ilişkilerin yerinden, öğrenciliğimin ve bakış açımın bunlara dayanarak nasıl değiştiğinden bahsetmek. Bu yazıyı yazdığım sıralarda Budapeşte’de Erasmus programında olduğum için konuyu biraz duygusal bir yerinden ele almış olabilirim.

Yazmaya başlamadan önce onuncu yıl için yazılmış diğer yazıları tekrar okudum ve kimsenin kendi deneyimini anlatmaktan kaçamadığını gördüm. Sanırım derneği özel kılan şey de deneyimlerden beslenmesi ve bıraktığı etkilerin gücü. Benim hikâyeme gelecek olursak, her şey pandemi zamanı kaydımı dondurup bir arkadaşımla beraber öğrenci yarışmalarına katılmamla başladı. Daha sadece birinci sınıfı okumuştum, dolayısıyla deneyimim pek yoktu ancak bir şekilde olaylar birbirini izledi diyebiliriz. Yaptığımız tartışmaları birinci sınıf temel tasarım dersinden hocam olan Merve Gül Özokçu’yla da paylaşıyor, sık sık konuşuyorduk. Sonrasında kendisi beni Gökçeada’da Açık Alan Gökçeada atölyesine çağırdı ve dernekle tanışmış oldum. Şimdi bakınca görüyorum ki en büyük şanslarımdan biri, dernekle öğrenciliğimin çok erken bir safhasında tanışmış olmam. Gökçeada’da Merve’yi ilk gördüğümüzde “Bana artık hoca demenize gerek yok” demişti ve o an derneğin iç işleyişini ilk defa anlamıştım: Hiyerarşinin olmadığı, herkesin herkesten bir şeyler öğrenebildiği bir birliktelik. İlk saha deneyimimde, ekran başında çizilen şeylerin gerçekte nasıl yapıldığını ve nasıl değiştiğini fark ettim ve hemen derneğe üye oldum. Öncesini sonrasını Açık Mimarlık’ın HİM 10 Yaşında programlarının ikincisinde uzun uzun konuşmuştuk.

Sonrasında yer aldığım atölye ve dernek işlerinde her zaman okul/saha karşılaştırmasını ve birlikte yapmanın gücünü gördüm. Çamlıca İlkokulu Oyun Alanı projesi hepimizin çevrimiçinden sahalara döndüğü bir süreç olmuştu. Uzun zamandır tanıştığım, mesajlaşmalardan, telefondan ya da çevrimiçi toplantılardan bildiğim insanlarla yüz yüze çalışmak ve tanışmak çok iyi hissettirmişti. Çamlıca’daki ilkokula yaptığımız park projesi zaman ve emek açısından beni çok zorlamıştı. Dönem içi sınavlar ve teslimlerin ortasında hafta sonu sahaya gitmek zihinsel ve fiziksel olarak yorucuydu ama bir nevi ilaç gibi de geliyordu. Okulda tartışılan konular, ölçekler, kullanıcı ilişkileri bir yanda, sahada yaptığımız eylemler, uygulamalar diğer yanda duruyordu ve bunlar ara ara birbirine karışıyordu. Çocuklarla çalışmak, tasarlamak, oyunlar oynamak, boyama yapmak onların yapıya aidiyet hissini artırıyordu. Bu, derneğin her çalışmasında çok dikkat ettiği bir özellikti. Hafta sonu sahada kullanıcılarla bire bir çalışmak, hafta içinde tartıştığım kullanıcı/yapı ilişkisini de sorgulamamı sağlıyordu. Okulda çizdiğim projelerde aidiyete, kullanıcı temaslarına ilişkin farkındalığım da artmıştı.

Çamlıca İlkokulu Oyun Alanı Projesi, Herkes İçin Mimarlık

Dernek maillerinde Yahşibey 49’un adını gördüğüm andaki heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Öğrenci olarak katılmak istediğim ancak başvuramadığım Yahşibey Tasarım Çalışmaları’nın dernekle beraber yapılacak olması heyecan vericiydi. Bir anda kendimi on mimarlık öğrencisi, dernekten arkadaşlarım ve Nevzat Sayın’la atıl köy okullarını tartışırken buldum. Metnin başında bahsettiğim, derneğin bana kazandırdığı hiyerarşiden uzak arkadaşlık ilişkilerini en yoğun tecrübe ettiğim ortamlardan birisi buydu sanırım. Ben de bir mimarlık öğrencisi olarak dernek kontenjanında yerimi almış, üye ve katılımcı sıfatları arasında gidip gelen bir bulanıklık içinde koşturmaya başlamıştım. Dernek içindeki rollerin geçişken durumu kafaları karıştırmış olmalı ki sonradan öğrendiğim kadarıyla ilk birkaç gün herkes beni de katılımcı öğrenci sanmıştı.

Yahşibey 49, Herkes İçin Mimarlık

Beraber yatıp kalkmak, yemek yapmak, alışverişe gitmek, ölçü almak, çizim üretmek ve mimarlık tartışmak hepimizi bir araya getirmişti. Bu samimiyet, derneğin mihenk taşlarından birisi olan birlikte yapmak kavramının Yahşibey evleriyle birleşmesi sonucu ikinci haftanın sonunda iyice gözle görünür olmuştu. Katılımcı, üye, öğrenci, yürütücü, dernek başkanı, yeni mezun gibi bütün tanımlar birbirine girmiş, bir ekip olarak çıkılmıştı sanki. Atölyenin sonunda herkes adeta birbirini yıllardır tanıyor ve yıllardır birlikte çalışıyor gibiydi. Atölyeden sonra ekibin uzun bir süre görüşmeye ve beraber çalışmaya devam etmesi de bu yüzdendi bence. Bunu depremden sonra 49 ekibinin bir araya gelerek dernek çatısı altında tekrar çizim üretmesinde de gördüm. Dernek insanları öyle bir birleştirmişti ki neredeyse bir aile hâlini almıştık. Ekip hemen tekrar organize olup kısa zaman içinde Kahramanmaraş’ta yapılacak yapıların çizimleri için tekrar masa başına oturdu. Çoğunluğun final projesi sorumluluğunun olduğu bir dönemde gece yarılarına kadar süren çevrimiçi toplantılar, arkada açık bırakılan görüntülü görüşmeler, teslime yetiştirilmeye çalışılan çizimler yaptık. Arkadaşlığımızdan dolayı herkes birbirini o kadar iyi tanıyor, birbirinin bütün özelliklerini o kadar iyi biliyordu ki kısa zamanda ancak bu kadar iyi organize olunabilirdi. Tabii her çizim gibi bu yaptıklarımız da uygulama esnasında dönüştü, gelişti ve değişti.

Dernek Terası, Herkes İçin Mimarlık

Bu yaz sonu gerçekleştirdiğimiz, Kahramanmaraş’ın Türkoğlu ilçesinde bulunan Süper Kerpiç Kitaplık Uygulama Atölyesi’nde ise her şey daha farklıydı. Deprem bölgesinde şartlar zorluydu ama güzel bir amaç için bir araya gelen bir grup insan olmanın verdiği güç, motivasyon kaynağımız olmuştu. Yine beraber yapma, dayanışma ve yapıya dokunarak inşasında görev alma aktiviteleri bağlayıcı unsurlara dönüşüyordu. Bu şekliyle barınma, sanki bin bir çeşidi olan mimarlık tanımlarının en gerçeği ve en eskisiydi. Orada bulunan insanların, çocukların desteği ve işbirliği hepimize iyi gelmişti. Birçok farklı meslek grubundan oluşan kalabalık bir ekip bir anda ayrılmak istenmeyen bir topluluğa dönüşmüştü.

Süper Kerpiç Kitaplık Uygulama Atölyesi, Herkes İçin Mimarlık

Günlük program çok fizikseldi ve gerçek bir saha temposundaydı; kum karıştırma, harç yapma, kürek yapma, tel örme, çuval doldurma ve hepsi peşi sıra. Birisi bir diğerinin yerini alıyor, yorulan küreği bırakıyor, bir başkası onun kaldığı yerden devam ediyor, dinlenenler çalışanlara kahve yapıyordu. Aynı zaman-mekânda aynı şeyi yapmanın ve bunu yerellik içinde oradaki insanlarla beraber yapmanın etkisi, hepimizde aidiyet duygusunu da kabartıyordu. Her paydos saatinde tam gün batarken, ya yapının temellerinde ya da çıkılan katlarda, çember formunda oturup gün sonunu değerlendirirken herkesin yüzü gülüyordu. Aynı amaçla bir araya gelmiş bir grup insanı mimarlık birleştiriyordu sanki. Kahramanmaraş’tan döndüğüm sabahı hatırlıyorum da hiç dönmek istememiştim hatta aklım fikrim orada kalmıştı.

Süper Kerpiç Kitaplık Uygulama Atölyesi, Herkes İçin Mimarlık

Dernekle tanıştığımdan beri mimarlığa bakış açım çok fazla yoğuruldu. Bazen güçlü bulduğum bazen çok saçma bulduğum bir sürü an yaşadım. Okulda çizdiğimiz şeyler ne kadar gerçek ne kadar deği, atölyelerde ve sahada gördüm. Dernek, karşılaştırma yapmama, soru sormama ve problem üretmeme yardımcı oldu. Ama belki de bende yarattığı en önemli kazanımlardan biri de bütünsellik oldu. Şimdiye kadar yer aldığım bu atölyelerde kurduğum arkadaşlıkların ve tanışıklıkların güçlü olmasının derneğin işleyiş biçiminden kaynaklandığını fark ettim. Sistem beraber yapma ya da aidiyet üzerine temellendiği için etrafına topladığı insanlar da hep bütüncül düşünenler oluyor. Belki de öğrencilikte başlayan hırs, rekabet ve tekliğe karşı, dernek tam zıt bir noktada bütünsellikle, beraberlikle ilgileniyor hatta bunu yeşertiyor. Hırs ve bireyselliğin olmaması katılımcıları insanlığa yaklaştırıyor, bu esnada mimarlığı da peşinden sürüklüyor.

Beraber sorular sorduğumuz, problemler ürettiğimiz, çözüm arayıp tartıştığımız, günün sonunda da birlikte öğrendiğimiz nice on yıllara...

* Bu ifade, Yunus Emre’nin “Biz Kimseye Kin Tutmayız” şiirindendir ve şiiri ilk olarak Mahzar ve Fuat İkilisi “Adımız Miskindir Bizim” adı altında 1974’te bestelemiştir. Ancak şarkının bu metinde bahsini geçirdiğim uyarlaması Athena’nın 2014 yılında yayınladığı Altüst albümündeki hâli.

atölye çalışması, birlikte yap, deprem, dernek, Herkes İçin Mimarlık, mimarlık, mimarlık eğitimi, Sarp Özgen