Yort Kitap’ın
Kısa ve Öznel Hikâyesi
düzeltilen, üzerinde tartışılan kitaplar yayımlayacak Yort. »
Pratikte ve teoride tabiatla aram pek iyi sayılmaz. Denizin üstünde, içinde, yakınında olmak hariç; peyzaja dönüştürülmemiş, kendiliğinden orada duran tabiat parçalarıyla karşılaşmalarımda duyduğum, erinçten, özgürlükten ziyade korku, kaygı, tekinsizliktir. İnsan müdahalesiyle kurgulanmış olanların verdiği geçici ferahlık da tasarımın niteliğiyle yaralanıverir hemen. Flora ve fauna merakını, botanik ve hayvanat bahçesi örneklerindeki gibi, tabiatın alanını –umutsuzca– genişleten bir şeyden değil, insanın onu kendi çıkarına suistimal ettiği, şiddeti muhtelif, nostaljik bir sömürüden sayıyorum. Türümüzün hayli uzun zamandır istikrarla ve doymazlıkla sürdürdüğü eylemlerin baskın karakterinin yeşertmek değil, yıpratmak olduğunu düşünüyorum.
Teoride, “tabiat” adının, “doğal” sıfatının tasarruflu kullanılması gerektiğini savunurum. Tabiatta canlıların ve şeylerin şöyle yahut böyle örgütlendiği iddiası haddini aşan bir genelleme gibi görünür bana: O kadarını nereden bilebiliriz? Hayvan ve bitki âleminin dinamiğini, dünyanın nasıl işlediğine ilişkin bilgi ve erdemi şükranla devşirebileceğimiz bir kaynak olarak görmektense kendi niteliklerimizi olanca narsisizmimizle yakıştırdığımız yanıltıcı bir ayna olarak tasarladığımız fikri daha gerçekçidir. Ürünlerimizin, tavırlarımızın doğal olduğu iddiası da kapitalizmin sapkın sözlüğünde hakikati bile isteye ıskalayan pahalı bir teselliden ibaret.
Bu aralar felsefe ve sanat çevrelerinde hayli popüler olan “antroposen” fikri bile, tüm pişmanlığına ve kaygısına rağmen, medeniyetimizin kurucu unsuru olan üstünlük sanrısından hepten kurtulamıyor, değil mi? Antroposen düşünürlerinin bir iyi bir de kötü haberi var. Kötü haber hemen herkesin malumu: İnsanın ürettiği heyula, bir çağa adını verecek kadar büyük bir hasarın sebebidir. Ama bu önerme insanın tabiata üstün gelme çabasının felakete götürse de başarıya nihayet eriştiğini karanlık ve müstehzi bir tebessümle müjdelemiyor mu? Halbuki, geniş zaman aralıklarını hayal etmeye yatkın uzmanlar, sözgelimi jeologlar, paleontologlar, arkeologlar, bu adlandırma meselesine itiraz ediyor: Antroposen boyunca yeryüzünde birikmiş ve birikecek olan katmanlar, önceki çağlarınkine nazaran hayli ince kalacak. Kaosun ve kozmosun ölçeğinde, insan evladının tevazuuyla kibri arasındaki kılcal hattan çok daha ince olacağı kesin bu kesit, uzak –ve elbet hayali– bir gelecekte bir çağ değil, ehemmiyetsiz bir vaka olarak anılacak.
Dünyayı anlama, adlandırma, dönüştürme faslını bir kenara bırakıp çiğneyebileceğimiz kadarını mı ısırsak? Zorunlu tevazuu, kaçınılmaz acziyeti ıskalamazsak, alanımızın ancak “tabiatın temsili” meselesine odaklanacak genişlikte olduğunu görebiliriz. Güvenli, ehlileştirilmiş, vahşetten ve rastlantıdan arındırılmış temsil bahçesinin duvarları, tabiatın hakikatine dair söz söylemeyi manasız kılan bir sınırda dikilidir; “tabiata dair” değil, “tabiat fikrine yaklaşma çabasına dair” erişilebilir, tartışılabilir, metafizikten arındırılmış minör faaliyete ev sahipliği yapabilir. Sanatın büyük dertlerinden biri şu olmamış mı: Tabiat diye andığımız o koca nesneler kümesiyle –yahut onun erişebildiğimiz parçalarıyla– onun imgeleri arasındaki mesafe nasıl kat edilmeli?
Bu denemenin ve yazarının sınırları, konunun tüm yönlerini araştırmayı engelliyor; ancak birkaç örneği açarak ilerleyebilirim. Seneler evvel, Tate Britain’da suluboya sanatının sekiz asırlık tarihini kat eden bir sergi izlemiştim. Turner’ın muhteşem gün doğumu manzarası, Dresser’ın bilim sınırında bir merakla yaptığı çiçek çizimlerini içeren koca defter epey heyecanlandırmıştı beni. Ama en çok Andy Goldsworthy’ninkine bayılmıştım: Devasa bir suluboya kâğıdının üzerine Scaur Çayı’nın yatağından devşirdiği birkaç kızıl kaya ve kartopu bırakmış, kar eridikçe kayadan süzülen pigmentlerin kendi akışında izler bırakmasını seyretmişti. Çağıyla koşullu perspektiften, kanvası iradesinin emrinde bir tasarım alanı olarak görmekten vazgeçmesi etkileyiciydi. Bir akışı kaydetmenin ötesine geçmeyen bu mütevazı jesti tabiat temsili için isabetli bulmuştum.
Mesele sanat olunca, irade tesliminin de bir sınırı var elbette: Aynı Goldsworthy bir ağacın dalına astığı, küçük rabıtalarla ekleştirdiği ahşap çubuklardan bir geçici heykel inşa etmektedir. Belgeselde, tabiatın güçlerine aşina olan, onlarla müzakereden çekinmeyen, faaliyetini bu tavırla ören sanatçının bu iş üzerinde çalışırkenki görüntülerini izlerken, bir yandan da söylemini işitiriz: “Bir yapıta giriştiğimde çoğunlukla onu kendi çöküşünün eşiğine dek getiririm; bu çok hoş bir dengedir.” Montajcının hınzırlığı işte: Bu sözlerden birkaç saniye sonra bir rüzgâr eser, çubuklar önce inceden sallanır, sonra Goldsworthy’yi endişeye sürecek şekilde birbirinden ayrılmaya başlar, rabıtalar atar, iş daldan kurtulur, toprağın üstüne yığılıverir. Orada harcanan saatlere yazıklandığından mı, tecrübesine karşın çöküşü geciktirememiş olmanın sıkıntısından mı, yoksa hezimetin tam da kendine ve sanatına odaklanan bir belgesel çekilirken kayıt altına alınmasının mahcubiyetinden mi nedir, Goldsworthy aşikâr bir hayal kırıklığı yaşar. Söylem üretirken kuvve hâlinde hoş olan çöküş eşiği, fiiliyatta kekredir. Tabiatın güçlerine teslim olmuş görünen Goldsworthy belki de kendini ima ettiği kadar silememiştir. Geldik mi gene tevazuyla kibre?
Söylemle eylemin denk düşmemesi tatsız, ama gene de ona çok yüklenmemeli; en azından Olafur Eliasson ve Minik Rosing’in defalarca sergilenen Ice Watch adlı işindeki tuhaf çelişki yok Goldsworthy’ninkilerde: Sakinlerini küresel ısınmanın aciliyeti hususunda uyarmak için şehirlerin meydanlarına dizdikleri buzdağı parçalarını ta Kuzey Kutbu’ndan taşırken sanatçıların, ekibin, yapıtın karbon ayak izi kim bilir kaç bin metreküp buzdağını eritecek raddeye varmıştır!
Sanem Odabaşı ve Andreas Ribbung’un İki Bahçe Arasında* adlı sergisinin bu tartışmayı ilerletmek için çok hoş bir vesile olduğunu düşünüyorum. Mutlu bir rastlantıyla buluşmuş, fikirleri uyuşmuş, bakışları ortaklaşmış görünen iki sanatçı, tabiata duydukları hayranlığı hem kullandıkları malzemeyle hem de o malzemeyi kendi hâline bırakma tevazuuyla ifade etmenin yollarını arıyor. Bunu, “gördüklerinin bire bir aynısını sunmak değil de onlardaki izlerini aktarmakla ve yakın bir bakış sunmakla” yapıyorlar.
Odabaşı ve Ribbung’un işleri iradeyle tevazu arasındaki gerilimin neresine yerleşiyor? Temsil mekanizmasının sanatçının aradan çekilmesini imkânsız kıldığını seziyor ve sezdiriyorlar. Malzemelerin birbirine karıştığı yerdeki kendiliğindenliği izliyorlar, evet, ama bir yandan da sınırlıyor, altını çiziyorlar. Burada belki de “izlemek” fiilini “iz-lemek” olarak okumalı: İz sahibi etmek; lekelemek, katlamak, yaralamak fiillerindeki gibi. En çok dikkatimi çeken, malzemenin kendiliğindenliğinin basit haritalarını çıkarırken, bitkisel boyaların kendi hâlinde dağıldığı kumaşlara yapılmış, kimi zaman o dağılmaların sınırlarını takip eden, kimi zaman kendi düzenini o dağılışla müzakereye sokan, yakıştıran yavaş dikiş müdahaleleri.
Sanatçılar izleri kaydederken kendi teknik ve estetik müdahalelerine sahip çıkıyorlar. Tabiatı izlerken kendi izlerini bırakıyorlar. Zaten serginin adından belli: Ormanda, savanda değiliz, bahçedeyiz. Sergi kitapçığının bir köşesine yazılmış, bahçenin kaostan çalınmış küçük uçucu bir kozmos parantezi olduğunu ima eden cümle hem sanatçıların ikili faaliyetini hem de tabiat fikrini kavrayışlarını açan bir anahtar işlevini görüyor: Biri diğerinin işini kendininkine zemin eylerken, kendi ifadeleriyle “birbirinin bahçesi” hâline geliyorlar. Her bir yapıtın ve hepsinin Eldem Sanat Alanı / Fırın’da yan yana gelişlerinin nefes alan, aldıran tonları ve kompozisyonu ferahlık hissi bırakıyor.
Babamın rençberlik bilgeliği, anamın bahçe düşkünlüğü, sevgilimin çiçek merakı bende yok. Tabiat benim için tecrübeden, fikirden çok, bir imgeler yığını. O anlamda şehirden filan pek bir farkı yok. Her ikisinin de kendi perspektifimle sınırlı fotografik imgelerini derleyeduruyorum ben de. Ama, başta da dedim ya, bu imgeler tekinsizliği duyuruyor oldum olası. Sergiyi izlerken bana da bulaşan tüm o ferahlığa rağmen, hayır, tam da o ferahlık yüzünden, şu şerhi düşeceğim: Serginin söylemine de eylemine de hâkim olan olumluluk, bendeki tabiat imgesine uymuyor, dahası hâkim bir yanılgılı nostaljiye de referans veriyor gibi. O korunaklı bahçenin duvarlarının az ötesinde, özellikle son birkaç asırdır, kimilerine göre ise insan evladı iki ayağının üzerine kalktığından beridir, çoğunluğu bu tuhaf türce üstlenilen ve tüm diğer türlere yönelen vahşet, sömürü, katliam gümbür gümbür sürerken, bizzat inşa ettiğimiz ve doymaz müşterisi olduğumuz sanayi “doğal”ın hem içeriğini hem biçimini bunca dönüştürmüşken, içimizdeki ve dışımızdaki tabiat denen şeye bunca uzak düşmüşken, böyle ferah bir peyzaj, motivasyonunu nereden alıyor acaba? Tekinsizin görmezden gelindiği bu bahçede, iki sanatçı arasındaki bu ortaklığı nasıl düşünmeli? Konuya ve üsluba dair güncel bir eğilim mi, yoksa ortak arzuların, kaygıların ve elbette kaçışların ifadesi mi?
{Aksi belirtilmedikçe fotoğraflar: Osman Şişman}
* Sergi, 8 Eylül 2024’e dek Eskişehir’in kıymetli sanat mekânı Eldem Sanat Alanı’nda görülebilir.