Kent, Hafıza, Arşiv:
Bilecik Kent Belleği

Arşiv dendiğinde aklımıza belli başlı imgeler geliyor olsa gerek. Bunların ilki, bir devlet dairesinin pek de uğranmayan bir köşesinde, kapısında gayet ciddi ve net bir biçimde “ARŞİV” yazan bir odada metreler boyunca uzanan raflara dizilmiş, evrak dolu klasörlerin görüntüsüdür. Hızla aklımıza gelen bu imge, kelimenin etimolojik kökeninden pek de uzak bir manzara değil aslında. Archive, çoğul haliyle archives Avrupa dillerine Antik Yunancadan geçmiş bir kelimeydi; archē kökü “başlangıç, ilk” anlamına geliyordu; nitekim ilklerle ve başlangıçlarla ilişkili olan müz, yani ilham perisi de Archē’ydi.1 Bu kökten türeyen archeion devlet dairesi anlamına geliyordu. Archive ise uzun yıllar boyunca arşivi oluşturan materyalin kendisinden değil, bu materyalin muhafaza edildiği yerden bahsedilirken kullanılacaktı. 

Roscoe Hill archive kelimesinin ilk anlamının “kayıt ve evrakların muhafaza edildiği yer” olduğunu, modern sözlüklerde ikinci anlam olarak “kayıt ve evraklar”a yer verildiğini aktarır. Hill aynı zamanda 18. yüzyılın sonundan 19. yüzyılın sonuna kadar pek çok kaynakta arşivin “kayıtların saklandığı mekân” olarak açıklanmasına dikkat çeker. Materyalin kendisinin “arşiv” olarak nitelenmesi 1885 tarihli The Oxford English Dictionary’de karşımıza çıkar; “kamuya dair kayıtların veya diğer önemli tarihi belgelerin saklandığı yer”in yanı sıra “muhafaza edilmiş tarihi belge” de artık arşiv tanımına dahil edilmiştir. 1909 tarihli New International Dictionary arşivin “mekân” olarak karşılığının yanı sıra belgeleri karşılayan anlamına bir yenilik daha getirmiştir: “Kamusal kayıtlar veya gerçeklerin kanıtı olarak saklanan, ulusal veya aile arşivi olarak saklanan belgeler.”2 Böylece sözlük karşılığında arşivin “devletle ilintili” anlamının dışında sivil bir karşılık kazanmaya başladığını da görürüz. Tabii ki bu, sözlükteki anlamı dönüşünceye kadar arşivin yalnızca “resmi, devletle ilintili” bir anlamı karşıladığı anlamına gelmiyor. Nitekim Antoniette Burton arşiv malzemesinin “resmiyeti” konusuna şöyle açıklık getirir: “Elbette arşivler, yani geçmişin kasıtlı olarak ya da gelişigüzel bir biçimde ‘kanıt’ olarak toplanan izleri hiçbir şekilde resmi mekanlarla veya devlet depolarıyla sınırlı değildir. Çok eski zamanlardan beri çeşitli gayriresmi yerlerde muhafaza edilmişlerdir. Rosetta Taşı’ndan ortaçağ duvar halılarına, Viktoryen dönemin müze evlerinden Afrika vücut dövmelerine araştırmacılar yüzyıllardan beri çeşitli ‘arşivsel’ tecessümlerin tarihsel kanıtlarını okuyorlar, ancak hâlâ oldukça pozitivist olan tarih mesleğinin (hem Batı’da hem de dışında) bu izlerin hepsini meşru arşiv kaynakları olarak tanıdığı bir tartışma konusudur. Sözlü tarihin son yirmi beş yılda kazandığı saygınlık, internetin de bir arşiv olarak ortaya çıkması olgusuyla birlikte, neyin arşiv olarak sayılması gerektiği ve her türlü tarihi nesnenin kökeninin disipliner bir proje olarak ‘Tarih’te nasıl bir rol oynaması gerektiğine dair kavramları sorgulamada önemli bir rol oynamıştır.” 3

İnsanoğlunun tuttuğu görsel kayıtlara dair –Altamira mağarası duvar resimleri gibi– paleolitik çağa kadar giden verilere sahibiz; Batı’da Herodot, Doğu’da Sima Qian’dan beri tarih yazılıyor. Ancak burada amacım arşivciliğin tarihini yazmak veya neyin arşiv malzemesi olup olmadığını tartışmaya açmak değil. Arşiv uzmanı değilim; bu nedenle arşivlenebilecek malzemelerin niteliğine, neyin arşivlere girip neyin girmemesi gerektiğine dair bir şeyler söylemek gibi bir iddiam olamaz. Ancak Türkiye’de olabildiğince birincil kaynaklara ulaşmaya çalışan ve çalışmalarını öncelikle buralardan topladığı verilerle oluşturan bir sanat tarihçisi ve araştırmacı olarak, ben ve benim gibi pek çok araştırmacının sanat, mimarlık ve kent tarihi konularında karşılaştığı sorunlara değinmekte beis görmüyorum.

Malum, arşiv ve kayıt tutmak kavramlarının tarihçesi meselesinde Batı ve Doğu toplumları arasında sıklıkla bahsedilen bir ayrım vardır; Batı’nın nasıl her şeyi yazılı bir şekilde kayıt altında tutarken, Doğu’da bunun sözlü gelenekle sürdürüldüğünden dem vurulur. Bunun günümüzde arşiv materyallerine erişimde yaşanan sıkıntılarla doğrudan bağlantısı kuşkusuz tartışmaya açık bir konu. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki Doğu’nun belirli bölgelerinin, belirli zamanlarda, kimi bakımlardan Batı’dan hayli farklılaşan koşullar tarafından şekillendirilen tarihinde, pek çok sebepten ötürü, bilgiyi kayıt altına almak konusunda farklı tavırların geliştiğini söylemeliyiz. Bunun en güncel örneği hayatımızın içindedir: Pek çoğumuz ailesinin kendisinden önceki nesilleriyle ilgili pek az veriye sahiptir. Genellikle yalnızca bizden iki önceki neslin doğum yılını biliriz ve hangi ay, hangi gün, hatta bazen hangi sene doğduğu bile bilinmeyen aile büyüklerinin hikâyeleri Türkiye’de yaygın bir şekilde anlatılır. Hatta çoğu zaman bu aile büyüklerinden ailedeki bir kişinin doğumuna dair “ekinler toplandığı zaman” veya “cami boyandığı zaman” gibi, biz sonraki kuşaklara pek de ipucu sağlamayan ifadeler duymuşuzdur. Modern öncesi toplumların genellikle doğa döngüsüyle ve onunla bağlantılı tarımsal faaliyetlerle ilişkili bu ifadeleri, zamana dair kendine özgü bir bilgi sistemine işaret eder, ancak bu, bugün bizler için fazla kullanışlı değildir.

Aile belleği çalışmalarında mikro ölçüde karşımıza çıkan bu hafıza problemi kent yaşamında ve gündelik hayatımızda da sıklıkla peşimizi bırakmaz. Bilhassa son yıllarda kentsel dönüşümle hızla değişen İstanbul’da sokakta yürürken çoğu zaman “Bu binanın yerinde önceden ne vardı?” diye sorar olduk, neyse ki Google Street View gibi uygulamalar sayesinde en azından son on yılda nelerin ne şekilde dönüştüğünü hızla görebilme imkânımız oluyor. Peki ya öncesi? Örneğin bir yapı monografisini yahut bir bölgenin geçmişine dair bir araştırmayı düşünelim: Böyle bir çalışmayı hazırlarken işin belki de en problemli kısmı görsel materyali bulmak olabiliyor. Nitekim geçtiğimiz günlerde Ümit Nar, Turkuaz Yayınları’ndan çıkan kitabı Krepen Pasajı Nerededir? Pera Tarihine Bir Uğrayış’ın tanıtım söyleşisinde, kendisini bu kitabı yazmaya itenin Beyoğlu’ndaki hızlı dönüşüm olduğunu belirtiyordu; bir dükkân el değiştirirken ancak bir önceki işletmeyi hatırlayabiliyorduk. Daha öncesi hafızamızdan silinip gidiyordu. Nar’ın değindiği bir diğer önemli nokta, ne yazık ki günümüze ulaşamayan Krepen Pasajı’nda bir dönem Photo Eden adında bir fotoğraf stüdyosu var olmasına rağmen pasajın doğru düzgün bir fotoğrafının bulunmamasıydı. Kendisinin ulaşabildiği tek görsel malzeme İstiklal Caddesi yönünden çekilmiş bir fotoğrafta uzaktan gözüken bir cepheden ibaret olmuş. Bu durumun, bahsedilen hızlı dönüşüm ve belleğin yitip gitmesi bağlamında son derece büyük bir boşluk oluşturduğu ortada.

İşte bu noktada, kent hafızasını kaybetmemek konusunda araştırmacılar kadar kurumların da büyük sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Zira arşivin varlığı kadar erişilebilirliği de önemli. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri aracılığıyla bir kısmı dijital ortama aktarılmış olan pek çok resmi evraka ulaşabiliyoruz. Ancak yerel yönetimlerin arşiv oluşturmakla ilgili uygulamalarından bahsedeceksek, buradaki durum farklı. Belediye arşivlerine e-posta atıp hiç gelmeyecek bir cevabı günlerce bekleyebilir, daha sonra –bir Türkiye klasiği olarak– tanıdık vasıtasıyla ilgili birime ulaşmayı deneyebilir ve arşivlerin araştırmacılara kapalı olduğu cevabını alabilirsiniz. Peki ya resmi evrak veya benzer statüsü olmayan ancak yine de bir bilgi nesnesi sayılan ve arşiv malzemesi tanımıyla örtüşen belgelere erişim ne durumda? Doğrusu süreli yayınlar konusunda hâlâ kat etmemiz gereken çok yol olduğu kanısındayım. Kuşkusuz kütüphaneye gidip saatlerce süreli yayın taramak, araştırmacının üzerinde çalıştığı konu haricinde araştırdığı dönemle ilgili pek çok bilgi edinmesini sağlıyor, bu nedenle süreli yayın taramanın kıymeti tartışılmaz. Ancak günümüzde teknolojinin sunduğu olanaklar sayesinde çok daha hızlı bir şekilde bu çeşit verilere ulaşmak mümkün. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi (Library of Congress) 1765-1963 yılları arasında yayımlanmış olan çok sayıda gazeteyi taramış ve veritabanına yüklemiş; üstelik bu belgelerde kelime aratmak da mümkün (ki bu da araştırmacının işini kolaylaştıran bir durum). Benzer şekilde Fransa Ulusal Kütüphanesi’nin (Bibliothèque Nationale de France) dijital bölümlerinden olan Gallica’da da basit bir aramayla bile çok fazla veriye ulaşmak mümkün. Türkiye’de ise özellikle süreli yayınlar konusunda genel bir dağınıklıktan bahsedebiliriz. Belirli yayınların belirli dönemleri, farklı kurumların belleğinde saklanıyor; hepsini içeren tek bir arşivden bahsedemiyoruz. İstanbul Üniversitesi’nin Gazeteden Tarihe Bakış Projesi kapsamında pek çok gazete tarandı; ancak burada sıklıkla 1930’lu yıllardan 1942 yılına kadar sayılar mevcut ve her bir belgenin boyutu, bazen çalışmayı kesintiye uğratacak kadar büyük. Dosyaları her seferinde pdf formatında indirmeniz gerekiyor ki sanırım kütüphanede matbu gazeteyi taramak vakit bakımından çok daha avantajlı. Benzer bir veritabanı olan Ankara Üniversitesi Gazete Arşivi ne yazık ki sürekli düzgün çalışmayabiliyor. Milli Kütüphane benzer bir hizmeti, arama yapma olanağıyla birlikte sunuyor. İBB Atatürk Kitaplığı’nda ise dijitale aktarılmış epey miktarda gazete mevcut, büyük bir kısmı da Osmanlı dönemine ait.

Mesele fotoğraf ve efemeraya gelince iş biraz daha çetrefil bir hâl alıyor. Taradığınız süreli yayınlarda araştırmanızla ilgili bir fotoğrafa denk gelirseniz şansınız epey yaver gitmiş oluyor. Araştırdığınız konuyla alakalı yayınlar veya çalıştığınız dönemin faal fotoğrafçılarının basılı fotoğraf albümlerine erişmek de bir başka seçenek, ancak bunun daima çok kolay olmadığını da söylemeliyim. Selahattin Giz gibi fotoğrafçıların albümlerinin yakın tarihli baskıları çok önemli ve faydalı yayınlar olmakla birlikte, bunların sayıları hâlen arzu edilen düzeyde değil. Ancak yayınlar, kütüphaneler gibi kaynaklardan erişilebilecek fotoğrafların kat kat fazlası dışarıda bir yerlerde, araştırmacının peşinden koşmasını bekliyor. Peki nerede bu fotoğraflar? Her şeyden önce kaynağı belirsiz pek çok görsel, Pinterest gibi platformlarda veya Facebook’ta “X Şehri Hatıraları”, “Y Şehrinin Eski Zamanları” gibi muhtelif gruplarda sürekli dolaşım hâlinde. Kimi zaman belki çok işe yarayabilecek bir görsel malzeme, kaynağın belirsizliği, fotoğrafın yaklaşık tarihi gibi unsurların belirsiz olması nedeniyle değerlendirilemeyebiliyor.

Fotoğraf ve efemera konusunda bir diğer uçsuz bucaksız dolaşım ağı müzayedeler ve koleksiyonerler arasında söz konusu. Özellikle pandemi döneminde online müzayedelerin Müzayede APP çatısı altında birleşmesi ve her an her yerden bu müzayedelere katılım olanağının ortaya çıkması bu dolaşımı çok hızlandırdı. Muhtelif önemli kişilerin dağılan terekelerinden çıkan evrak, fotoğraflar, kimi zaman mimari çizimler, eskizler bu online müzayedelerin vazgeçilmezi hâline geldi. Koleksiyonerler kapışması arasında, araştırmacı kendi çalışmasıyla alakalı bir malzeme gördüğünde, maddi olanakları elverirse ona sahip olabilir tabii ki. Ancak Türkiye’de pek çok araştırmacının bu müzayede rekabetine dahil olabilecek bir geliri olmadığını kabul edelim; en azından bunu sürekli yapabilmeleri pek mümkün olmayacaktır. Bu yüzden de böyle durumlarda araştırma aşamasını daha da uzatan bir süreç başlıyor; araştırmacının, kendisi için gerekli materyalin hangi koleksiyonerde olduğunu öğrenmesi, o kişiye ulaşması ve ilgili materyali kullanma konusunda koleksiyonerin onayını almaya çalışması. Bu keyfiyet nedeniyle ne yazık ki bazen araştırmacı konusuyla alakalı mühim bir fotoğrafa veya belgeye çalışmasında yer veremiyor ve koleksiyonerlere ulaşmaya çalışırken vakit kaybettiğiyle kalıyor.

Peki araştırmacının ihtiyacına yönelik çözümler sunan bir kurum hiç mi yok? Muhakkak var. Salt’ın bu konuda kamunun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik politikasının Türkiye standartlarına göre istisnai bir örnek olduğunun altını çizmek isterim. Kurumun bünyesinde barındırdığı arşiv materyalinin zenginliği ve bu materyali Salt Araştırma üzerinden dijital olarak araştırmacılara ücretsiz bir şekilde erişime açması sanat, mimarlık ve kent tarihi üzerine çalışan herkes için bulunmaz nimet. Öte yandan Koç Üniversitesi’nin Dijital Koleksiyonlar ve Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nin digitalSSM projeleri de kurumların dijital arşivler konusunda yapabileceklerine güzel örnekler sunuyor.

Bilecik Halkevi dikiş kursu

Şehirlerin bu kadar hızlı dönüştüğü, çocukluğumuzun geçtiği sokakları tanıyamadığımız, bir yere yeni bir dükkân açılırken bir önceki dükkândan evvelini hatırlayamadığımız bu zamanda, kent hafızasını diri tutabilmek ayrı bir anlam ve önem kazanıyor. Yerel yönetimlerin de kent hafızasına sahip çıkılmasına katkıda bulunabileceğini düşünüyor ve geçtiğimiz günlerde atılmış önemli bir adımdan bahsetmek istiyorum: Bilecik Kent Belleği.

Bilecik Kent Belleği Projesi, Bilecik Belediyesi ve Bilecik Kent Konseyi işbirliğiyle hayata geçirilen, kentin geçmişine ve hafızasına iddiasında bulunan yerel yönetimlerin neler yapabileceğini gösterebilmek adına çok önemli bir proje. Bilecik Kent Konseyi’nin birkaç sene önce hayata geçirme kararı aldığı ancak ne yazık ki uzun süre kâğıt üzerinde kalan bu proje, nihayet geçtiğimiz günlerde açılan web sitesi aracılığıyla ilk adımlarını atmaya başladı. Proje kapsamında Belediye ve Kent Konseyi arşivin oluşturulmasıyla ilgili görevleri paylaşmış durumda; Belediye web sitesi altyapısı, kameraman ve lojistik destek sunarken, Kent Konseyi arşiv materyalinin toplanması, tasnif edilmesi, paylaşılması ve bu malzemeyle ilgili yapılacak araştırmaların belirlenmesiyle bağlantılı organizasyonel faaliyetleri üstleniyor. Bilecik Belediye Başkanı Melek Mızrak Subaşı’nın onayı ve desteğiyle hayata geçirilen proje, Bilecik Kent Konseyi Başkanı Hakkı Aynur’un başkanlığında yürütülüyor.

Projenin ilk aşaması Bilecik’e dair fotoğraf ve kartpostalların gönüllü katkıda bulunmak isteyen kişilerden toplanmasıyla gerçekleşti. Bu noktada dijital arşivin önemine bir daha dikkat çekmek isterim: Projenin çalışma prensibi, toplanan materyalin dijital kopyalarının alınıp daha sonra sahiplerine iade edilmesine dayanıyor. Yani Belediye kendi arşivine somut bir malzeme katmıyor. Taranan fotoğraf ve görsellerden elde edilen dijital malzeme, tarihi, yeri, kişi adları, varsa fotoğrafın hikâyesi gibi bilgilerle vasıflandırıldıktan sonra, bağışlayan kişinin ismine de yer verilerek veritabanına yükleniyor. Böylece kent sakinleri sahip oldukları malzemeyi, tabiri caizse, belediyeye ödünç vererek dijital bir bağışta bulunmuş oluyor; Bilecik Kent Belleği de veritabanında her bir bağışçının ismine yer vererek projeye katkıda bulunan Bileciklilere haklarını teslim etmiş oluyor. Bilecik Kent Belleği’ni ekip arkadaşlarından Ayşin Yardımcı ile hayata geçiren Oğuz Cabar, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Ali Okumuş’un da akademik çalışmaları için topladığı fotoğraf, kartpostal ve efemerayı bağışlayanlar arasında olduğunu aktarıyor. Bu ilk aşama için çeşitli bağışçılardan yaklaşık 500 adet fotoğraf ve kartpostal toplanmış. Şimdilik bu görsellerin yarısından fazlasına web sitesi üzerinden erişmek mümkün.

Söğüt Ertuğrul Gazi Türbesi'nin 1930’larda çekilmiş bir fotoğrafı

Projenin fotoğraf ve kartpostallardan sonraki ikinci adımında yerel gazetelerle Bilecik’e dair tren biletinden davetiyelere, diplomalara kadar muhtelif efemeranın dijitalleştirilerek erişime açılması planlanıyor. Bugünlerde bu ikinci aşama için efemera toplanma aşamasında, her biri ait olduğu kişinin adıyla arşive kaydedilip daha sonra dijital arşive aktarılmak üzere tasnif ediliyor. Özellikle 1970’li yıllardan itibaren kentte yayımlanmaya başlanmış olan yerel gazetelerin de telifle ilgili izinleri alındıktan sonra dijitalleştirilerek Bilecik Kent Belleği üzerinden erişime açılması planlanıyor.

Bilecik Kent Belleği kapsamında, erişilebilen görsel ve yazılı materyalin dijitalleştirilerek erişime açılmasının ardından üçüncü aşamada video kayıtlarının, yani sözlü tarih çalışmalarının arşive dahil edilmesi planlanıyor. Cabar, kentin ileri gelenleri ve yaşlılarıyla 15-20 dakikalık video kayıtlarının yapılmaya başlandığını, videoların düzenlenme süreci tamamlandıktan sonra Bilecik Kent Belleği web sitesi ve Youtube kanalı üzerinden yayınlanmasını planladıklarını aktarıyor. Video arşivlerine daha sonra kent hakkında akademisyen ve araştırmacılarla yapılacak konuşmaların da dahil edilmesi projenin gündeminde.

BİLKON Fabrikası işçileri Cumhuriyet Bayramı yürüyüşü

Cabar, fotoğraf koleksiyonu erişime açıldığından itibaren, başka kentlerde yaşayan Bileciklilerin de kendilerine ulaşıp fotoğrafta tanıdıkları bir kişiyle veya fotoğrafın mekânıyla ilgili bildiklerini aktarmaya başladıklarını aktarıyor. Böylece artık uzakta yaşıyor olsalar bile Bileciklilerin kent hafızasına katkıda bulunmalarının da yolu açılmış oluyor. Proje dahilinde erişilen arşiv materyalinde, 1890’lı yıllarda Bilecik’ten İtalya Başkonsolosu’na yazılmış bir mektuptan şair Halide Nusret Zorlutuna’nın Bozüyük Halkevi tarafından davet edildiği bir anıt açılışına ait fotoğrafa kadar epeyce belge bulunuyor. Ayrıca Max Fruchtermann damgalı Bilecik kartpostalından Sait Faik’in 1947 tarihinde kaleme aldığı bir yazısına da konu olan, İstanbul’da Galata Köprüsü yakınında biletçilik yaparak hayatını kazanan Bilecikli Uzun Ömer’in fotoğrafına kadar, büyük tarih anlatılarınca genelde görmezden gelinen, ancak kent tarihi ve toplumsal tarih açısından büyük kıymeti olan daha “küçük aktörlerin” kentteki varoluşuna dair pek çok imgeyi bulmak da mümkün. Kentin mikro tarihini aydınlatmaya yardımcı olan bu gibi malzemelerin kıymeti büyük; bu bağlamda Bileciklilerin ellerindeki fotoğraf, belge ve benzer türde malzemeyi projeye dahil etmeye gönüllü oldukları ölçüde kentin tarihinin yazılmasına katkıda bulunacağını söyleyebiliriz. Ancak Cabar, bağış konusunda karşılaştıkları en büyük sıkıntının, kimi zaman belge veya fotoğraf sahiplerinin bu malzemeyi belediyenin alıp geri vermeyeceğinden korktukları için paylaşmaya çekinmeleri olduğunu aktarıyor ve malzemenin dijitalleştirildikten sonra sahiplerine iade edildiğinin özellikle altını çiziyor.

Bilecikli Uzun Ömer

Bilecik Kent Belleği yerel yönetimler tarafından hayata geçirilmiş olan dijital arşiv projelerinin Türkiye’deki ilk örneği değil. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin kadı sicillerinden meclis tutanaklarına, muhtelif evrakı paylaşıma açtığı bir kent belleği projesi mevcut. Benzer biçimde İstanbul’da fotoğraf, gazete ve video gibi çeşitli arşiv malzemesine yer verilen başarılı bir örnek olarak Beylikdüzü Kent Belleği’ni saymalıyız. Ancak ne yazık ki Fatih, Beyoğlu, Şişli, Kadıköy, Üsküdar gibi kentin en eski yerleşimleri için böyle doğrudan erişime açık bir dijital arşiv projesi henüz mevcut değil. Bilecik Kent Belleği, kolektif bir çabanın ürünü ve herkese erişime açık olmasıyla, daha önce de belirttiğim gibi, yerel yönetimlerin kent hafızasını korumak, unutturmamak ve geleceğe devrini sağlamak adına alabilecekleri sorumluluklar konusunda önemli bir örnek teşkil ediyor. Zira kimi zaman hatıra için çektirilmiş bir aile fotoğrafında bile, arkada kalmış, pek dikkat edilmeyen bir bina, yıllar sonra mimarlık tarihi çalışan bir araştırmacı için çok önemli bir bilgi kaynağı olabiliyor.

1. Yunan mitolojisinde müzlerin sayısı sıklıkla dokuz olarak karşımıza çıkar; ancak daha geç tarihli bazı gelenekler bu sayıyı artırır. İsmi geçen müz de bu geç tarihli gelenekler çerçevesinde değerlendiriliyor.

2. Roscoe Hill, “Archival Terminology”, The American Archivist 6, sy. 4 (1943): 206.

3. Antoniette Burton, “Introduction, Archive Fever Archive Stories”, Archive Stories: Facts, Fictions and The Writing of History (Durham & Londra: Duke University Press, 2005), 3.

arşiv, Aygen Demiriz, Bilecik, hafıza, kent