Mimari ile diğer sanat dalları arasında zorlama bağlantılar kurmaya her zaman mesafeli durmuşumdur; çünkü hayatın içindeki çoğu eylem birbiriyle benzerlik gösterebilir. Yemek yapmak ile bina yapma adımlarını ilişkilendirmek zor değildir. Aşçılık ve mimarlığın, bu benzerlik üzerinden giderek, birbirinden ilham alabileceğini iddia edersek ne kadar başarılı olabiliriz? Mutlaka belli noktalarda kesişme ve etkileşimler oluşur. Fakat bu kesişim ve etkileşimler mimarlık ile aşçılık arasında direkt bir ilişki kurabileceğimiz sonucunu doğurur mu?
İşte tam bu sebeple üretilmiş olan mimarlık ürününü romantik ve sanatsal alıntılarla ifade etmeyi “meşrulaştırma çabası” olarak tanımlayabiliriz. Fikri, ideolojiyi, vizyonu, inanılan veya aktarılmak istenen her neyse mimarlık aracılığıyla onu meşrulaştırmak. O yüzden genç bir mimar olarak mimarlık ve sanat arasında hâlâ oturtamadığım ilişkileri, o arada kalmışlıktan doğan soruları, mutlak doğrusuzluk gibi kodluyorum. Son zamanlarda (aslında hep var olan) filmlerde/dizilerde mimarlık üzerinden kurulan ilişkilere dikkat kesiliyorum. Yönetmen, tasarlanmış ya da kendiliğinden oluşmuş olan mekânı hikâyesini kuvvetlendirmek için araçsallaştırıyor. Bazen de bu hikâyeyi kuvvetlendiren mekânı, araçsallaştırmadan öteye geçerek, hâkim konu haline getiriyor. Mimarlığı bu kadar güçlü kullanan bir sanat dalına o gözle bakınca da mimar olarak bu ilişkilerin peşine düşüveriyorsunuz. İzlediğiniz şeyler üzerinden mekânsal okumalar yapmak kaçınılmaz hâle geliyor. İzlenen şeyde anlatılmak istenen duygu veya durumun seyirciye tesir etmesinde “mekân” önemli argümanlardan biri oluveriyor. Film veya dizilerdeki esas kız-esas oğlan sahnelerini düşünün: Krizli buluşmaların genellikle sahilde, deniz kenarında karşımıza çıkması bir tesadüf müdür? Bu meseleler üzerinde düşüncelerimin yoğunlaştığı bir dönemde Bir Başkadır dizisi tam zamanında geldi diyebilirim.
Bir Başkadır, Netflix’teki tanıtım metninde de geçtiği gibi farklı karakter yapılarına sahip, toplumun çeşitli katmanlarından ve bambaşka hayatlar yaşayan bir grup insanın yollarının kesişmesini ele alıyor. Bu kesişmelerden doğan ilişkiler, sorgulamalar ve insanların iç dünyalarıyla hesaplaşmaları üzerinden hikâye gelişiyor. Bambaşka hayatlar yaşayan bu insanlar aslında Türkiye’nin demografik yapısını ekrana yansıtıyor; etrafımızda var olan insan hikâyelerini sunuyor. Zaten dizinin başarılı olmasındaki en önemli sebepler, toplumsal yansımayı temel alması ve sahiciliği. Aynı hataları, aynı sorgulamaları, aynı iç hesaplaşmaları görüyoruz ve dizi izlenen bir şeyden ziyade düşündüren bir şeye dönüşüyor. Sinema eleştirmeni gibi bir konum alıp, şu hususta “iyi”, şu hususta “kötü” demek haddim değil fakat oyunculuklar, sanat ve görüntü yönetmenliğinin başarısına da sözü değindirmeden edemeyeceğim. Gelelim bu yazının yazılma amacı olan, gözüme çarpan ve bahsetmek istediğim mekân ve dizi ilişkisine.
Bu mekânsal değerlendirmeleri bölüm kronolojisini takip ederek sıralamayı planlıyorum, fakat bazı mekânlar çokça kullanıldığı için ayrıca da değinilebilir. Öykü Karayel’in ülkenin en çok konuştuğu isim hâline gelmesini sağlayan Meryem karakteri, banliyöde yaşayan, Anadolu’dan şehre göçmüş alt-orta gelir sınıfından bir aileye mensup muhafazakâr bir genç kız. Diğer karakterlerden uzun uzadıya bahsetmeyeceğim fakat başrolde olması ve ilk değineceğim mekânsal ikiliği anlatması bakımından ona değinmeyi anlamlı buluyorum. İstanbul’da şehir merkezine tek vasıtayla ulaşacak kadar yakın, bu kadar bakir kalmış kırsal yerleşimlerin nerede olduğunu merak ediyorum; Meryem ve ailesinin yaşadığı evden otobüs durağına giden yolda mimarsız mimari ürünleri ve engebeli doğal yolları görüyoruz. Bu, planlı şehirleşmenin hâlâ tam oturmadığı anlamına geliyor. Meryem’in çalıştığı yere gittiğinde karşılaştığımız mekânsal fark, dizideki karakterlerin arasındaki farkla benzer. Gayet “pahalı” bir lobi alanından asansöre gidilen giriş mekânı, çokça kata hizmet veren asansör, daire holündeki planlı sadelik ve sonunda yaşanan yer. Bu kısa sahne bile o evde yaşayan insana ve yaşanan hayata dair çok şey anlatıyor, hayal ettiriyor. Bu mekânsal ayrışma dizide sıklıkla kullanılıyor. Meryem’in terapi için gittiği devlet hastanesi ile doktoru Peri’nin terapi için gittiği yer bize her ikisinin sosyoekonomik durumunu mekân aracılığıyla anlatıyor. Temelde yapılan şey terapi, fakat bu iki insan arasındaki sosyoekonomik farkı hissetmemizi sağlayacak estetize edilmiş argümanlar var iç mekân, dil, karakter ve giyim gibi. Mimarlık derdi anlatmakta önemli rol üstlenmeye devam ediyor. Yönetmen bu sahneleri peş peşe sıralayarak kontrastı seyirciye vurucu şekilde gösteriyor. Meryem ve ailesi “total izleyici” dizilerini izlerken, yalıda yaşayan Peri’nin ailesi Halk TV izlese de televizyonun her iki oturma mekânının odağında olması benzerliği var. Meryem’in koca şehirdeki mücadelesini ifade ederken ulaşım güzergâhı çekimlerinden destek alınıyor; merdivenden çıkarken, köprüde yürürken kameranın çekim açısı bu kentli yaşamı anlatan destek sahneleri. Metropol-meydan-insan ölçek ilişkisinin vuruculuğu, sahne geçişlerinde anlatımı kuvvetlendirmenin yolu olarak odağı insana yakınlaştırıyor. Aslında bir şehirlinin günlük mücadelesinden sekanslar seyrediyoruz ve bu, bir yerlerden tanıdık geliyor. Şehirlinin her gün yaşadığı yerden. Aynı bölümde Meryem, Hoca’ya danışmaya gidiyor. Hâkim mekânı cami olsa da Hoca’yı yoğun peyzajın ortasında bir pergolanın altında görüyoruz. Örneklemini verdiği çiçeklerin içinde misafirlerini ağırlayarak belki de onlara mutlak güzelliğin yolunu anlattığı mekânı biçimselleştiriyor.
Dizide ne iş yaptığını anlayamadığımız Sinan karakterinin temel özelliği farklı sosyal katmanlardaki güzel kadınlarla beraber olmak(?). Doğru düzgün sohbet etme kabiliyeti bile olmayan Sinan ile kendi alanlarında başarılı, zeki ve güzel kadınların ilişki kurmasının sebebi olarak mekân dışında pek de alternatif sunulmuyor. Tabii ki bu durum, evinin güzel olması gibi basit bir gerekçeyle açıklanamaz. Ev ekonomik düzey, tasarım vizyonu ve hayata bakışla alakalı fikirler verir. Sonuç ürün büyük pencereli aydınlık bir salon, mermer masa, açık mutfak gibi görünse de arka planda o evde yaşayan erkeğe dair ipuçları vardır. Son yıllarda yapılagelen küçük apartman dairelerinin ve rezidansların hayat biçimlerimizi yönlendirdiğinden bahsedersem çok da yeni bir şey söylemiş olmam.
Son bölümde Sinan’ın kendini en yalnız hissettiği, duygusal anlamda boşlukta olduğu anı gökdelenler arasından yakın çekimle görüyoruz. Gökdelenin çokça cam modülü arasından Sinan’ın bulunduğu küçük dörtgene gelinerek o duygusal çöküş sahnesinin ifade edilmesini rastlantı olarak açıklayamıyorum. Benzer bir anlatım Gülbin’in ailesinin evindeki mutfağın pencere önünde de yapılmıştı. Biçimsel olarak değerlendirildiğinde birbirinin aynı daireler, tipleşmiş konut yapıları, birbirini tekrar eden pencereler var ama yönetmen genelden özele giderek o aynılaşmanın ardında yaşayan insanların bambaşka dünyalarını, duygusal çöküntülerini göstermeyi hedefliyor.
Dördüncü bölümde Hoca eşiyle beraber köyüne gitmek için yola çıkıyor. Arabasındaki arazi için yol kenarında duruyor ve arabasının bozulması üzerine istediği yardımı beklemeye başlıyor. Eşine sesleniyor, tepki gelmeyince kadının öldüğünü anlıyor. Bunun üzerine Hoca’nın yardım çığlıklarıyla beraber durdukları yerle ilgili detaylar görmeye başlıyoruz. Yakın çekimlerde geniş bir yeşillikte durduğu düşündürülen arabanın, yavaşça uzaklaşan çekimler ve koca beton ayakların kadraja girmesiyle köprü altında olduğu anlaşılıyor. Yönetmen bu sahne için seçtiği mekânla, beton köprü ayaklarını bir çeşit mezar taşı olarak soyutlayarak ölüm kavramını tasvir ediyor olabilir mi? Köprünün beton ayağıyla ifade edilmek istenen, betonlaşan şehrin ölüm feryadı mı acaba? Bölüm sonunda seçilen şarkı, mezarlıkta geçen klip Hoca’nın eşi için mi yoksa soyutlanan şey şehirleşmenin öldürdüğü insani refleksler mi? Belki hiçbiri değil ama bunlar üzerine düşündürmesi seyircinin motivasyonunu artırıyor.
Hikâyenin devamında Hoca kızını yaşamak istediği yere uğurladıktan sonra şehirden göçüp inzivaya çekilmeye karar veriyor. Peki bunu biz nasıl anlıyoruz? Hoca, bu içsel yolculuğa karavanıyla çıkıyor. Sisli peyzajın fon oluşturduğu göl kenarında onun yeni yaşamı anlatılıyor.
Bir Başkadır toplumun çoğunluğunun hemfikir olduğu gibi Türkiye’de uzun süredir yapılmış en farklı işlerden. Toplumsal bir projeksiyon sunması, bunu çeşitlendirmesi ve yer yer spesifikleştirmesiyle hikâye, geniş yelpazeli bir izleyici kitlesine ulaştı. Sinema eleştirmenlerinin dışında diziyle alakalı çok fazla insan fikrini beyan etti: Kimisi politik veya dini filtreleriyle kimisi sadece görsel sanat olarak kimisi de etnik kimliklerin penceresinden. Ben de bu metni misli mekânsal tespitlerle doldurup “Evirip çevirip, lafı çaktırmadan istediğim yere” getirebilir ve “Dört sene boşuna okunmuyor” dedirtebilirdim ama metnin akademik bir altyapı içermesinden çok herkesçe okunabilmesini amaçladım.
Mimarlık ortamı her ne kadar sadece kendi tavında demir dövse de, toplumsallığın azımsanmayacak etkideki üyelerinden. Mimarlar şehir idealleri sunup, yaşam şekilleri tariflemeye çabalarken üretim yaptıkları yere ve topluma sırt çeviremez. Tariflediği günü, geçmişi analiz ederken toplumsal meseleleri göz ardı edemez. Geçmiş, bugün ve yarın ilişkilerini irtibatlandırmalıyız, çünkü malzememiz düşünülenin aksine sadece insan. Bir Başkadır insanlar arasındaki ilişkileri ve toplumsal farklılıkları izleyiciye aktarırken mekânı etkili bir biçimde kullanıyor. Kamerada zaman akıp giden bir kavramken, dizi zihninizde fotoğraf gibi salt kareler kalmasını sağlıyor. Bu karelerin vuruculuğunun sebebi, kullanılan mekânla kurduğu uyumlu ya da krizli ilişkiler. Hayat da yeryüzündeki bu tür ikili ilişkilerin bütünüdür zaten. Bu bütünlüğü tüm sahiciliğiyle aktarmak marifettir, marifet de iltifata tabidir. İltifata tabi olmasının gereği olarak teşekkürle sonlamak gerekir. Hem popüler kültürün içinde yer alıp hem de entelektüel bir tartışma zeminine imkân verdikleri için, dizinin oluşmasında emeği geçen herkese teşekkürler.