Kuru Ezberler:
Sait Faik’in “Hişt Hişt”
Öyküsü Üzerine
Eserleriyle Türk edebiyatında önemli bir yer edinmiş olan Sait Faik Abasıyanık’ı sanırım ilk kez ilkokul veya ortaokul yıllarımda okudum. Muhtemelen Milli Eğitim Bakanlığı’nın 100 Temel Eser dediği o acayip listelerden birinde vardı ve bu listeden ötürü okumak durumunda kalmıştım. “Acayip” diyorum zira yıllar sonra –daha aklıselim zamanlarımda– o listedeki birkaç kitaba göz atmış ve o yaşlardaki bir çocuk için oradaki bazı kitapların hayli sıkıntılı olduğunu görmüştüm. Ömer Seyfettin öyküleri başlı başına bir travma sebebidir mesela. Her neyse, bu başka bir mesele.
Küçük yaşlarda bana okutulan Sait Faik Abasıyanık ile yollarımız otuzlu yaşlarımın başında yine kesişti ve bir müddet kendisine mesai ayırmak durumunda kaldım. Farklı sanat türlerinden sanat eserlerindeki felsefe kavramlarını ve felsefe problemlerini ele almak, tartışmak ve yorumlamak gibi kıymetli bir amaç taşıyan Sanat Eserlerinde Felsefe Problemleri başlıklı bir ders bünyesinde Sait Faik Abasıyanık’ı okumam gerekiyordu. Payımıza düşen, Abasıyanık’ın “Hişt Hişt” öyküsü idi.*
Sanat Eserine Yaklaşma Çabası
Sanat Eserlerinde Felsefe Problemleri gibi bir derste tavsiye edilen ve işe de yarayan en temel husus şu: Sanat eseriyle bir başına kal, bu kabuğa çekilme anında söz konusu eser sende ne gibi duygular uyandırıyor, hangi meselelere seni yönlendiriyor, sende nasıl bir etki bırakıyor ve ne gibi anlarda bir kırılma, irkilme, normalin dışında bir tepki, rahatsız edici bir yan görüyorsun, bunlara dikkat et.
Bu yöntemin aslında okura (ve okuduğu hakkında bir şeyler söylemek / yazmak isteyen birine) kazandırdığı en büyük hamle, “Millet (literatür) ne demiş onu bir kenara bırak, öncelikle sen ne düşünüyorsun?” gibi önemli bir sorunun izini sürebilme olanağı. Bir şeyler yazabilmek, bir konuda bir şeyler konuşabilmek için, o konuda muhakkak birçok çalışmayı okumak ve onlara da atıfta bulunmak gibi bir durumun, artık akademik olmayan çalışmalarda bile aranır olduğu bu tuhaf zamanlarda, böylesi bir hamlenin okura esaslı bir ‘düşünme’ imkânı sağladığı açık. Özellikle lisansüstü seviyede çalışmalar yürüten ve attıkları her adımın ‘akademik’ ve hâliyle oranın çizdiği sınırlar içinde olması gereken (açıkça dile getirilmese de bu baskıyı üzerinde hisseden) kişiler, burada ne demek istediğimi daha iyi anlamıştır. Zira oradaki hikâye hep aynıdır: Teorik kısımda atıfta bulun, aman şu hocanın şu eserini zikretmeyi unutma, piyasadaki görüşleri derle ve nizami biçimde yazıya geçir, çok da göze batmayacak şekilde varsa kendi birkaç cümleni dile getir ve sonuç kısmını bağla. Gönder malum hakemli dergilere, kap puanı.
Hâl böyle iken, “Ben ne düşünüyorum?” sorusunu kendisine soran biri olarak Sait Faik Abasıyanık’ın “Hişt Hişt” öyküsü üzerine bir şeyler karalamaya başlıyorum. Ve elbette literatürde kim ne demiş bilmiyorum. Öte yandan ‘akademik’ olmak gibi bir derdim de yok.
Sanat Eserinin Sularında
“Hişt Hişt” öyküsünün son cümleleri şu şekilde:
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları. Hişt hişt! Hişt hişt! Hişt hişt!
Ders kapsamında, özellikle buradan yola çıkılarak (ve belli ki okurların –dersteki katılımcıların ve dersin sorumlusunun– Sait Faik ve yazarlığı hakkında birtakım ek bilgileri olsa gerek) ve öykü ile Sait Faik’in diğer eserleri de dikkate alınarak, “Nereden gelirse gelsin bir ses olsun da o bize yeter, o ses gelmediği takdirde fena olur, o ses varken de yaşasın hayatın anlamı” şeklinde özetlenebilecek yaklaşımın, yazar açısından yaşamın güzelliği veya yaşama sevincine temas ettiğine dair genel bir görüş ortaya çıktı. Ben böyle bir sonuca varamadığım için, düşündüklerimi temellendirerek izah etmeye çalışacağım.
Sait Faik’te “Yaşama Sevinci” Arama Gayreti
Sait Faik’in “Hişt Hişt”inden yaşama sevinci çıkmaz, zira öykü boyunca yaşamın yaşanabilir, kıymetli bir şey olduğuna dair herhangi bir emare yok. Hişt sesi gelmeyince fena olacak bir yaşamdan bahsediyoruz ve aslında öykü boyunca bir hişt sesi duymuyoruz. Zira biz öykü boyunca, hişt sesi duyduğunu düşünen bir adamın sürekli olarak sağa sola bakıp sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştığını okuyoruz; yani ortada bir hişt sesi yok, yalnızca hişt sesi duyulduğuna dair ifadeler var. Buradaki hişt, bir yanılsama veya sanrı olabilir, ki bunun şizofrenik bir yanı olduğunu düşünüyorum. Hamlet’in, babasının hayaletini ‘görmesi’ ile öyküdeki adamın hişt sesini ‘duyması’ birbirine benzer hamlelerdir ve her ikisi üzerine de yorum yaparken bunların sanrı olabilme ihtimalini de değerlendirmeliyiz.
Hişt sesinin öznesi bir türlü meydana çıkmayınca öyküdeki adam en sonunda kendi hikâyesini yazıp, hikâyesinde oynamaya devam eder:
İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
Sondaki “Hişt sesi gelmedi mi fena” deyişini burada bir kez daha anımsarsak, buradan çıkarılacak sonuç, öyküdeki adamın koca bir yalnızlık içinde olduğu yönündedir. Hişt sesi gelmediği için kendi hişt sesini çıkarmak zorunda kalan bir adam portresi karşımızdaki. O yüzden öykü boyunca dile getirilen hişt seslerinin de dışarıdan değil bizatihi adamın içinden geldiğini düşünüyorum. Dikkatli okunmadığı takdirde ve özellikle “geldikten sonra” ibaresindeki koşul-şart şerhi görülmediğinde, yalnızca “yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları” şeklindeki kısım görüldüğünde –belki de çoğu okur için bu bilinçli bir tercihtir– öykü manasız bir yaşam sevinci meselesine kayıyor. Bu yalnız ve hâliyle “fena” bir yaşam sürdüren adamın elbette tıraş makinesine kızması da normaldir!
Öte yandan yorumlanması noktasında bize çok da mehaz vermeyen bir zıtlıklar bölümü var ki burası öykünün henüz başlarında olmasına rağmen ilginç bir eşiği oluşturmaktadır:
Ya otların yeşili mor ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte. Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm.
Otların mor olması veya denizin kırmızı olması gibi anormal olarak tasvir edebileceğimiz durumlar gerçekleşseydi elbette bir ‘mesele’ ortaya çıkacaktı. Bunu dile getirir getirmez yazarın hemen çikolata renginde bir yaprak ile çağla bademi rengindeki bir keçiyi görmesi hâliyle ortada bir “mesele” olduğunun göstergesi olarak okunmalıdır. Buraya kadar henüz bir hişt ibaresinin yer almadığını da bir kenara not ederek, buradaki meselenin ne olduğunu düşündüğümüzde nasıl bir sonuçla karşılaşırız?
İnsan, yaprağı çikolata (renginde) gibi görüyorsa ya da keçiyi çağla bademi (renginde) gibi görüyorsa bu muhtemelen bir halüsinasyonun varlığına işarettir ve belirli (belki de uzun) süreli açlığın böylesi bir halüsinasyona da neden olabileceğini az çok tahmin edebiliyoruz; tıbbi açıdan böyle bir şeyin mümkün olabileceğine dair duyduğumuz birkaç husus geliyor aklımıza. Tabii buradaki açlığın o anlık mı yoksa bir yoksulluk hâli içindeki uzunca bir süredir devam eden sefalet anlamındaki bir açlık mı olduğunu bilemiyoruz, zira bu konuda metinde bir işaret yok.
Tüm bunları birlikte değerlendirdiğimizde, yalnız olduğunu düşündüğümüz ve bu duruma karşı kendince –şizofreniyi andıran– birtakım hamleler üreten, bir süredir açlık çektiğini ve bu sebepten de halüsinasyon gördüğünü düşündüğümüz bir adamın öyküsü var ortada.
Bu durum, yazarın ‘varoluşçu’ olduğu kabulünden yola çıkıp derin felsefi problemlere de temas ederek, yaşama dair ‘büyük’ laflar etmemize olanak sağlar mı? Bence hayır. Metin bize ne veriyorsa onunla yetinebilmeyi sağlamamız lazım. Diğer çalışmaları, içinde bulunduğu dönem, etkilendiğini düşündüğümüz birtakım akımlar ile özel hayat gibi hususlar şüphesiz yazarın kaleme aldığı metni biçimlendirmekle birlikte, tüm bunları boca ederek çıkılan bir yol, metnin gölgesinde kuru ezberleri zikretmeyi de beraberinde getirir ki, çoğunluğun aksine buna karnımız tok.
_
{fold içindeki imge: Ian T. McFarland (CC BY-SA 2.0)}
* Sait Faik Abasıyanık, “Hişt Hişt”, Seçme Hikâyeler (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019), s. 115-118.