fotoğraf: Talha Dereci
“Yitik Zamanın Arayışı” veya
Ölümün Gölgesinde
Bir Yaşamöyküsünden İzler

Lağımlaranası ya da Beyoğlu’nu yayıma hazırlayan Füsun Akatlı, kitap içindeki “Hiç Yoktan Bir Ölüm Daha” metni için şu şekilde bir not düşer:

Lağımlaranası’nın çeşitli versiyonlarından hiçbirine dahil edilmemiş, fakat Beyoğlu ve bireysel tarih bağlamı içerisinde yer alan bağımsız bir öykü olarak yazılmıştı. Tek başına kalmayacak, Lağımlaranası’nın bir yerine yerleşecekti. Karasu bu öykü için “Akıbetini bekleyecek” demişti. “Akıbeti”, ait olduğu bütün içinde, ama tek başına kalmak oldu. Okur, bu kitabın birtakım izlekleri ile bu öykü arasındaki ilmekleri birbirine bağlamakta güçlük çekmeyecektir sanırım.

Okur (burada yazar), bu notun izini sürerek, söz konusu ilmeklerin neler olabileceği hakkında düşünmeye çalışıyor.

***

Lağımlaranası’nın 1975’ten itibaren yazıldığını biliyoruz. Enis Batur’un deyimiyle1 Karasu bu metni “Yitirilmiş Zaman”ın peşine düşüşü olarak tasarlıyordu. Bunu biraz –kendimce– açmalıyım.

Proust’un romanı À la recherche du temps perdu’nun adını Bilge Karasu “Yitik Zamanın Arayışı” diye çevirmiş.2 Roza Hakmen’deki “kayıp” Karasu’da “yitik” olana, “iz” de “arayış”a dönüşmüş. Karasu’nun tercihi kesinlikle daha vurucu. Elden çıkanın, ortadan yok olanın imlenmesinde yitmek, kaybolmaktan daha derin bir etki uyandırıyor. Bir şeyi “kaybetmek” ile bir şeyi “yitirmek” arasındaki nüans düşünüldüğünde, yitirmek söz konusu olduğunda kendinden bir parçanın söküp atılması hissi daha baskınken, kaybolan şey daha çok benim dışımda ayrı bir varlığı olanın yok olması gibi. “Arayış” da benzer şekilde “iz sürmek” tabirinden –ki buna ne zaman denk gelsem İsmet Özel’in “Eskiler aramaz, iz sürerdi” deyişi gelir aklıma– daha derinlikli bir imleme gibi. İz sürenin güzergâhı az çok bellidir, ip ucunu3 takip eder ve dört başı mamur olmasa da bir izlek vardır. Fakat arayış, serbest bir ruh hâliyle mümkün gibidir; dışarıdan müdahaleye ve yönlendirmeye müsait hatta daha çok ağaçtan düşen bir yaprak gibi, rüzgârın nereye atacağı belli değildir. Ve arayışta çoğu kez neyin arandığı da bir yerde belirsizdir; sınırları aşınmış, silikleşmiş bir şeylerin varlığı daha görünürdür. Söz konusu “zaman” ise yitmesi ve arayışı pek yakışmıştır.

Proust’un metninde yer yer anlatıcı, çocukluk anılarını ve yetişkinlik deneyimlerini takip ederken, zamanın yitimi ve dünyadaki anlam yoksunluğu üzerine düşünür. Benzer bir durum Karasu’nun Lağımlaranası’nda görülür. Kurmaca gibi görünen veya o şekilde adlandırılan metinler de dahil olmak üzere Lağımlaranası’nda Karasu’nun yaşamından izler vardır. Çocukluğunun geçtiği Beyoğlu’ndan anılar ve yaşadığı evden, geçtiği sokaklardan, görüp tanıdığı ahbabı olduğu insanlardan, sevdiği kedilerden, onun etrafında görünür kılınmış karakterlerden oluşan bir anlatıdır söz konusu olan; bir yerde yaşamöyküsü tadı alınmaktadır. İşin ilginç yanı Proust ile Karasu’nun metinleri bir yerde benzer yazgıyı paylaşır gibi görünür: Proust’un metninin birçok bölümü, kendisinin ölümü sırasında gözden kaçmış, bölük pörçük ya da tamamlanmamış taslak hâldedir ve kardeşi metnin “tamamlanması”na vesile olur. Karasu’da da metinleri bir araya getirmek, çekip çevirmek ve “tamamlamak” dostuna düşmüştür. Bütünüyle olmasa da her iki metnin de bir yanında opus magnum’luğu bir yanında da post mortem’liği söz konusudur.

Lağımlaranası’ndaki anlatıcıda ve elbette Karasu’da adı koyulmamış bir “tedirginlik” hâli sezmek mümkün. Tedirginlik kelimesinin kullanımı isabetli mi emin olmamakla birlikte, özellikle söz konusu ölüm ise bu kabul edilebilir gibi geliyor. Bir korku değil ama ölüm karşısında takınılan tutuma ilişkin en kapsayıcı ve tek kelimeyle dile getirmek gerektiğinde olası tercihlerden bende öne çıkanı bu. Mesela buralarda inkâr söz konusu değil, dinsel veya manevi birtakım izlekler bulunmuyor, kabullenme yer yer baş gösteriyor gibi, hepsinin arkasında bir tedirginlik yatıyor gibi. Bununla birlikte aile bireyleri üzerinden sıklıkla işlenen ölüm teması, Karasu’nun hem ölüm üzerine çokça kafa yorduğu hem de onunla karşılaşma anını oldukça uzun bir süredir düşündüğü izlenimi veriyor. Açıktan ölümlerin izahı bu tezi destekliyor: teyzenin, dayının, dedenin, babanın… Ya da ölümle karşılaşmalar: Babayı, ölümünden saatler önce kendi içinde öldürmek; ölü karşısında duyulan diri kalmış olmanın verdiği tuhaf his; ölümün, insanın bakışını kökten değiştirmesi; teyzenin ölümünün anneye anlatılamaması, onun gerginliği… Ve bir yerde metne girip çıkan aynalar, insanı olmayan aynalar, annenin ölü yüzünün yansımadığı ayna mesela:

Nesneleşme, nesnelleşme; savaşların türlüsü; bir aynanın önünden kuşakların art arda geçebileceği, eninde sonunda o aynada yansıyanın, biribirine bağlanan ölümlerle dilimlerden başka bir şey olmayacağı... (s. 48)

Aynaların önünden kuşakların ardı sıra geçmesi, geçenlerin ölümleri ile iki hamle arasındaki zaman diliminin yaşam olarak nitelendirilebilecek olması ve bunun anlamsızlığı.

Batur, Lağımlaranası’nın bir eksen kazanamadığını ve Karasu’nun, onun yarım kalacak bir kitaptansa bütünlenmiş ama gerçekleşememiş bir tasarı olmasını yeğlemiş gibi olduğunu ifade ederken olası izleklerden birine temas eder:

Bu korku hikâyesini baştan beri sık sık konuştuyduk onunla. Yarı şaka yarı ciddi “Yahudilikten mi?” diye sorduğumda “Değil” dediydi bir seferinde (70’lerde), yıllar sonra “Kim bilir, olabilir de”ye geldi. (s. 161)

Bu durum aklıma istemsizce Hrant Dink’i getirdi. Aynı kulvarlar, aynı meseleler değil hatta kıyaslanması bile absürt kaçabilir muhakkak ama ölümden bahseden Karasu’nun bahsettiğim tedirginliği ile Dink’in “ruh hâlinin güvercin tedirginliği” nedense bende kesişiyor. Dink’e “Ermenilikten mi?” diye sormaya gerek var mı ki? Günün sonunda vitrine çıkmayan ama “öteki”likte buluşan bir hissiyat var. 6-7 Eylül olaylarını yaşamış bir Beyoğlu, yirmili yaşlarındaki Karasu’nun zihninde (kendisi Ankara’da olsa bile) nereye düşer?

Düşüncenin bir flanör gibi serbest dolaşımından sonra tedirginlik ve ölüm üzerinden biraz daha devam edelim. Lağımlaranası’ndaki başka başka hususların (mesela oldukça etkili bir libretto olan Aşk) varlığına rağmen ölüm neredeyse bütün metinlerde kendini gösteriyor ve “Ben buradayım, gör beni” diyor. Korkulan bir şey değil, kaçınılan bir şey değil, tasviri yapılmaktan geri durulan bir şey de değil. Kendi ölülerinden bahsederken daha dikkatli davranmalıyım, diye kendine uyarıda bulunduran bir şey:

Ölüm, bakışımızı elbet kökten değiştirir. Ama bir ilişkiyi yaşarken duyduğumuzu, bir ölümden sonra unutursak, sürekli yalan söyleriz. Anam, ölüleri konusunda bana şunu bunu anlatırken yalan mı söylüyordu, söylemiş oluyordu? Anlatışı, anlatış biçimi, böyle bir şey düşündürebilir mi? (s. 71)

Bu söylem bize bir yol açabilir mi? Duyduklarımız ölümle beraber yitip gitmeli; bu bir dürüstlük konumlanışı mı yoksa ölümün gerçekliği karşısında benzer bir gerçekliği sürdürme gayreti mi? Dahası aldatılmak istemeyen bir Karasu mu var karşımızda, tam da o yüzden yalan söylememeye davet mi çıkarmakta? Emin olamıyorum. Peki, ölüler hakkında yarattığımız anlatı nesnel gerçeklerden uzaklaşmaya başladığında ne olur? Bir insan hayatının bütünlüğü söz konusu olduğunda “nesnel bir gerçek” olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu potansiyel çarpıtmanın farkında olsak bile, bizi rahatlatan ya da belki de öfke veya hayal kırıklığı duygularımızı doğrulayan bir anlatı yaratmaya yönelik güçlü dürtüye direnmek her zaman kolay olmasa gerek.

“Ayna” hususu kafamı kurcalamaya devam ediyor. Öteki Metinler’e4 bakıyorum, aynaya özel bir ihtimam ve başlık açılmış, ölümle kesişen yerleri yokluyorum:

7. “Öldürülme”yi beklemek.
13. Ölmekte olan birisi karşısında, “yapmamız gerekenler”i düşünmek …
22. Anlaşılan hep kendine uygun düşecek bir ölüm aramış durmuş ...
25. Arkasında şehri gördüğü zaman kendi yüzü de bildiğini sandığı yüzü de değişebilir şimdi. “Gerçek yüzüm mü bu? Yoksa aradığını sonunda bulmuş bir insanın yüzü mü? Sanıyorum, aynadaki benim, evet, ama bu yüz? ... Ölüm burada bulmalı beni herhalde”...

***

“Hiç Yoktan Bir Ölüm Daha” anlatısına, yıkılmakta olan bir ceviz ağacıyla başlıyoruz. Gelgelelim, ağaç dile gelse, ağacı bir insan olarak bellesek absürt durmayacak satırlar okumaktayız. Sanki yıkılan bir ceviz ağacı değil de hasta yatağında ölümü bekleyen bir insan söz konusu. Tam da bu aşamada okurun ağaç yerine Karasu’yu koymaması neredeyse imkânsız gözükür. Hasta yatağında ölümü bekleyen adamın hissiyatını buradan okuyalım o hâlde:

… dayanıyordu hâlâ. Direniyordu ancak. Umudu kalmamıştı. Şimdi bir tek şey için çırpınır gibiydi: Renk vermemek... Renk vermemek kaygısı da unutulmuştu artık. Eğiliyordu. Aklına gelmemiş bir gücün önünde boyun eğiyordu. (…) Dallarının [kollarının - TD] altında kimse yoktu. Atalarının aldığı öcü alacak gibi değildi. Yalnız, ötesinde, erişemeyeceği yerlerde birtakım insanlar vardı. … (s. 92)

Metin bu şekilde devam etseydi ölüm temasını daha da deşmek gerekecekti fakat çok geçmeden burada anlatıcının çocukluk anılarını okumaya başlıyoruz. Sokakta oynayan çocukların varlığına rağmen anlatıcının sokakta hiç oynamaması, söz konusu çocuklarla karşılaşma anlarında yaşananlar, korkulan ve becerilemeyen şeyler…

Bu “Lağımlaranası” başlıklı bölümdeki şu kısmı anımsatıyor:

Birtakım ip uçları var (ipuçları değil): Anamgillerin öznel, duygusal bir “tarihi”; yaşantılarım içerisinden seçilip Beyoğlu ile ilişkili gördüğüm ölçüde biribirine bağlanabilecek anılar; sokakların, evlerin, kişilerin ördüğü öznel bir İstanbul parçası; daha az belirgin, daha çok sezilir nitelikte, “Beyoğlu’nun –benim gördüğüm yıllarda– geçirdiği değişiklikler” türünden bir öykü...

Bu pasaj aslında kitabın (nispeten) bütününe sirayet eden ölüm teması dışında ağırlıklı olarak onu nasıl tanımlayabileceğimizi ve tasvir edebileceğimizi göstermesi açısından önemli. Kitap bir yerde Bilge Karasu’nun gözünden kişisel bir tarih, bir Beyoğlu tarihi, bir dönem tarihi niteliği taşımakta. Yalnızca bu tarihin anlatısı sırasında gerçek ve kurmaca yer yer iç içe geçmiş gibidir. Kurgu olduğunu düşündüğümüz kimi karakterler bir yandan anlatıcıyı ya da bizatihi Karasu’yu andırmaktadır. Dolayısıyla kitaptaki yaşamöyküsel ve ölüm üzerinden takip edilen izlekler “Hiç Yoktan Bir Ölüm Daha” anlatısında benzer ilmekleri ortaya çıkarır.

Bir adım daha ileri gidersek, “Hiç Yoktan Bir Ölüm Daha” anlatısının başında kesilerek “ölüme gönderilen” ceviz ağacını, aynı anlatının sonunda şu şekilde anarız:

Ama onların da bilmediği bir şey vardı. Ben cevizleri ayırır, önlüğümün başka bir cebine doldururdum oynamağa inmeden önce. Onların ağızlarına attıkları yemişlerin beş tanesinden biri cevizse, benim yediklerimin biri badem, üzüm yahut fındık, biri de ceviz olurdu. Hâlâ nasıl da severim cevizi... Hem kurusunu da değil, tazesini; buruk, sapsarı, saman sarısı zannın içinde duran kütür kütür cevizi; durmadan ıslatılan, incir yapraklarının içinde yığılı duran, kapkara kesilmiş ellerin –artık yalnız bunların– ufak kese kâğıtlarına doldurup tarttığı, uzattığı cevizi...

Kendisi için ayrı bir yeri/önemi olan ceviz bile, ağacının yıkılmasıyla çocuk yaşındaki anlatıcı için bir kayıp olmuştur, sevilen birinin yitirilmesi gibi. Ve bu “hiç yoktan” olmuştur. Hiç yoktan, hiçbir sebep veya zorunluluk yokken, sebepsiz olarak anlamındadır. Sebepsiz gelen bir ölüm (ceviz ağacı), tıpkı diğer ölümler (aile fertleri) gibidir anlatıcı gözünde, zira onda insan-hayvan-bitki gibi ayrımlar veya buralara dair belirgin sınırlar yoktur. Ve başlıktaki “daha” kelimesi de Karasu’nun ölümlerden ne denli sıkıldığına işaret eder.

Hâliyle, Akatlı’nın “Hiç Yoktan Bir Ölüm Daha” anlatısını bu metne dahil etmesi absürt durmaz, yapbozun parçalarından biri gibidir ve boşluğu tamamlar, bu anlamda organiktir. Kitabın tamamındaki yaşamöyküsel izleğe katkı sunar.

1. Füsun Akatlı ve Müge Gürsoy Sökmen (haz.), Bilge Karasu Aramızda (İstanbul: Metis Yayınları, 1997), 160.

2. Gilles Deleuze’ün Proust et les signes (Proust ve Göstergeler) adlı kitabının ilk bölümünün çevirisi, Fatma Berna Yıldırım tarafından Bilge Karasu’nun Metin Okuma Yazma ders notları arasında yer almış ve ilgili el yazısından bire bir dizilerek K24’te yayımlanmıştır.

3. Karasu özellikle “ipucu” olmadığını söyler.

4. Bilge Karasu, Öteki Metinler (İstanbul: Metis Yayınları, 1999), 129-32.

ayna, Beyoğlu, Bilge Karasu, edebiyat, Lağımlaranası ya da Beyoğlu, Marcel Proust, ölüm, Talha Dereci, tedirginlik