Yaşamın Kıyısında ve Huzursuz Düşlerde
Samsa’nın Hikâyesine Dair

Böceğe dönüşen Samsa’nın ilk tepkisi “Bana ne oldu?” olsa da bu tepkinin gayet sakin verilmiş olduğunu görebiliyoruz ve şüphesiz okur olarak bu sakinliğe şaşırıyoruz. Zira hangimiz bir sabah uyandığında kendisini böceğe dönüşmüş olarak gördüğünde kendisini kaybetme hissiyle, sinirle ve biraz da ne yapacağını bilemeden söylenmez ki? Aslında “normal” ve çoğu kez “beklenen” olarak tasvir edebileceğimiz bu şaşırma hâli, belki Kafka’nın kuvvetli kalemiyle ya da belki de her şeye zamanla alışabilen bir varlık olabilmemiz sebebiyle çok da sürmüyor. Dönüşmüş ve insan olmaktan çıkmış Samsa bu yeni hâline ne denli hızlı alışıyorsa, onun hikâyesini okuyan okur da en az onun kadar hızla bu duruma alışıyor ve şaşırma yetisini ilk andan itibaren kaybetmeye başlıyor.

Böceğe dönüşmüş bir insanın, kendisinin o anki hâlini bir kenara bırakıp işi hakkında sitemkâr ve eleştirel söylemlerde bulunmaya başlaması, bize roman boyunca çoğu kez sonuçlarını gördüğümüz bir meselenin temel sebeplerinden birinin de –aşina olunan– ilk ipucunu vermiş oluyor: Yoğun çalışma şartları, bu çalışma şartları altında ezilen insan ve onun ruh hâlleri. Bu ruh hâllerini ilerleyen satırlarda açacağız.

Samsa’nın sakinliğine okur olarak şaşırmış olsak da çalıştığı yere dair düşüncülerini ilk kez dile getirdiği anda aynı duyguları taşımıyoruz; zira iş dünyası denen o tuhaf çapraşık ilişkilerin hüküm sürdüğü anlatı, zaman ve mekândan bağımsız olarak hemen hemen aynı tasvirlere gebe. Dönüşüm’ün kaleme alındığı 20. yüzyılın iş dünyasına dair eleştiriler ile 21. yüzyılın iş dünyasına dair eleştiriler arasında temelde çok da büyük farklılıklar olmadığı açıktır, insan hakları ve çalışma yaşamındaki tüm kazanımlara rağmen. Öte yandan Samsa’nın mesai saati üzerinden iki saat geçmesine rağmen işyerinde hazır bulunmayışı sebebiyle sorumlu şefinin bir anda evinin kapısında bitmesi bizleri elbette şaşırtmıştır. Nasıl bir işyeri ki, çalışanını birkaç saat yerinde göremeyince evinin kapısına dayanabilmeyi hem hak görebiliyor hem de bu konuya kayıtsız kalamıyor? Bunun da ötesinde, Samsa’nın bir böceğe dönüşmüş olmasını her defasında unutup, kendisini ailesine ve şefine kabul ettirmeye ve onları tatmin etmeye çalışması, trajik bir tabloyu resmeder. Kendisine zarar verdiği aşamada, onlardan alınacak “geçerli bir not” çok daha önemli gözükmektedir Samsa’ya.1

İşi olmasa kendisi de yok hükmünde olacak bir insan portresi var aslında karşımızda: Varlık sebebi, çalıştığı işe bağlı olan Gregor Samsa.2 O kadar ki böylesi bir açmazı kabullenmenin ötesinde bunu rahatlıkla dile getirebiliyor olması, okuru rahatsız edebilecek cinsten bir hamle. Bu hamlenin bizi götüreceği soru açıktır: İnsan kendisine nasıl bu kadar yabancılaşabilir? O kadar ki, bir böceğe dönüşmüş bedeniyle ilk kez insanların karşısına çıkan karakterimiz, içinde bulunduğu duruma dair bir şeyler söylemesi gerekirken, çalıştığı yer ve pozisyona ilişkin birtakım meseleleri dile getirmeye çalışmaktadır. Böceğe dönüşmüş bedenden çok, şefini her şeyin yolunda olduğuna ikna etmek önem kazanmıştır, halledilmesi gereken budur; zira “Gregor’un ve ailesinin geleceği buna bağlıdır.”3

Böceğe böcek gibi davranmak şaşırtıcı değildir. İnsan, çoğu kez bir böcekle karşılaştığında, ki bu ateşböceği gibi halk arasında nispeten sevimli kabul edilen değil de hamamböceği gibi birçok kişinin uzak durduğu, tiksindiği bir böcekse onu en iyi ihtimalle kendisinden uzaklaştırmaya en kötü ihtimalle de öldürmeye çalışır. Bu kendi içinde anlaşılır ve makul (doğal) gözükebilir bir hamledir, fakat kendi çocuğu bir böcek olmuşsa baba bu durum karşısında ne yapabilir? Oğlunu böceğe dönüşmüş hâlde gören babadan, okur olarak beklentimiz nedir? Onun yanına gidip bu durumun mutlaka aşılacağı minvalinde birtakım teselliler mi yoksa “doğal” diye nitelendirdiğimiz tavır mı? Birçok insan ilk hamleyi tercih ediyor ve bekliyor olsa da, kendisine dahi yabancılaşmış bir çocuğun babasının kendi çocuğuna yabancılaşmış olması ihtimali neden kimsenin aklına gelmez? Babası tarafından zorla odaya itilen / kapatılan Samsa’nın bu durum karşısında bir ses çıkarmaya hakkı var mıdır? Burada ortalama bir okur, hissi davranmanın getirdiği tehlikeli sularda yüzmektedir.

İnsanın kendisine yabancılaşmasını sağlayan ve buna sebep olan “sistem”4 denen şeyi eleştirmek nispeten kolay olanı tercih etmektir. Peki ya insan kendisine yabancılaştığı bu duruma alışmaya ve bundan zaman zaman keyif de almaya başlamışsa ne olacaktır?5 İnsan zaman ve mekâna hızlıca uyum sağlayabilen bir varlıktır. Bu çoğu kez onun avantajına da olan bir durumdur. Fakat insan tıpkı yavaş yavaş kaynamakta olan bir kazanın içinde duran ve durumdan bihaber kurbağa gibi olduğunda, onun bu ortama alışmış olmasını ne yapacağız?

Samsa’nın, odasında yapılmak istenen değişikliklere ilişkin tepkisi, insanı insan yapan değerlerin her daim erdem(ler) olmadığını da gösteren bir örneği karşımıza çıkarır:

“Miras kalmış mobilyalarla ferah bir şekilde döşenmiş sıcak odanın bir mağaraya dönüştürülmesine heves eder miydi sahiden; elbette her yöne doğru rahatsız edilmeden sürünebilirdi o vakit, fakat aynı zamanda insan geçmişini hızla, tamamen unuturdu.”6

İnsanın kendisini “ev”inde hissetmesiyle de ilk elden ilişkilidir insan olmaklık. Ev neresidir? İnsan nereyi yurt beller? Bunlar cevabı zor sorulardır. Hele ki cansiperane bir hâlde, koruyup kollamaya çalıştığı kürk şapkalı ve kürk atkılı kadın resmi Samsa için neyi ifade etmektedir? İnsan olmaklığın son kanıtını mı, özlemini duymaya başladığı eve dair son anısını mı, yoksa hiçbir zaman ulaşılamamış bir üst insanı mı?

Babasından şiddet gören bir çocuk ve eşini durdurmaya çalışan bir anne. Dünyanın hemen hemen her yerinde ve döneminde görebileceğimiz ve üzerine çok da kayda değer şeyler söyleyebileceğimizi düşünmediğimiz bir tablo… Fakat babanın çocuk üzerinde (atmış olduğu elma bağlamında) bıraktığı yara bize Goffman’ın Damga’sını anımsatmaktadır.7 Baba için oğul artık koca bir yabancıdır ve onun bu yabancı olma hâlinde en ağır hamle kendisine aittir. Vücutta iz bırakan elma, damgalanmış olanın imidir.

Hayatta kalma mücadelesi, tarifi zor absürtlükleri bile sıradanlaştırmaya başlar. “Çalışmaktan tükenmiş, yorgunluktan takati kesilmiş ailede Gregor’a zaruri olanın ötesinde ilgi göstermeye kimin vakti vardır ki”8 artık. O kadar ki, çalışmak zorunda olmanın verdiği çaresizlik giderek bir duyarsızlaşmayı da beraberinde getirmektedir. Var gücüyle çalışan fakat bir türlü kendilerine yetemeyen aile ağır aksak Samsa’ya karşı kayıtsız hâle gelmeye başlamıştır; zira çetrefil bir yaşam, herkesin kendisini kurtarabilme kabiliyet ve dinamiğiyle sürdürülebilmektedir.

Eve alınan kiracıların yemek masasındaki tavırları ve anne ile kız kardeşin onlar karşısında sınanma hâli, kendi evinde dahi ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören insanın hazin hâlini resmeden bir tablo olarak karşımızdadır bu sefer. Kendilerine veya ailenin bir ferdi olan Samsa’ya layık görülmeyen birkaç parça yemeğin, “dışarıda” olan tanınmayana, sırf “sermaye sahibi” olması münasebetiyle layık görülmesi, insanın ihtiyacı doğrultusunda sonsuz bir hareket alanına sahip olduğunu mu gösterir yoksa herhangi bir düzeni veya nizamiliği ya da duruşu anımsatacak cinsten bir ilkeden yoksun olmayı mı? Soruya hemen cevap verebilmek zordur. Sermaye sahibi “beslenirken”, ev sahibi “telef olmakta”dır.9

Samsa’nın, kardeşinin çaldığı kemanın sesine eşlik edişiyle, insandan hayvana dönüşmüş olan bu yaratığın belki de insan olmaklığına (ya da varoluşuna) ilişkin kendi sorgulamasına ilk kez bu denli açıktan şahit oluruz. Metnin sonlarında gelen bu sorgulama en az üç aylık bir başkalaşım yaşamı sonrasında karşımıza çıkmaktadır. Samsa kendisine sorar: “Müziğe böylesine kapılıyorsa, bir hayvan denir miydi ona hâlâ?”10 Keman çalan kardeşinin karşısında, geçmişindeki kendine dair sorgulamalarında pişmanlıklarını dile getiren Samsa’nın başkalaşmış hâli ile kendini kardeşine en yakın hissettiği bu anlar, ilginçtir ki, kardeşinin ondan en uzak olduğu anlarla kesişmekte ve bu iki zıt hissiyat birbirinin devamı niteliğinde bir görüntü çizmektedir. Samsa’nın kardeşine duyduğu özlemin kardeşindeki yansıması “ondan kurtulmaya çalışmak” olmuştur.11

Ağır çalışma koşulları hayatın ilk elden belirleyicisidir ve diğer tüm meseleler onun çizdiği sınırlar içinde ve onun izin verdiği ölçüde var olur veya yok olmaya mahkûm olur. Samsa’nın hikâyesi, derinlemesine temaşa edilmediği anda böylesi bir sonuca gebe bırakır insanı. Bu, şüphesiz yavan, yüzeysel ve pek de keyif vermeyen bir sonuçtur. Söz konusu metin nice karanlık dehlizlere kapı aralamak için orada beklemektedir. Dahasını, yani temaşa edildiğinde ortaya çıkacak manzarayı tasvir edebilmemiz için sanırım öncelikle Gregor gibi huzursuz düşlerimizden uyanmamız gerekir.

Franz Kafka,
The Verwandlung [Dönüşüm],
ilk baskı (Leipzig: Kurt Wolff, 1915).
Aslında 1916 başında yayımlanan eserin künyesinde yayın tarihi 1915 olarak belirtilse de şömizde doğru tarih görünüyor. Kaynak:
The Manhattan Rare Books Company

1. “Hepsinin onun çabalarını heyecanla izlediklerini tasavvur ederek, kendisinden geçmiş vaziyette, bütün kuvvetini toplayıp çenesini paralarcasına dişini geçirdi kilide.” Franz Kafka, Dönüşüm, çev. Tanıl Bora (İstanbul: İletişim Yayınları, 2017) s. 45.

2. “Seyahat zor fakat ben seyahatsiz yaşayamazdım.” Age, s. 47.

3. Age, s. 48.

4. Yabancılaşma, yoğun çalışma şartları gibi konular elbette bizi doğal olarak “kapitalizm” meselesine götürecektir; fakat buranın kısır bir yol olduğunu ifade etmek gerekir. Kapitalizm, insanı hassas olduğu, karnını okşayan yerlerinden yakalayıp peşine takabilir, fakat günün sonunda bu düzene “evet” diyen, bundan beslenen, kimi zaman da bundan zevk alan, insanın bizatihi kendisidir. İnsan tüketmek isteyen ve bundan zevk alan bir varlık ise tüketmesine imkân veren “sistem” mi daha çok suçludur yoksa tüketimine ve kendine dur diyemeyen insan mı? İnsan çoğu kez, sorumluluk almaktan kaçınan ve her daim bir yükü üzerinden atıp başkasına yükleyebileceği “dış güç” [sistem] arayışına girer, zira konforlu ve kolay olan budur.

5. “Bilhassa tavanda asılı durmayı seviyordu; zeminde uzanmaktan çok başkaydı; insan daha rahat nefes alıyordu; hafif bir titreşim tüm vücudu sarıyordu; Gregor’un orada yukarıdayken içinde bulunduğu neredeyse mesut denebilecek dalgınlık hâlinde, kendini bırakıp şap diye yere düştüğü de oluyordu, kendisi de şaşıyordu buna.” Kafka, age, s. 64.

6. Age, s. 66.

7. “Bir yabancı karşımızdayken onun, dâhil edilmesine müsait kişi kategorisindeki diğerlerinden farklı ve pek de rağbet edilmeyen bir sıfatı haiz olduğu yönünde kanıtlar ortaya çıkabilir; uç bir durumda bu, kişiyi baştan aşağı kötü, tehlikeli veya zayıf biri kategorisine sokabilir. Böylece karşımızdaki yabancı, zihnimizde sağlıklı ve sıradan bir kişi olmaktan çıkıp lekeli ve sakat, kaale alınmayan birine indirgenir. Böyle bir sıfat, özellikle de itibarsızlaştırıcı etkisi çok kapsamlıysa bir damgadır; zaman zaman buna başarısızlık, kifayetsizlik veya engel de denir. Bu durum, varsayılan ve fiili toplumsal kimlik arasında özel bir uyuşmazlık teşkil eder.” Erving Goffman, Damga: Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar, çev. Şerife Geniş, Levent Ünsaldı, Suphi Nejat Ağırnaslı (Ankara: Heretik Yayıncılık, 2014), s. 31.

8. Kafka, age, s. 77.

9. Age, s. 82.

10. Age, s. 84.

11. “Bu canavarın önünde kardeşimin adını telaffuz etmek istemiyorum, şu kadarını söylüyorum onun için: Ondan kurtulmaya çalışmalıyız.” Age, s. 87.

aile, çalışmak, Dönüşüm, edebiyat, ev, Gregor Samsa, Talha Dereci