Her metin –eğer makale gibi bir formata sahip değilse (neyse ki bu yazı öyle değil)–, zihinde döndürülmeye başlandığı an itibarıyla kişinin içinde bulunduğu tüm fiziksel ya da ruhsal durumları içine çekmeye başlar. Yazı yazmanın bence en zevkli kısmı bu aslında. Bu şekilde zevkle yazmak için kendime o kadar uzun zamandır izin vermemişim ki bu metin yine de bende bir makale yazıyorum stresi yarattı. Aynen mimarlığın da hayatımda yarattığı gerginlik gibi. Halbuki bir ucundan ne kadar da seviyorum bir şeyleri; ama neyi? Sevmesem birçok farklı ucundan bu işle uğraşır mıyım?
Bu soruların cevabı HİM ile olan ilişkimle doğrudan alakalı sanırım. O yüzden “HİM, mimarlıkla ilişkimde nerede duruyor?” sorusu ile “Şu an hayatımda neler oluyor?” sorusunun yazıya sızanlarıyla başlayacağım ve “HİM mimarlık ortamında nerede duruyor?” sorusuyla bitireceğim metnimi.
Bu yazının haberi yeni yıla yaklaşırken geldi, o sırada bir seneye yayılan bazı sağlık sorunlarımın ve biriken bazı streslerin (taşınma, tadilat, deprem…) bağırsaklarımda yarattığı bir isyan hareketiyle boğuşuyordum. Dolayısıyla yazımın anahtar kelimelerinden ilki bu şekilde “mikrobiyota” oldu.
Mikrobiyota, bitkiler de dahil olmak üzere tüm çok hücreli organizmaların içinde ve üzerinde bulunan ortakçı, karşılıklıcı veya patojenik olabilen mikroorganizmaların oluşturduğu bir aralık. Mikrobiyota bakterileri, arkeleri, protistleri, mantarları ve virüsleri içerir ve konakçının immünolojik, hormonal ve metabolik homeostazisi (iç denge) için çok önemli olduğu bulunmuştur.
Birlikte yaşadığımız bu mikroorganizmalar o kadar önemli ki duygu dünyamızı da bire bir etkilediğini bizzat yaşayarak deneyimledim ve bu süreçte bir sürü tuhaf bilgi edindim. Kulak mememizin bile kendine has bir mikrobiyotası olduğu ve kulak deldirme işlemi sonrası bazı bakterilerin koltukaltına taşındığı ya da bağırsaklarımızda anneannemizden bize iletilen bazı bakterilerin olduğu ve benzeri.
Bu anlamıyla birlikte yaşadığımız mikroorganizmalar kapladıkları yer itibarıyla gözle görülür bir büyüklük oluşturmasa da hayatta dengeledikleri unsurlar açısından hayati bir büyüklüğe sahip. HİM de Türkiye mimarlık mikrobiyotası içinde mimarlık dolayısıyla yaşanan duygu durumlarını da etkileyecek şekilde yavaş yavaş küçük şeyler yaparak bir virüs gibi sansasyonel ve iddialı olmasa da çalışkan bir bakteri gibi hayati dengeleyici bir unsur. Bu analoji nereye kadar sürdürülür bilmiyorum, gittiği yere kadar kullanıp bırakacağım.
Yavaş yavaş küçük şeyler yapmak, mimarlık ortamı içinde aslında pek de önemsenen bir durum değil. Çok hızlı biçimde büyük şeyler yaptığınızda ne yaptığınız çok da önemsenmeden mimar sayılıyorsunuz. Ama çok önemli küçük şeyleri, işin içine farklı faktörleri dahil ederek kendi ritminde yavaş yavaş yaptığınızda çok da mimardan sayılmıyorsunuz. Elbet bu durum tarih boyunca mimarlığın iktidarla, güçle, parayla doğrudan ilişkisiyle alakalı. Bugünkü yaşantımız içinde mimarlık çaresizce evrenin tüm değerleriyle ilişkiyi zorunlu kılsa da kimsenin buna ne sabrı ne de vakti var.
Küçük şeyler yapmak bazen beraberinde bir tür küçümsenmeyi de getiriyor. Derneğin mimarlık ortamında bir küçüklük/amatörlük/naiflik/bir iyi niyet olarak algılandığını, derneğin XVIII. Ulusal Mimarlık Sergisi’nde “Mimarlığa Katkı Dalı Seçici Kurul Özel Ödülü” aldığı gecede birinin yanımıza gelip bizi tebrik ettikten sonra “Siz de inşallah ileride büyüdüğünüzde yaptığınız işlerle bu sahnede ödül alırsınız” dediğinde anlamıştım. Yanımda Erdem Üngür vardı ve birbirimize bakıp “Biz zaten büyüdük” demiştik. Kimimiz yirmilerinde kimimiz kırkına merdiven dayamış, tam da genç mimar ödülünü alabileceği yaşlardaydık. Bu durum aslında dernek içinde bazı arkadaşlarla olan konuşmalarımızda da alttan alta konuşuluyordu. Bir dernek toplantımızda bir arkadaş “Otuz yaşımıza geldiğimizde de artık bu işlerle uğraşmayız herhalde” demişti. Halbuki ben o sırada otuz yaşlarımdaydım ve tam da o yaşlarımda derneğe katılma kararı almıştım. Biraz küçük gösterdiğim için ve kimse de yaşımı sormadığından çaktırmadan susmuştum.
Benim derneğe otuzlu yaşlarımda katılışım kurucu arkadaşlarımızın öğrenci heyecanı gibi olmadı. Eskişehir’deki bohem öğrencilik zamanlarımda dernek üyesi olmak, sivil toplum üzerine düşünmek pek yoktu. Kendi içimizde biraz anarşist, biraz marjinal ve tasarımla dünyayı değiştireceğimize inanarak yaşıyorduk. Çok güzel günlerdi… Dernekle tanışmam ise İstanbul’daki iş-okul bir arada süründüğüm yıllara denk geliyor. Sürünmek diyorum ama şimdi içinde bulunduğumuz koşullara bakınca aldığımız üç kuruş paralarla çok güzel yaşamışız diyebilirim.
İstanbul’da o yıllarda herhangi yakından uzaktan bir akrabası olmayan bir insan olarak dernekle buluşmam, Eskişehir’den İstanbul’a çalışmak ve metropol hayatı yaşamak için göçmüş farklı mesleklerde arkadaşlarımla içinde bulunduğum “yolu Eskişehir’den geçenler habitatım”dan çıkışım sonrasına denk gelir. Kendimi güvende hissettiğim eski arkadaşlarımla herkes farklı yollara savrulurken ben de çok da adapte olamadığım mimarlık camiasının hem akademi hem iş çevresi arasındaki çatlakta nefes almaya çalışıyordum. Bunları pek istemeyerek (bir yandan kendi kişisel tarihçem belki mimarlıkla uğraşanlar tarihçesi içinde bir yeri işaret ediyordur düşüncesiyle) yazmış bulundum.
Dernek bu anlamıyla hep mimarlıkla olan meselemin ortasında yer aldı ve İstanbul’da öğrencilik yaşamamış ve her ortama sonradan katılmış bir insan olarak bana kendimi anonim olarak ait hissettiğim ve bana verilen kimliği sorgusuz bir güvenle taşıdığım bir topluluk oldu. Dernek mimarlık mikrobiyotası içinde nasıl küçük işleri yavaş yavaş yaparak ve çok önemli şeyleri çok da bağırmadan söylüyor, yazıyor çiziyorsa ben ve derneğin üretim ve düşünce süreçlerine dahil ettiği birçok aktör de küçük şeyler yaparak çok da bağırmadan, bir dergide, yaptığı bir yapıyla yer almadan ya da mimarlıkla ilgili çok önemli bir kavramı icat etmiş olmadan mimarlık mikrobiyotası içine sızmış oluyoruz.
Üstelik bu aktörler bazen mimar bile değil. Derneğin en hayati dengeleyici rolü tam da bu sızıntının yarattığı çeşitlilikte. Piyasa ile akademi çatlağına, yapılar ile bedenler arasındaki çatlağa, farklı ölçekler ve farklı disiplinler arasındaki çatlaklara anonim sızıntılarla katılıyor. Mimarlığın tek başına başa çıkması zor olan mevzuatlar, detay bilgileri, teknik bilgiler, insan yönetimi, ticari ilişkiler yumağı içinde dernek zar atar gibi oyun oynuyor. Bu oyun yazılı kuralları, sabit varsayılan kimlikleri ve rolleri içermiyor. Sağlıklı bir mikrobiyotayla alan açıyor ve herhangi maddi bir kazanç ilişkisi içermeden yeni tanışıklıklar, dayanışma yolları, fikir alışverişleri, birbirinden öğrenme ve her ne yapıyorsan onunla dahil olabilme yollarıyla büyük bir ciddiyetle küçük işleri kendi ritminde yavaş yavaş yapıyor. Nasıl olduğuna her seferinde hayret ediliyor fakat teker hep dönüyor ve mimarlık mikrobiyotasına çok da önemsenmeyenleri, adı koyulmayanları, kâr getirmediği için yapılmayanları, konuşulmayanları küçük sızıntılarla dahil ediyor. İstesek de istemesek de su bulanıyor, bir oyun oynanıyor.