Mount Kimbie, fotoğraf: T-Bone Fletcher
Mount Kimbie ile Yıllar ve Devrik Arabalar

“Mount Kimbie’nin The Sunset Violent albümünü bekliyorum. Fishbrain teklisini, 2023’ün sonunda yayınladıkları ancak gözden kaçırdığım Dumb Guitar şarkısıyla birlikte dinliyorum.”

Hayatımda bazı müzikler var. Haklarında ne konuşmayı ne derinleşmeyi ne de dönüşümlerine büyüteç tutmayı seviyorum. Müzikle kurduğum nahif romantikliği, onun kariyerist tüm endişelerden soyutlanabildiği anları kristalize ediyor bu müzikler. Mount Kimbie’nin müziği onlardan birisi.

I.

Yaşıyorum, yaşadıkça unutuyorum, tabii bir materyalist girdabın içinde debeleniyorum. Gelişmeyi, rekabet edebilmeyi, cüsseli sosyal bir kapitalin tüm ayrıcalıklarını kovalıyorum. İçselleştiremesem de yetişkinlik denen mefhumla tanışıyorum; yüzümde aldığım yaşlar var. Kaybettiklerimi biriktiriyorum. Bu ya bir birinci dünya trajedisi ya da insan olma deneyiminin kelimelerden azade, en müşterek hâllerinden birisi.

Mount Kimbie’nin The Sunset Violent albümünü bekliyorum. Fishbrain teklisini, öncesinde de Dumb Guitar şarkısını dinliyorum. Grubun uzun zamandır işbirliği yaptığı Andrea Balency-Béarn’ın uyuşuk ve müşfik vokallerini duyuyorum. Sesinde sofuca bir dinginlik var. Dramatik olduğu kadar da cesur. Onun neredeyse kayıtsız vokal varyasyonlarında yaşamın kayıplar ve vedalardan müteşekkil olduğunu idrak etmenin ötesini buluyorum. Bearn, Mount Kimbie’nin artık tam zamanlı bir üyesi. The Sunset Violent baştan sona onun sesinin münzevi yankılarıyla dolu.

Birkaç ay gerideyim. Grubun beşinci stüdyo albümü yolda. Bundan yaklaşık bir sene önce Kai Compos ve Andrea’yla tanıştığımda ipuçlarını aldığım ve Love What Survives’ın (2017) ses manzaralarını çağrıştıracağını öğrendiğim bir albüm bu. Stereolab’ın psikedelik popunun hülyalı dokuları, Latetia Sadier’in amansız solcu söylemselliğiyle keskin bir kontrast oluşturan uçucu melodikliği, motorik beat’inin “günbatımına” uzayan akışkanlığı. Hepsini bekliyorum.

II.

Bir tarafta yaşamın hep birlikte mutabakata vardığımız aralıksızlığının ve rasyonalitesinin hükümranlığı, diğer tarafta bu hükümranlıkta hayatta kalmaya çalışan, anlamlara ve amaçlara iman eden bizler. Bu acizane olduğu kadar da insani. Daimi bir kayıp garabetine inat, yaşamak. Yaşıyorum.

“Our new album, The Sunset Violent, is coming out April 5th.”

5 Nisan’a daha var. Kelimelerden azade, müşterek bir insanlık hâli diye tarif ettiğim kayıplarla koyun koyuna olan bir boyu hayatımın. Diğer boyunda ise kayıplarımın izleri ve hatıralarıyla sürdürdüğüm günlerim. Fishbrain ve Dumb Guitar’ı dinliyorum. Bu iki tekli bir dur işareti benim için. Ya da bir yön değiştirme. Yaşamımın üçüncü bir boyu olabileceğinin ihtimali.

Herkesin ayaklarını yerden kesen, bizi bizden, maddemizden kurtaran bir şeylerin varlığına inanıyorum. Yakaladığımız ama tutamadığımız gezgin bir esriklik. Avuç içlerimizde hissettiğimiz, kütlesiz ve ılık; dokunuşunu bildiğimiz ama çehresini çizemeyeceğimiz sadakatsiz bir muamma bu. Babam için Kuran’ın mucizesi, Allah’ın insanın havsalasına sığamayacak irfanı. Benim için ise haklarında ne konuşmayı ne derinleşmeyi ne de dönüşümlerine büyüteç tutmayı sevdiğim bazı müzikler. Mount Kimbie’nin müziği bunlardan birisi. Yaşamımın üçüncü bir boyu, kayıplarımı ve yaşamayı dondurduğum birkaç an. Annemden öncesi, hayatın ötesi, nice Koray Soylu’lunun pseudo ölümleri.

Sliding down
A bad swimmer
Inside my mind
I drift alone in the shallows
A face, a square, in alkaline
Now we're running out of films
In late July, the days roll by
And I let 'em go
I think I've been born again
My head feels different now
Working outside, living outside
I feel connection outside
The state's on fire
The freeways, they sway and collapse
People hide, clouds cry
A new way to be on dry land
There's no air to breathe, I choke
I can taste the industry
I thought we were done
I thought our time had finally come
I guess I was wrong
Yeah, I guess I was wrong

—Mount Kimbie, Fishbrain

III.

“Our new album The Sunset Violent is out now!”

5 Nisan burada. Kolay bir dönemden geçmiyorum. Uzun zamandır böyle hissediyorum. Aklıma düşen bir çıkarım gitgide daha da ikna edici oluyor: Kimileri dövüşmeyi sevmiyor, yaşamak illa ki kabuk kalınlaştırmıyor, vazgeçmeyi öğrenmek ve ona alışmak sanıldığı kadar kolay olmuyor; mutluluğun formüllerini araştırmak daima beyhude hissettiriyor. Öğrenmiyor değilim. Gelişmiyor değilim. Büyümüyor değilim. Devam etmek istemiyor da değilim. Bu hayatı onun güvensizliği kendinden menkul hükümleriyle yaşamaya devam ederken, onun o engin kaosunun ortasında yaralanmaya devam edeceğim. Ancak hatırlayacağım bazı müziklerin, Mount Kimbie’nin açtığı üçüncü boyutu hayatımda.

The Sunset Violent albümü, Mount Kimbie için radikal bir müzikal dönüşüm değil. Tam olarak bir müzikal dönüşüm de değil aslında. Kariyerlerinin başını tanımlayan ve “21. yüzyılın fütüristik bir elektronik ikilisi” olarak paketlenebilecek sessel bir devamlılıkları yok zira. Bu devamlılığın bozulmasında ise grubun rock’n roll enstrümantasyonunu genişçe kucakladığı, müziklerinin elektronik altyapısını minimalist, atmosferik ses motiflerine dönüştürdüğü bir açılım olan Love What Survives albümünün etkisi büyük.

Bir tarafta Sonic Youth, diğer tarafta Stereolab. Dijitalin yerini alan teller, makinelerin yerini alan ziller. Andrea’nın nevrotikliği dizginlenmiş, yumuşak tınılı, ninni vokalleri. “Love What Survives’ı sevdiysen, yeni albümümüzü de seveceksin” demişti Kai Compos. Doğru. The Sunset Violent’da duyacağımı öngördüklerim çokça var. Bu albüm müzikal bir kabuk değiştirme değil belki. Ancak yolculuklarının ikinci on yılında olan, yaş almış ve dünyanın farklı köşelerine çekilmiş bir ekibin öğleüstünden günbatımına uzayan bir dinginliği var burada. Hayatlarımızı çalıştıran ilerlemenin, ilerledikçe kaybetmenin, kaybettikçe de buruk bir öğrenmenin ağırlığını hissediyorum The Sunset Violent’da. İlk bakışta trajik değil belki yaşamak gibi. Esasında ise dayanılması güç bir ağrı bu. Bu albümün benim için ifade edilmezliği, kıymeti burada yatıyor belki de. Konuşmak zorunda değilim hissettiklerimin varlığını ilan edebilmesi için.

IV.

The Sunset Violent’in kapak fotoğrafında yol kenarına devrilmiş, yana yatmış bir araba var. Arabanın hemen berisinde de boy vermiş, iyice serpilmiş bir bitki örtüsü. Tepede bulutsuz bir güneş, sanki dünyanın sonunda bir yol. İnsan varlığının esamesi yok.

Fishbrain’i dinliyorum. “In late July, the days roll by / And I let 'em go” sözlerini okuyorum. Yetişkin bir durgunluk canlanıyor zihnimde. Olgun, bilge, ermiş bir durgunluk. Yaşayan, yaşamakta inat eden bir boşvermişlik içindeyim. Tüm duyularımla insanım, ancak insansızlıkta da teskin edici bir ele geçiricilik tadıyorum. Mount Kimbie ve The Sunset Violent bana, hâlihazırdaki deneyimlerime, taze hatıralarıma nasıl hitap ediyor bilmiyorum. Ancak buluştuğumuz bir boy var. Anlamın dayatıcılığından bağımsız, rasyonalite akdinin feshedildiği, yaşamayı durdurduğumuz bir boy.

Bir yol kenarındayım. Başım yana eğik. Gözlerim kapalı. Tepemde güneş. Olduğum yerde ben dahil insan varlığının esamesi yok. Dışarıda bir yaşam akıyor. Karışacağım ona. Anlamlara ve amaçlara iman ederek, müşterek mücadeleler vereceğim. Ancak o zamana kadar, burada Mount Kimbie’yleyim. Yaşamın ötesinde, onun üçüncü boyutunda, her şeyin birkaç anlığına durduğu ve donduğu yerde.

{fold içerisindeki görsel: Mount Kimbie, The Sunset Violent, 2024, fotoğraf: T-Bone Fletcher}

albüm, Koray Soylu, Mount Kimbie, müzik, The Sunset Violent