No Wave Sineması

Hakkında yaptığım alan araştırmalarıyla, izlediğim belgeseller ve filmlerle, dinlediğim müzisyenler ve gruplarla, az da olsa göz atabildiğim ressamlarla, grafiti ve sahne sanatçılarıyla kabarık olduğu söylenebilecek, geek bilgilere sahip olduğum geç 70’ler, erken 80’ler New York’unun avandgart sanat sahnesi ama bu metin özelinde sinema sahnesi yeraltında yaşamaya devam ediyor. Bu sahneye kısa ama derin bir ziyaret gerçekleştireceğim yazıda, no wave sanat sahnesinin ve sinema kırılımının öyküsünü okuyacak, no wave filmlerinden bir seçkiye misafir olacaksınız.

New York City 1970’li yılların başlarında filizlenen ancak ortalarında sahne olduğu söylenebilecek olgunluğa erişen ve kökenlerini punk kültüründen alan sıra dışı, dadaist çağrışımlı sanat üretimlerinin toplanma noktasıydı. Şehir 60’lı yıllar boyunca da birçok alternatif müzik, edebiyat ve film hareketine sahne oldu. Ancak bu hareketler kolektif bir üretimin görece uzağında kaldı; Andy Warhol’dan Allen Ginsberg’e daha ziyade münferit kahramanlar yarattı. Bu isimlerin ve ortaya çıkardıkları filmlerin, müziklerin, edebiyat yapıtlarının ise New York’un gelecek on yılının sahnesini oluşturacak kişiler için kenti çekici kıldığını söylemek yanlış olmaz.

No wave sineması New York City’nin bu avangart sanat pratiklerini genişleterek, farklılaştırarak ve daha da radikalleştirerek dönüştürdü. 70’li yılların ortalarında başlayarak birbirini tanıyan çeşitli isimlerin ve oluşturdukları ağların içinden serpilen no wave sineması, efsanevi CBGB gece kulübünden yayılan punk ethos’unun aykırılığından enerji devşirse de ekseriyetle apolitik kaldı. Suicide, Ramones, The Dead Boys, Richard Hell and the Voidvoids, Television ve Mars gibi müzik gruplarının öncü örneklerini verdiği NYC ethos’u, no wave sinemasını da bu paralelde kolektif üretim yapmaya yönlendirdi.

70’li yılların ortası, kendini freak olarak tanımlayan sanatçıların bir araya gelip işbirliğiyle üretimler yapmaya başladığı bir dönem oldu. NYC’ye farklı eyalet ve şehirlerden (özellikle de Ohio’dan, bkz. Pere Ubu) gelen bu sanatçılar, ilgilendikleri spesifik bir alan olmadan üretimler arasında geçiş yaparak birçok farklı disiplin dahilinde çalışma fırsatı buldu. Zira no wave sineması teknik bilgiye, profesyonelliğe, kuralcı geleneklere, beylik tanımlara karşı mesafeliydi; yönetmenlerin müzisyen, oyuncuların ressam, müzisyenlerin oyuncu olduğu bir çeşitlilik yaratarak üretmek için istemenin yeterli olduğunu iddia ediyordu. No wave sinemasının statüko karşıtlığı sayısız gerilla filme, konu ve anlatım çeşitliliğine, yaratıcı öznelerinin de çok yönlü olmasına vesile oldu. Tüm bunlar alelade bir kamera olan Super 8mm’nin New York’un The Lower East Side bölgesinde dolaşıma girmesiyle mümkün olacaktı.

Bir Sahnenin Fitil Ateşi: Super 8mm Kameralar

Super 8mm makineleri elverişli fiyatları, erişilebilirliği ve pratikliğiyle New York sokaklarında ismiyle müsemma bir bağımsız sinema estetiği müjdeledi. Her ne kadar bu makineler çoğunlukla kısa metraj filmler için kullanılsa da Amos Poe’nun Unmade Beds’i (1976), Super 8mm’lerle uzun metraj filmlerin de çekilebileceğini göstermiş oldu. Amos Poe, Michael Oblowitz, Scott B, Beth B, Charlie Ahearn, Eric Mitchell gibi öncü isimlerin filmleriyle bir sahne kimliği kazanan no wave sineması, NYC’nin etkileşimli sanat mecrasından yönetmenliğe dair neredeyse hiçbir şey bilmeyen yeni isimlerin de katılmasıyla kataloğunu genişletti. Sahnenin merkezinde konumlanan ya da ona çeperlerinden temas eden nice sanatçının en azından bir “ilk filmi” oldu.

Üretim odağı ve pratiği müziğe dair olanlar kamera arkasına geçti; daha çok oyuncu olarak gördüğümüz simalar boyunlarına gitar astılar. O zamana değin ne film çekmiş ne de müzik yapmış olanlar, oyuncu olarak kamera önünde ilk performanslarını verdi. Örneğin Jim Jarmusch ilk yönetmenlik deneyimini, Steve Buscemi ve Vincent Galo gibi isimler ilk oyunculuklarını, Sonic Youth ilk müzik klibini (Lydia Lunch’ın desteğiyle) ve Jean Michel Basquiat grafiti sanatçısı olarak arz-ı endamını no wave sahnesi sayesinde gerçekleştirdi.

Takiben no wave sinemasının 1980’lerin başında daha pahalı ekipmanlar, daha profesyonel oyuncular ve set ekipleriyle uluslararası pazarlara açılmasına yönelik çabalar, sahneyi kontrollü ve “uysal” bir yaratım sürecinin içine doğru itti. Oysaki no wave sinemasının bir kast menajeri yoktu; filmin yapım sürecinde görev alan hiç kimse profesyonel değildi. Bütçesiz çekimler şipşak bir postprodüksiyonla bir gecede kurgulanıyor, filmler NYC’nin bağımsız mekânlarında gösteriliyordu.

No wave sahnesinin ana akımla bütünleşme trendi Jim Jarmusch’un ilk iki filmiyle elde ettiği başarıya, Cannes’da gösterimi yapılan Bette Gordon’un Variety’sine (1983), Jean Michel Basquiat’ın başrolünü oynadığı ve NYC’nin sanat/eğlence hayatını anlatan Downtown 81’a (1981) ve basının artan ilgisinin NYC’ye yönlendirdiği profesyonel prodüksiyon anlayışına bağlandı. Bu profesyonelleşme trendine karşı Cinema of Transgression gibi kimi muhalif hareketler ortaya çıksa da no wave sinemasına özgü disiplinlerarası ve seri bir şekilde gerçekleştirilen amatör üretimler bir diriliş yaşayamadı. Amos Poe’dan Beth B’ye kadar no wave’in birçok film yönetmeni kamera arkasında kalmaya devam etti. 80’ler ve ötesi ise bu isimlerin filmlerinin etki alanının daraldığı ve yeni pazarlara açılma şansı bulamamalarıyla yeraltında kaldıkları yıllara kapı araladı.

Ancak yakın geçmişte yalnızca no wave sinemasına değil genel olarak no wave sahnesine yeni bir ilgi gözlemlemek mümkün. Bu kısa zaman periyodunda ne yaşandığı, nelerin kimler tarafından nasıl üretildiği, üretilenlerin ne ifade ettiği farklı odak noktalarıyla belgeleniyor. Kill Your Idols (2004) ve Blank City (2010) belgeselleriyle taranan bu geçmiş, şimdi de no wave sinema sahnesinin öncü yönetmenlerinden Scott B ve Sandy Guthrie’nin No New York belgeseliyle yeniden ele alınıyor.

Ben de bu geçmişe dair kenara ayırdığım no wave sinemasından filmlerin bazılarını spot ışıkları altına alacağım; filmlerin yapım sürecine, yönetmeni/yönetmenlerine, oyuncularına, etkilerine ve miraslarına ışık tutmaya çalışacağım.

James Nares, Rome '78

Super 8mm sinemasının öncü isimlerinden James Nares tarafından çekilen bu filmde no wave sahnesinin “poster” isimleri yer alıyor. Filmde Jim Jarmusch’un ilk filmlerinden tanıdığımız avangart caz/no wave grubu Lounge Lizards’ın kurucularından John Lurie ile önce Lydia Lunch’ın Teenage Jesus and the Jerks grubunda saksafon çalan ve sonra free jazz/no wave grubu The Contortions’ı kuran James Chance rol alıyor. Rome ‘78’te no wave sinemasının vazgeçilmez ismi Lydia Lunch’ı ve Eric Mitchell’ı da görmek mümkün. Filmin çekiliş öyküsü de ilginç; NYC’nin kubbeli müstakil bir evinde geçen Rome ‘78, James Nares’nin hilebazlığıyla finanse ediliyor. Kendisini alıcı olarak tanıtan Nares evi incelerken pencerelerden birini açık bırakıyor. Gece vakti Nares ve arkadaşları açık bıraktıkları o pencereden içeri giriyor, filmi sabaha kadar çekip bitiriyor. Kostümlerin çoğu evlerden getirilen beyaz çarşafların katlanmasıyla hazırlanan ve tamamen doğaçlama oynanan film amatör bir Monty Python yorumu gibi.

Film hakkında Sonic Youth grubundan Thurston Moore şöyle diyor:

“İnsanların no wave sahnesi hakkında atladığı bir şey de ne kadar komik olduğu. No wave sahnesi komikti.”

Nick Zedd, The Wild World of Lydia Lunch

The Cinema of Transgression Manifesto’nun yazarı Nick Zedd, Lydia Lunch’ın Londra seyahati sırasında yaptığı çekimleri The Wild World of Lydia Lunch’ta bir araya getiriyor. Filme Lydia Lunch’ın dış sesi eşlik ederken, Lunch’ın Zedd için kaydettiği ses kayıtları çiftin dağılan ilişkilerine ışık tutuyor. Bu, Lunch’a içsel bir bakış imkânı da veriyor. Lydia Lunch bu filmden sonra yeni bir yapımda görünmedi. Nick Zedd ise ölümüne kadar aktif olarak yönetmenlik yapmaya devam etti. Başlattığı akımın etkisi neredeyse hiç yaşamayan bir şey olarak geçmişte kalmış durumda. Nick Zedd’in bir diğer ünlü filmi They Eat Scum (1979) da izlenebilecekler arasında.

Amos Poe, The Blank Generation

Unmade Beds (1976), The Foreigner (1977) ve Subway Riders (1981) gibi filmleriyle tanınan Amos Poe, New York’un punk, post-punk, art punk ve no wave sahnesinin buluşma noktası CBGB’yi başrole koyduğu bir belgesel çekti. Talking Heads, Television, Ramones, Patti Smith ve Richard Hell gibi müzisyenlerin ve müzik gruplarının canlı performanslarından derlenen Blank Generation (1976) dönemin eşsiz bir tanıklığı.

Zamanın New York müzik sahnesini merak edenlerin yararlanabileceği bu yapımda, CBGB’nin 70’li yılların New York avangardının merkezi olduğunu gözlemlemek mümkün. 80’li yılların başıyla sahnesini daha ziyade hardcore punk gruplarına bırakarak “bir vitrin dönüşümü” yaşayan ve 2006 yılında da kepenk indiren CBGB’yi heyday’inde izlemek sıra dışı bir deneyim.

Richard Kern, Death Valley '69

Richard Kern ile Judith Barry’nin yönettiği bu klip, Sonic Youth’un Bad Moon Rising (1985) albümünden Death Valley ‘69 için çekildi. Şarkı, no wave sinemasının tanıdık siması Lydia Lunch ile bir düet. Klip The Cinema of Trangression Manifesto’da da belirtilen şoke edici, sarsıcı, rahatsız edici bir görselliğe ve dekor tasarımına sahip. Gore efektlerini de Richard Kern’ün yaptığı Death Valley ‘69’da iç organları deşilmiş ve dışarı sarkmış birçok ölü insan görülebilir. Sonic Youth’ın noisy gitarlarıyla bir gerilim yapıtına dönüşen klipte, grubun bir sonraki albümü Evol’un kapağında yer alacak modeli de seçmek mümkün.

Scott B. & Beth B., Vortex

Evet, ekrandan bize bakan kadın Lydia Lunch. Kendisini bir başka no wave filmi Vortex’te (1982) görüyoruz, bu sefer başrolde. Scott ve Beth tarafından yönetilen film, ikilinin ikinci uzun metraj çalışması. Zamanına ve diğer lokal filmlere göre daha büyük bir bütçeyle çekilen Vortex aynı zamanda Scott ve Beth’in birlikte ürettiği son film. Beth, Vortex’ten sonra kariyerine kısa aralıklarla devam ediyor, Scott B ise yönetmenlik kariyerine son vermiş durumda. Beth B şu sıralar bağımsız belgeseller yönetirken, Scott B son olarak No New York (2017) dahil olmak üzere çeşitli belgesellerin yapımcılığını üstlendi.

{fold içerisindeki görsel: SPDP (CC BY 2.0)}

Koray Soylu, müzik, no wave, sanat, sinema