Bir İsmin Ardındaki
Duvarlar
Nomen est omen — İsim kaderdir. Güzel bir cümle. Estetik, aforizmal, mistik… Ama bir yudumluk. Düşündükçe boğazda takılıyor. Gerçek hayatın sertliğine çarpınca dağılmaya mahkûm bir hayal gibi.
Kader aslında sadece bir sesleniştir, ama o sesin yankılandığı duvarlar hep aynı değildir.
İsmin kulağa hoş gelip gelmemesi, anlamının yüce olup olmaması ya da ona atfedilen büyülü nitelikler yalnızca bir yüzeydir. Bu yüzeyin altında ise sınıfsal bir hafıza çalışır. Bir kişinin ismi, o ismi verenlerin hayalleriyle değil, toplumsal konumlarıyla belirlenir. Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı burada kendini hissettirir; bireyin seçimleri, hatta çocuklarına vereceği isim bile içinde bulunduğu sosyal alanın etkisindedir.
“İsim kaderdir” sözü, kişisel olanı metafizik bir plana çekip orada çözümlemeye çalışır. Oysa ismin çağrıştırdığı anlamlar kadar çağrıldığı bağlamlar da belirleyicidir. Yani bir isimle çağrılan kişi ile o ismin çağrıldığı mekân, tonlama, beklenti, hatta gelecek tahayyülü arasında görünmez bir bağ vardır ve bu bağ her zaman sınıfsaldır. Michel Foucault’nun kimliklerin toplumsal inşasına dair söyledikleri düşünüldüğünde isim sadece bir başlangıç değil, bireyin içine doğduğu söylemsel rejimin bir parçasıdır aynı zamanda.
Ferdinand de Saussure gösterge ile gösterilen arasındaki ilişkiyi keyfi olarak tanımlar. Bu, bir anlamda dilin toplumsal uzlaşmalarla kurulduğunu ve mutlak anlamların olmadığını ifade eder. Ama biz bu keyfiliğin içinden kadere varmaya çalışırız, çünkü belirsizlikle yaşamaktansa mistik bir düzende kaybolmak daha konforludur. Roland Barthes’ın mit kavramını ele alışında olduğu gibi, isimler de zamanla doğal kabul edilen, sorgulanmayan anlatılara dönüşür. Bu nedenle bir isme anlam yüklemek çoğu zaman o anlamın toplumsal kabullerden arınmış olduğunu varsaymakla mümkün olur.
Ancak gerçek dünya, isimleri büyülemek için değil kategorize etmek için kullanır ve kategoriler asla masum değildir. Bir isim başka bir semtte başka bir anlam taşır. Kimi zaman aynı isim farklı sınıflarda farklı karşılanır. Bu nedenle isim, kader olmaktan çok kaderin yankılandığı bir odadır. O odanın duvarları aile mirası, kültürel sermaye ve sosyal çevre tuğlalarıyla örülüdür. İsmin kadere dönüşmesi aslında onun ne kadar çok tekrarlandığıyla değil, nerede ve kimler tarafından tekrarlandığıyla ilgilidir. Bazen bir isim yalnızca bir etiket olarak kalır, bazen de önceden yazılmış bir hayat senaryosunun habercisidir. İsim, bireyin toplumsal temsiline dair ilk ipuçlarından biridir ve bu temsil sınıfsal kodlarla örülüdür.
Kimi insanlar isimleriyle birlikte bir yük taşır. Kimileri için ise o isim bir boşlukta çınlar durur. Bu sebeple belki de asıl soru “İsim kader midir?” değil “Hangi isim, kim için, nerede kader olur?” sorusudur ve bu soru bizi kelimelerin değil kelimeleri çağıran dünyaların eşiğine getirir.
