Rod Serling,
The Twilight Zone, 1959–1964,
kaynak: The New Yorker
The Twilight Zone ve Normalin Anormalliği

Önce sıradan bir sahne beliriyor ekranda. Sokakta yürüyen bir adam, kendi kendine konuşan bir çocuk ya da sessizce akşam yemeğine hazırlanan bir aile. Kamera bir süre o düzeni izletiyor bize. Ardından siyah beyaz ekranın bir köşesinde elinde sigarası, üzerinde kusursuz takım elbisesi, yüzünde yarı ciddi bir ifadeyle Rod Serling görünüyor. O bölümün ruhuna dair birkaç cümle kuruyor. Sonra şu ikonik sözleriyle izleyiciyi gerçeklikten ayırıyor: “You’re traveling through another dimension, a dimension not only of sight and sound but of mind. A journey into a wondrous land whose boundaries are that of imagination. That’s the signpost up ahead. Your next stop: The Twilight Zone.” [“Başka bir boyutta seyahat ediyorsunuz; sadece görme ve duyma boyutunda değil, aynı zamanda zihin boyutunda. Sınırları hayal gücü olan harika bir diyara yolculuk. İşte ilerideki yol tabelası. Bir sonraki durağınız: Alacakaranlık Kuşağı.”]

1959’da CBS ekranlarında başlayan bu dizinin her bölümü, kendi içinde kapanan ayrı bir hikâye sunar. Bu hikâyelerde ortak olan tek şey her şeyin hep olağan başlamasıdır. Perdeleri aralık bir mutfak camı, temizlenmiş bir araba, terliğini giyen bir adam… Nitekim güvenli, sıradan, tanıdık olan bu sahnelerin içinde kendini kolayca ele vermeyen bir rahatsızlık dolaşır; çünkü burada fazlasıyla kusursuz bir düzen vardır.

Yıllar sonra bu diziyi yeniden izlemeye başladığımda günümüzün renkli ekranları arasında bu eski siyah beyaz evrenin daha sahici geldiğini hissettim. Belki de bu sahicilik, gözümüzün önündeki çürümeyi göstermek için özel efektlere ihtiyaç duymamasındandır. Bölümler ilerledikçe asıl gerilimin bilinmezlikten değil fazlasıyla tanıdık olandan doğduğunu fark ediyorsunuz. Her gün aynı koltuğa aynı şekilde oturmakla başlayabiliyor asıl korku. Her şey yerli yerindeymiş gibi görünür, fakat açıklayamadığın bir huzursuzluk dolaşır havada. The Twilight Zone felaketin kendisini değil küçük habercilerini anlatır; bir kez fark edildiğinde her şeyi altüst eden ama önemsiz görünen detayları.

İzlediğim bölümlerin birinde, mahalledeki herkesin birbirine düşman kesildiği bir an vardı. Sebep basitti. Gökyüzünde bir şey belirmişti ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyordu. Belirsizlik yayıldıkça herkes birbirinden şüphe etmeye, kendini korumaya başladı. İyilik, komşuluk, sağduyu hepsi sırayla eridi. Kalan tek şey “normalleşmiş” bir korkuydu ve en sonunda olan şey gökyüzünden değil içeriden geldi.

Dizide karşımıza çıkan insanlar sıradandır. Memur, eczacı, komşu gibi tanıdığımız kişiler. Başta güven hissi verirler, çünkü onları anlarız ve onlara benzeriz. Derken bu benzerlik birkaç dakika sonra yine tuhaf bir rahatsızlığa dönüşür, çünkü onların başına gelen şeylerin bizim başımıza da gelebileceğini düşünürüz. Tehlike uzak bir gezegende aranırken yanı başlarından çıkagelir. Üstelik çoğu zaman kimse kötü niyetli değildir ama dizide işler bozulmaya başladığında karakterler neredeyse her zaman kendilerini korumak adına başkalarını feda etmeye hazırdır. Bir yabancıya saldırmak, komşusuna iftira atmak, susmak ya da sadece görmezden gelmek normal hâle gelir. Bunu yaparken de panik yerine alışkanlık harekete geçirir onları. Tanıdıklık dizinin asıl dehşetini oluşturur, çünkü izleyici kendini uzak bir kötülüğe karşı konumlandıramaz. Karşımızdaki kişi bir yabancı değilse ondan korkmak da daha zordur. Ona benziyorsak ya da daha kötüsü o kişi bizsek, dizinin açtığı çatlak kapanmaz artık. Serling’in her bölüm sonunda yaptığı kısa veda bu nedenle bu kadar etkilidir. Bizi yalnızca bir hikâyeden değil kendi içimizdeki bir kuşkudan da uğurlar.

Bugün o siyah beyaz ekranlar yerini yüksek çözünürlüklü, parlak ve kesintisiz görüntülere bıraktı. Hayat daha derli toplu görünüyor. Her şey tıkır tıkır işliyor; siparişler geliyor, mesajlar okunuyor, takvimler hatırlatıyor. Yüzeyde hiçbir şey eksik değil. Ne var ki tam da bu kusursuzluk duygusu insanı tedirgin ediyor. Her şey bu kadar düzgünken neden içimizde bir şey eğreti duruyor?

Belki de artık olağandışı olan hiçbir şey olağandışı gibi hissettirilmiyor. Bizler her gün biraz daha fazla şeyin olağan kabul edildiği bir düzenin içindeyiz. Bir yerlerde savaş mı çıktı? Dış borsalar tepki vermiyorsa endişeye gerek yok. Bir sabah birileri tutuklandıysa yalnızca esprilere konu oluyor artık. Ne de olsa alıştık. Birinin milyonlarca doları cebine indirmesi, bir başkasının ekran karşısında inkârı bir stratejiye dönüştürmesi, özgürlük gibi kelimelerin gün aşırı anlam değiştirmesi tuhaf ama olabilir şeyler işte. Bu, dizinin ilk bölümlerini izlerken duyduğumuz “Bu kadarı da olmaz” hissinin sonraki bölümlerde “Evet, yine tuhaf bir gün”e dönüşmesi gibi. Şaşırma refleksi törpülendiğinde her şey kabul edilebilir hâle gelir. Bir şey anormalse mutlaka ortalığı sarsmalı. Sarsmıyorsa normaldir herhalde.

Pazar da kendi gerçekliğini yaratıyor bu arada. Sürekli yeni ürünler, yeni yüzler, yeni akımlar… Bir kadının makyajsız görünmesiyle baş etmesi gerektiği, bir gencin hep son çıkan telefona ihtiyacı olduğu, bir emekçinin giydiği montun sınıfını ele verdiği düşüncesi… Tüm bunlar da normalin parçası gibi sunuluyor. Bazen tüketime direniyor gibi görünmemek için bile yeni bir şey almak gerekiyor.

Hiçbir şey patlamıyor, çöküp yerle bir olmuyor. Sadece devam ediyor her şey. Sabah uyanıyor, kahveni koyuyor, ekranı açıyorsun. Gündem akıyor, bildirim geliyor, hava durumu bildiriliyor ve hiçbir şeyin yanlış olmadığını düşünüyorsun. Zaten sorun da hiçbir şeyin yanlış görünmemesi. The Twilight Zone’un esas karanlığı da ekranda değil gözün alıştığı ışıkta gizliydi. İnsan bazen öğle saatlerinde bile yönünü kaybedebilir. Hatta çoğu zaman en büyük kayboluşlar en sıradan günlerin içinde yaşanır. Diziyi izlerken duyulan o hafif rahatsızlık belki de tam olarak bu sebeple. O dünyayı anlamak için hayal gücün yerine belleğe ihtiyacın var, çünkü benzerini gördün. Yaşadın. Belki de hâlâ içindesin.

Biz de şu anda başka bir boyutta yaşıyoruz. Yalnızca görmenin ve duymanın değil unutarak kabullenmenin boyutunda. Her şeyin yolunda olduğu hissinin bir sahne tasarımı, gündelik hayatın bir dekor, normalliğin bir senaryo olduğu bu yerdeyiz. Farkında değiliz ama çoktan geçtik o yoldaki tabelayı. Şu anda bulunduğumuz yerin adı “Alacakaranlık Kuşağı”.

anormal, dizi, Emine Çiftçi, normallik, Rod Serling, televizyon