fotoğraf: Ivan Fdez (CC BY-NC-SA 2.0)
Lacan’ın Özneleri Yedekleniyor

Bir sabah uyandığınızı ve zihninize birden fazla dilin dışarıdan yüklenmiş olduğunu düşünün. Tüm kelimeler, tüm kurallar, tüm cümle yapıları… Sanki öğrenme süreci hiç yaşanmadan bilgi zihninizde belirmiş gibi. Artık Çince konuşabiliyor, Fransızca şiir yazabiliyor, İspanyolca şarkı söyleyebiliyorsunuz. Yine de bir tuhaflık var. Bu dillerin hiçbirinde siz yoksunuz. Bedeniniz hâlâ aynı ama o bedenin içinden konuşan özne başka. Dil tıpkı Jacques Lacan’ın söylediği gibi sizi kurmuş ama bu kurguya hiç dâhil olmamışsınız. Sanki siz yokken yazılmış bir senaryoyu ezberlemek zorunda kalan bir oyuncusunuz. Nitekim dilin dışarıdan yüklenebilme ihtimali artık yalnızca bir düşünce deneyi değil. Bilimsel gelişmeler sayesinde her geçen gün daha mümkün hâle geliyor.

The Matrix’te bir sahne vardır. Neo bir sandalyeye oturtulur, beynine bir program yüklenir ve birkaç saniye sonra gözlerini açıp şöyle der: “Kung fu biliyorum.” Bu durum o zamanlar bilimkurguydu, bugün ise mühendislik hedefi. Elon Musk’ın Neuralink projesi sinir sistemine dışarıdan veri aktarmayı amaçlıyor. Bu yalnızca makine kontrolü değil potansiyel olarak dil yüklemesi anlamına da geliyor. Bir dilin grameri, sözcük dağarcığı, deyimleri ve bağlamları doğrudan beyne aktarıldığında artık öğrenmeye gerek kalmayacak. Şimdi bu ihtimalin bireysel deneyimi nasıl dönüştüreceğini anlamak için gelecekte geçmesi muhtemel bir sahneye bakalım.

2038 yılında doğan Defne, dünyaya geldikten birkaç saat sonra PolyglotOS adlı bir sistemle tanıştı. Zihnine eşzamanlı olarak altı dil yüklendi: İngilizce, Çince, Arapça, İspanyolca, Türkçe ve Fransızca. Annesi, doğum öncesi paket tercihleri arasından seçim yaparken hangi dil sürümlerinin hangi kültürel kodlarla birlikte yükleneceğini de belirtmişti. Artık dil eğitimi olmayacaktı. Kelimeler öğrenilmiyor, yalnızca içerden çağrılıyordu. Her dile dair yapılar, deyimler, bağlamlar zihnine çoktan gömülmüştü.

Defne okula gitmeden önce ansiklopedik düzeyde dil biliyordu ama hiçbir kelimenin nasıl öğrenildiğini bilmiyordu. Beş yaşına geldiğinde annesine sorduğu bir soruyla sistemde ilk çatlağı yarattı: “Ben hangi dilim?” Annesi önce güldü. Çocukça bir soru gibi geldi ona ama Defne ciddiydi çünkü okulda bir arkadaşına sarıldığında bunun İngilizcede hug, Türkçede sarılmak, Arapçada a‘naaq olduğunu biliyordu, oysaki hissettikleri birbirinden farklıydı. Aynı kelime farklı dillerde farklı duygularla çağrılıyordu. Defne’nin kafasını kurcalayan buydu. O bu farkı hissediyordu ama tarif edemiyordu. Sanki sözcükler duygusunu anlatmıyordu, yalnızca birer etikettiler.

Altı yaşındayken bir gün sinirlenip ağladığında içinden yükselen bir ses çipte kayıtlı değildi. Ne sözcüktü ne de sessizlik. Tanımlanamayan, tercüme edilemeyen bir şeydi bu. Sistem bu tür bir veri dışı çıkışı “bozulma” olarak algıladı. Aileye şu uyarı mesajı gönderildi: “PolyglotOS kullanıcı verisi standart dışı çıktı üretmiştir. Ayar güncellemesi önerilir.” Oysa Defne ilk kez kendine ait bir şey söylemişti. Bu ses hiçbir dile karşılık gelmiyordu; Lacan’ın “gerçek” [le réel] dediği alana aitti. Yani simgesel düzende temsil edilemeyen, dile çevrilemeyen ve çipin tanıyamadığı bir şeydi. Defne’nin bozulma sayılan sesi, aslında öznenin ilk sahici çıkışıydı.

Lacan’a göre özne üç düzlemde şekillenir. İmgesel, benliğin aynada kurulduğu çocukluk yanılsamalarıdır. Simgesel, toplumun dili, yasası ve kurallarını kapsar. Gerçek ise kelimelerin yetmediği, tarif edilemeyen, dile sığmayan alandır. Bu yapının merkezinde dil yer alır. Biz dile doğarız ama o bizden önce vardır. Bir kelimeyi söylediğimizde anlamı çoktan başkalarının ağzında şekillenmiştir. Bu nedenle “ben” dediğimizde bile o “ben” artık bizden çıkmış, başkasına ait olmuştur. Dil özneyi kurarken aynı anda böler. Bu bölünme bir eksiklik üretir. Arzu da işte bu eksiklikle doğar ama Lacan’ın dediği gibi arzu hiçbir zaman doğrudan nesneye yönelmez. Hep ertelenir, hep eksik olanın peşindedir. İnsan tamamlanma arzusu içinde yaşar ama bu tamamlanma hiçbir zaman gerçekleşmez, çünkü dil eksikliği adlandırır fakat gideremez.

Bugün artık eksiklik kadar fazlalık da insanı tanımlar hâle geldi. Arzu yalnızca ulaşamadığımız değil hiç ihtiyaç duymadığımız şeylere yönlendiriliyor. Yapay zekâ ve algoritmalar arzunun kaynağını dışarıdan biçimlendiriyor. Lacan’ın meşhur sözü “Arzu ötekinin arzusudur” bugün şu şekilde yeniden yazılabilir: “Arzu yazılımın önerdiği arzulardır.”

Peki ya artık eksiklik diye bir şey kalmayacaksa? Doğar doğmaz beynimize tüm diller yüklenirse hiçbir kelime bize yabancı olmayacak. Yanlış telaffuzlar, unutulmuş sözcükler, anlaşılamayan cümleler ortadan kalkacak. Her şey eksiksiz olacak. O hâlde Lacan’ın öznesi hâlâ var olabilir mi? Eksiksiz bir dilsel evrende kendilik hâlâ bölünmüş olur mu? Yoksa ilk kez “tam” bir benlik mümkün mü? Belki de hayır, çünkü eksiklik yokluğun ötesinde bir anlam kaynağıdır. Dil hem kurallardan hem de boşluklardan oluşur. “Ne demek istediğimi anlatamıyorum.” Bu cümle insan dilinin tam merkezindedir ve çiplerle bile ortadan kalkmayabilir. Tüm kelimeleri bilmek belki yalnızca daha çok suskunluk üretir. Belki de konuşmanın sonu sessizliğin en karmaşık hâlidir. Dil yüklenebilir ama anlam her zaman aktarılmayabilir. Eksiklik ise bir arıza değil insanın en derin deneyimi olabilir.

Dil dışsallaştıkça bilginin yanında kimlik de otomatikleşir. Eğer dil artık içsel deneyim yerine dışarıdan yüklenen bir yapı hâline geldiyse kimliğimiz ne kadar “bizim” kalabilir? Belki gelecekte dil yalnızca iletişim aracı değil bir format dosyası olacak. Herkesin konuştuğu dil aslında başkasının yazdığı bir anlatı olacak. O zaman konuşan biz olmayacağız, yalnızca başkasının yazdığı bir cümlede parantez içinde unutulmuş bir özne gibi kalacağız.

Peki ya Lacan yanılıyorsa? Eğer bir gün arzu da programlanabilir hâle gelir, eksiklik bir tasarım hatasına indirgenirse özne yalnızca bilişsel bir simülasyona mı dönüşür? Belki de geleceğin insanı eksik değil fazla olanla tanımlanacaktır. Eksiklik yerine yedeklenmişlik olacak yeni ontolojik mesele. Lacan kelimelerin bizi bize yabancılaştırdığını belirtir, çünkü onlar bizden önce söylenmiştir. Biz bu dile doğarız ve bu dilde inşa edilmeden önce eksiltiliriz ama şimdi konuşmadan önce dili yüklemeyi, doğmadan önce anlamı vermeyi hayal ediyoruz. Belki bir gün arzu da algoritmalarla ayarlanabilecek ve bizden istenen artık eksik bir özne yerine daima çevrimiçi bir performans olacaktır.

Yine de bir ihtimal var. Her şey yüklense dahi bir şey eksik kalabilir. Her kelime bilinse de biri susabilir. Tüm yüklemelere rağmen eksik kalan bir şey varsa belki de bu, öznenin kendisidir. O hâlde soralım: Konuşuyorum, öyleyse kimim?

arzu, dil (lisan), Emine Çiftçi, Jacques Lacan, özne, öznellik, yapay zekâ