HİM10Yıl
Önemseyenlere,*
Bizi Biz Yapanlara

Gündelik konuşmalar içerisinde Herkes İçin Mimarlık’la ilgili her soru gelişinde, kendi cümlelerimle cevaplamaya çalışıyorum. On yıldır üstüne basa basa “Ben böyle görüyorum” demekten sıkılmadım. Elbette kolektif adına konuşuyor olmak istemedim. Ama belki benim de bir sözüm vardı. Bir iç hesaplaşmam, çektiğim güçlükler olduğu kadar, şevkli olduğum şeyler de vardı. Kolektif olarak her şey çok kolay, kolektif olarak bir o kadar şey çok zor. Belki herkes adına, verilmiş tüm emekler adına konuşmanın omuzdaki ağırlığı fazlaydı. Belki bir tanımı, eğilimi değiştirmeye yeltenmek kendini öne çıkarmakla özdeşti.

Sorular büyük, mevzular derin olunca insan neresinden tutacağını bilemiyor. “Neler oldu bu on yılda?” sorusunu, benim Herkes İçin Mimarlık ile olan yolculuğum üzerinden anlatmak istedim. Derneğin açık kaynak arşivinde öne çıkmayan bazı küçük detaylardan bahsetmek istedim. O detaylar beni bugünkü ben yapan, Herkes İçin Mimarlık’ı bugünkü kolektif yapan detaylardandı. Hakları, önemleri büyük. Onuncu yılda bir teşekkürü de buradan her kimi, neyi, nerede olursa olsun, önemseyenlere iletmek istedim.

Dernekle ilgili ilk hatırladığım şey, bir grup arkadaşımızın bir araya geldiği ve dernekleşme kararı aldıkları yönündeydi. Dernek öncü gruplarından Ölçek 1/1 ekibine e-posta göndererek istersek yer alabileceğimizi belirttiler. O anda, bir kapalı grubun emek vererek başı çektiği bu fikre “sonradan konmak” gibi olacağı hissine kapıldım. Kurulduktan sonra ilk üyelerden olarak, destekleyeceğimi belirttim. Öyle de oldu. Bundan sonrası da benim çekincelerimle devam etti. Atölyelerin bir parçası olsam da bir adım ileri giderek, sorumluluk alma aşamasına geçemedim. Ne yaptığını bilen, aktif bir grup vardı. Heyecan vardı. Türkiye’nin siyasi devinimleri de sürükleyici bir etkendi. Gel zaman git zaman, şimdi özlemle andığımız Ovakent Projesi gündeme geldi. Yine sorumluluk alan bir ekibi vardı. Ben o yıllarda, mimarlık ofisindeki işimden ayrılmış, yıllarca sürüncemede bıraktığım yüksek lisans tezimle ilgili ne yapacağıma ilişkin gelecek kaygıları çeken yeni mezun bir mimardım.

Sazlık

Bir vesileyle Emre’yle konuştuk. “Gel” dedi, “Mutlaka gel”. “İhtiyaç var mı?” dedim. “Var, olmaz mı!” dedi. “Belli bir ekibi var, kalacak yatacak şartları zorlamayalım” dedim. “Zorlamaz” dedi. Bir haftasonluk hızlı bir atölye süreci için Ödemiş’e gittik. Benlik de iş varmış, ben de bir işin ucundan tutmuş oldum. Yoruldum, aksayan yerleri kendi çabamla tamamlamak için çok koşturdum. İşe yaradığımı hissetmek beni biraz kendime getirdi. Tabii eleştirmeye de başladım hemen. Suçlayarak değil, çünkü tam olarak kimin kabahatli, neyin aksak olduğunu tanımlayamıyordum. Ama “ne olabilir” diye sık sık Emre’yle fikir alışverişi yaptığımızı hatırlıyorum. Üstüne konuşacak, geliştirilecek durumlar vardı. Kim dahil olursa, ona göre evrilecek ihtimaller vardı.

Çit hazırlığı

Birkaç hafta içinde Ovakent Projesi’nin asıl inşa atölyesi başlayacaktı. “Yine gel” dediler, bu sefer koşarak gittim. Ödemiş’e erken gittik ki katılımcılar için ortamı hazırlayalım. Bütçemiz sınırlı, işin inşa bütçesi zaten boyumuzu aşıyor. Ne yiyip ne içeceğiz, belli değil. Bu sırada ustalarla iyice kaynaştık. Bize eşyalı kullanılmayan bir evi ayarladılar. Yemek organizasyonu için lokantaları dolaşıyoruz. Otuz kişiye porsiyon hesabı fiyat veriyorlar. “Yalan yok, bizim bu kadar paramız yok, tencere usulü yapalım” diyoruz. “Olmaz” diyorlar. Ustaya dönüp, “Yok mu köyde bir kadın, gelse hep beraber yapsak” diyorum. “Valla benim aklıma geldi ama siz lokanta sorunca buraya getirdim” diyor. Bizi Havva Abla’yla tanıştırıyor. “Havva Abla ne yaparız, nasıl hallederiz?” diyorum. “Buralardan bulsak sebzeyi, ne buluyorsak öyle bir şeyler ayarlasak?” diyorum. “Sen merak etme” diyor. Ama her bir kilo bir şey almaya gittiğinde beni de yanına çağırıyor. Ovakent’in sıcağında, şantiyeden tarlaya, oradan buraya savrulup duruyorum. Bir sürü kişinin sorumluluğu var, Havva Abla alışverişte kendisine güvenemiyor, ben de başka şeylerde kendime güvenemiyorum. Ama bir kere sorumluluğun altına girdik, halletmemiz lazım bu işi. “Bunu pişirsem olur mu?” diyor, “Bu kadar yeter mi?” diyor. “Havva Abla” diyorum, “yetmezse yumurta kırarız, beğenmezlerse yarın başka bir şey düşünürüz, olmaz mı?”, “Olur kızım olur” diyor. Haydi bakalım deneyelim. Herkes beğeniyor, sıcaktan kaçan Havva Abla’nın mutfağında yardıma geliyor. Bulaşıklar beraber toplanıyor. Havva Abla’yla uzun uzun sohbetler ediliyor. Onu nasıl yaparsınız, bunu nasıl yaparız. Herkes anlatıyor. “Yumurta” diyorum, “köy yumurtası bulsak ya?” “Nerde kızım” diyor, “insanların yumurtası kendisine yetişmiyor.” “E ama İstanbul’da herkes saman içinde yumurta satıyor, onlar nerden geliyor?” diye güldüğümü hatırlıyorum. Krem karamel falan köyde yapılamaz diye düşünüyorum. Peki neler yapılır, Havva Abla’dan öğreniyorum. “Ekşi mayalı ekmek çok severim” diyorum, “O ne öyle ekşi ekşi!” diyor. “Ben size bi nohut ekmeği yapayım, pamuk gibi olur” diyor. Bir çay bardağına dolduruyor nohutları, üstüne sıcak su. Un çuvalının içine oturtuyor. “Ellemeyin buna” diyor, gidiyor. Sabah gelip onunla bir güzel hamur mayalıyor. “Mayayı saklayalım” diyecek oluyorum, “Olmaz öyle eski eski, bak işte kolay, tazecik yaparız” diyor. Herkes bayılıyor ekmeklere. Avluda yere çöküp bir leğen hamur yoğuruyoruz hep birlikte. Karıncalar kenardan girmeye çalışıyor içine. Ben “Ay, oy, hadi bakalım girmeyin!” falan diyerek tek tek kenara almaya çalışıyorum. Yağmur köyde yaşamış daha önce. Benim beyhude çabama dur diyor. Bütün karıncaları sıyırıp sallıyor elinden. Ben yine gülüyorum. Hâlime bayağı gülüyorum.

Yerde hamur yoğurma

Bu sırada şantiye plana uygun gitmiyor tabii. Daha çok çalışmamız lazım, çünkü heyecanlandığımız her şeye, başka detaylara, başka malzemelere, başka ihtimallere girişiyoruz. Birisi diyor “Aşağıda sazlık var”, haydi bir grup saz toplamaya gidiyor. Birisi diyor “Çite yetecek malzeme yok”, ateş yakıp, elimizde kalan ahşapları törpüleyip, çite uygun hâle getiriyoruz. Ustalar da Havva Abla da, köylüler de çabamızın farkında. Köy için, insanlar için iyi olacak diye herkes koşturmaya başlıyor. Muhtar köy kahvesinde yirmişer lira topluyor, “Az ama…” diyerek bize uzatıyor. Bahçe kapısına para yok, onu yaptırırız diye seviniyoruz.

Ustalarla bir şantiye sonu çayında, ekmek fırınlarından konuşuyoruz. Birisi diyor, “Mehmet bu işin gerçek ustasıdır”. “Öyle mi?” diyorum, “Evet” diyor Mehmet Usta, “ama yaptıran yok, yıllar var yapmadım”. “Ne lazım?” diyoruz, her şeyi bulup buluşturuyoruz. İşler arası boşta kalan herkes fırın için koşturuyor. Çatlaklar isle kapansın diye ara aşamalarda ateş yakılırmış. O sıcakta şantiye sonu herkes birer birer geliyor fırının etrafına. Kimi ikili, kimi tek başına; nerden baksan otuz kişi. Kimsenin konuşacak hâli kalmamış, herkes ateşi izliyor. Bu sıcakta diyorum, nedir ateş izlemeden aldığımız bu zevk?

Fırın izleme

Evdeki iş de bitmiyor. Tüpü bitirmemeye çalıştığımız için kızartma yaparken bahçede ateşler yanıyor. Ama tadı da bir başka oluyor. Daha da hamur karıyoruz, Havva Abla balkabağı bulmuş. Fırınımızda börek pişirecek. “Tatlısını da yapalım mı?” diyorum. “Tatlısını bilmiyorum” diyor. “Ben de böreği bilmiyorum Havva Abla.” El açması börek, köyün sokaklarından pişmeye gidiyor, yenmeye geri getiriliyor. Gururla fotoğraflarını çekiyoruz. Hak ettik. Yıllarca tadı damağımızda kalan bu lezzeti ilmek ilmek otuz kişi ördük, fazladan çalışarak, sorumlulukların altına girerek. İş çoktu, arazi büyüktü. Kimse her şeye hâkim değildi. Hep beraber keyifle, şevkle altından kalktık. Erken kalkan çayı demledi, geç yatan bulaşığı topladı. Balık istif yatıp kalktık. Ama o günleri hiç unutmadık.

Havva Abla’nın böreği

O zaman işin yoğunluğunda aksileştiğimi, bir şeylere kızdığımı hayal meyal hatırlıyorum. İlk günler daha stresi yoğun, sonradan teri ve keyfi yoğundu diye hatırlıyorum. Emeğimi katmakta zorlandığım kolektiften, kendi emeğimi ayırt edemediğim bir yerlere evrildim. Ben yıldıkça, sorumlulukların kendimce hakkını veremediğimi hissettikçe, hakkını veren birileri hep oldu. Ben yazsam kırk kere düşüneceğim şeyler, kırk kişi daha okuduğu için benim yazacağımdan daha kıymetli bir yerlere gitti. Ben yapsam yorulacağım şeyler, kırk kişi yaptığı için devam etti. Ben “Derneğin ihtiyacı varken nasıl gelmezler!” derken, tanımadığım birisi çıktı geldi. Benim kattıklarımdan daha fazlasını, öğrenmem gerekti. Benim burnum çok sürttü. Ben zorlandım. Benim sivriliklerimi törpülemem gerekti. Ya da kıymet bilinmediği bir durumda, sivrilmeyi öğrenmem gerekti. On yıl önce bizler bu kişiler değildik. Belki Herkes İçin Mimarlık böyleydi. Kolektif değişmedi, gelişti. On yıl sonra bizler kim olacağız, kolektif kimler olacak göreceğiz. Şevkle önümüzdeki yılları bekleyeceğiz. Nicelerine binlerce kişi, nicelerine ben, nicelerine Herkes İçin Mimarlık!

{tüm fotoğraflar: HİM arşivi}

* Önemseme, Türkçede yaygın olarak bakım olarak kullanılan care kavramının önerilen çevirisidir.

dernek, Herkes İçin Mimarlık, köy, Merve Gül Özokcu, mimarlık