Rio’da Her Saatin
Bir İnsanı Vardır

Esenyurt’a işi düşenlerin soluklanacağı, yorgunluk atacağı ve belki bir buluşma noktası olarak belirleyebileceği bir yer var: Rio ya da halk arasında bilinen ismimle Semaver. Bir nevi istasyon görevi gördüğüm bu yerde asıl mesele, müdavimlerimle olan ilişkilerim. Burada her saatin başka bir insanı var. Hemen herkes birbirinin ne iş çevirdiğinden haberdar olsa da kimse başkasının çizgisini aşmayı aklından geçirmez. İçimden dışıma, dışımdan içime doğru yapım, konumum, çalışanlarım bende kimin vakit geçirebileceğini belirler. Ancak mekânı yani beni korumak ve kollamak sadece işletmeciler değil müdavimler için de elzemdir.

İsmimin ne olacağı tartışmaları sırasında ismim henüz on beşlerinde, popüler kültürle haşır neşir bir öğrenci tarafından önerilmiş ve o anda kabul edilmiş: Rio. Fakat ismimin nereden geldiği tam bir muamma. Bu kimin Rio’su? Ressam olanın mı, devrimci şair olanın mı, eski kokain baronu olanın mı? Zaten ismim koyulduktan birkaç ay sonra, resmi evraklar ve birkaç kişi dışında “Rio” unutulmuş ve “Semaver” diye çağrılır olmuşum. Bu ikinci ismim, görünüşümden dolayı kamuoyu tarafından tercih edilmiş; yerel çağrışımı ve fiziksel dokusu beni semte daha fazla açıyor, bu yüzden ismimin Semaver olarak bilinmesi benim daha bilinir olmam demek.

İsim önemlidir, çünkü taşıyanı hakkında bir fikir verir. “Semaver”, Rio’ya bir örtü görevi görür. Mekânda olan biten her şeyi ve öznelerinin “mahrem”ini korur. Rio’nun içinde dönen illegal düşünce ve edimler, Semaver’in gayriresmîliğini kullanarak kendini kamufle eder. Semaver örtüsü kaldırıldığında Pablo’nun çıplaklığı göze çarpar. Esasen tam Rio gibi hissediyorum, ama hangi Rio! İşte bu muammayı çözemiyorum. Çözemiyorum, çünkü beni ziyaret edenler örtüleriyle adım attıklarında kendi örtülerini kaldırır, yerine benim örtümü üstlerine alır. Böylece kimlikleri benim esnaflıkla, güvenilirlikle, hemşerilikle, aynı dili konuşmakla örülen çatımın altında güvence altına alınmış olur.

İsmim Rio, kendisini çağrıştıran birçok şeyin izini taşır. Ben ressam Rio’nun sanatsal tavrına hâkim olanlar kadar, şair kimliğini bir yana bırakırsak Rio’nun politik düşünceleriyle paralel özneler tarafından da doldurulurum. Güncel siyasetin sıkışıklığına burada türlü türlü çözüm önerileri getirilir. Hükümetler yıkılır, yerine hükümetçikler kurulur, seçimler ilk önce burada tekrarlanır; kazanan ise hep gönülden geçendir. Mesela belli bir saatten sonra, uyuşturucu baronu Rio’nun isminin karanlık çağrışımına uyarım; onun günümüzdeki meslektaşlarını bir araya getiren bir mekâna havanın kararmasıyla birden dönüşüveririm. Kuşkusuz her mekânın bir saati vardır. İnsanları zamanda ortaklaştıran bir mekân da Rio’dur.

Ben hem yasayı işleme sokanların (polis, bekçi, zabıta) hem de yasadışının (silah, uyuşturucu, çeteler, haraç) kendini var ettiği bir kesişim alanı gibiyim. Bu kesişim alanında yasadışı kimlikler ve bazen yasal olanlar kendini gizler.

Beni herkes Semaver olarak bilse de içimde dolananlar Rio’nun insanlarıdır. Dışarıya sunulan hayat ile içerde yaşanan hayat çelişir. Semaver’de yani dışarıdan görünende belirgin olan, günün belli saatlerinde beliren belli insanlardır. Kimsenin başkasının saatine karışmadığı bir zamandan, her saatin ortaya çıkardığı farklı insanlardan ve o insanların uğraşı ve işinden bahsediyorum.

Sabah saatlerinde vardiyası değişen işçilerin uğrak noktası olurum, soğuktan korunmak ve hem sözlerinden hem de yüz ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla nefret ettikleri taşeronun azarlamalarından uzak durmak için. Sabah saatleri öğle saatlerine kıyasla görece sakindir. İşçi yoğunluklu bu birkaç saatte, hayat pahalılığının sorumlusu olarak görülen hükümet karşıtlığı çaresizce kendini, haftalık ya da günlük yevmiyeye örgütler. Öğleden ikindiye kadar Semaver’deki insan manzaram esnaflar ve evden sıkılanlar ya da iş arayıp da bulamayanlardır. İlginçtir, kadın sayısının görece arttığı bu saatler, erkek müşterinin kadın müşteriye yönelttiği taciz bakışının en azaldığı anlardır; çünkü tüm dikkatlerini caddeden geçen kadınlara vermişlerdir.

İkindi saatlerinde, vardiyası biten-başlayan işçilerin bir kez daha buluşma noktası olurum. Mesaisi bitenin yorgunluk çayını içtiği yerimdir. Göçmen ve mülteci müşterilerin ürkek bakışları altında kendimi akşam saatlerine ve Esenyurt’un sahiplerine bırakırım.

Akşam saatleri en yoğun olduğum zaman dilimidir. Bu saatten kapanışa kadar müşteri profilim tamamen değişir. Torbacıların müşterilerini beklediği bir mekâna dönüşürüm. Tüm masalarda farklı hikâyeler dolaşır. Mesela haraç istemeye gelen çeteler bu saatte bana dadanır. Kavga çıkaranlar, mekân üzerinde hak sahibi olduğunu iddia edenler bu saatlerde görülür. Müşteriyi korkutma, tehditkâr emirler yağdırma bu saatlerde yaşanır genelde.

Örneğin, “Sol 1” olarak adlandırdığım masada sivil polis otururken onun yan masasında (Sol 2), uyuşturucu ticareti için pazarlık yapıldığına şahit olmuşluğum vardır. Tam da en arkadaki masaların ikisinde müşterilerini saatlerdir sabırla bekleyen torbacılar otururken. Tam da dışarıda resmi kıyafetleri içerisindeki polisler dışarıda yoldan geçenlere GBT yaparken. Oysaki masada oturan sivil polis dükkânda kimin ne yaptığını, diğerleri de onun kim olduğunu bilir; çünkü birbirlerine yeteri kadar aşinadırlar.

Daha düne kadar adı sanı bilinmeyen, köy olarak anılan bir yerleşim alanına türlü türlü politik saikle dikkat kesilip gündem ederseniz ortaya Esenyurt örneği çıkması pek muhtemeldir. Hele ki hükümet politikalarının kent yaşamına müdahaleleri salt günü geçiştirecek kadar plansızsa, Esenyurt örneğinin ortaya çıkması epey olasıdır. Metropolün geri kalan alanları kentsel dönüşüm adı altında “ihya” edilip mutenalaştırılırken, yerinden edilme, hayat pahalılığından kaçış, yaşam kültürünü sürdürme gayesi gibi birçok neden kent problemlerini bir yerde yoğunlaştırarak artırır ve bu da kendine özgü bir yapılaşmayla belirir: Esenyurt.

Hayati olmayan fakat kentin ihtiyaç listesinde bulunan bir reçete vardır. Bunu tedarik etmek gerekir. Bunun için de Esenyurt, bu acil olmayan besleme trafiğinin yoğun olduğu bir sistemle kendini tedarikçi olarak var eder: Uyuşturucu, silah ve seks ticareti ihtiyacı. Göçmenlerin sığınabilecekleri bir liman arayışı ya da ucuz yaşama mecburiyeti insanları buraya iter. Aile ilişkileri. Ortaklarımdan biri hafta sonları daha çok gündüzleri, hafta içi ise akşamları gelir. Yüksek sanat tartışmalarının arasından geçip gelir. Şişli’den, Kabataş’tan Esenyurt’a gelir.

18. yüzyıl Fransız aristokrasisi modası. 19. yüzyıl dandy’leri. Ortaçağdan Rönesans’a uzanan üslubuyla Floransa Katedrali’nin kubbesi. “Abi met var mı?” Dükkânın köşesinden çıkan içi kurşun dolu poşet. Çay siparişi vermek için garsonlardan birinin sırtına fırlatılan bir kâğıt topağı.

Aristokrasiyle kurşunlar, met ile dandy’ler çarpışıyor. Kaos. Tüm bu patlamalara rağmen birbirine karışamayan, karışamayacak olan iki persona. Bu da onun çelişkisi.

Birbirine doğru akan, değen ama birbiriyle hemhal olamayan tüm bu farklı motivasyonları ve bunların yarattığı çelişkileri bir köşeden gerginlikle izlerim. Maruz kaldıklarım askerlik anıları, maaşını alamayan işçilerin sorunları, seks işçilerinin “Abi lazım olursa boş ev var” teklifleri, muhafazakârların oruç neden ve nasıl tutulmalı vaazları, metamfetamin, esrar arayanların çekinmeden sorduğu “Nerede bulurum?” sorularıdır. Ne zaman kavga çıkacağını, hangi taburenin kırılacağını, hangi masanın devrileceğini kestirmeye çalışırım.

Semaver’in içinde Esenyurt’un gerçekliği böyle görünür. Esenyurt’un gerçekliğini yaratanlar da zaten Semaver’den çıkanlardır. Yine de belirleyici olan, mekânın gerçek özneleri olan müşteriler değildir. Mekâna gelenlere karşı bir irade göstermek de değildir. Herkesten azade biçimde örgütlenen iktidar ve onun kontrolündeki hiyerarşinin, sözde reddettiği şeyi beslemesinin çelişkileridir. Bu da Semaveri’i, Esenyurt’u, Kadıköy’ü, Beşiktaş’ı, kısaca tüm İstanbul’u yeniden üreten bir mekanizmanın kendisidir.

{tüm fotoğraflar: Seyithan Aytekin}

Esenyurt, gündelik hayat, kent, mutenalaştırma, Rio (Semaver), şehir, Seyithan Aytekin