Young Ballet Dancers,
Tucson (Arizona), 25.06.2010,
fotoğraf: Chic Bee (CC BY 2.0)
Yort Savul*
Selüloit ve
Sinema Salonuna Dair
Çifte Sorun**

Sinemanın temelleri yakın dönem teknolojik gelişmelerle öylesine sarsıldı ki sinemanın değişmezi zannedilen selüloit ve sinema salonunun tamamı dijital yarılma tarafından tehdit edildi. Bize öyle geliyor ki bu durum, sinemanın kurumsallaşması, sesli sinemanın gelişi ya da televizyonun ortaya çıkışının yol açtığı yarılmış kimliğin gündeme taşıdığından çok daha temel sorunların ortaya çıkmasına neden oldu. [Roland] Barthes’ın kendine göre paye biçtiği ve varoluşları bugün tehdit altında olan sözüm ona değişmezler selüloit ve sinema salonu, sinemanın bize yirminci yüzyıldan vasiyet olunan tüm tanımlarının esas aldığı iki temel ilkedir. Sinema bugün pek çok kişi için selüloit ve sinema salonu olmadan düşünülemez. Ne var ki, dijital yarılmanın bizi davet ettiği bu seyirlik jimnastikteki alıştırma tam da budur; çünkü “ev sinema salonunun” [home theater] gelişiyle birlikte bir filmi sinema salonunda selüloit film üzerinden yansıtılarak gerçekleştirilen “gösterisi” olmadan da “göstermek” mümkün hâle gelmiştir. Tabii meşakkatli selüloitten kurtulmanın önü bir kez açıldığında, meşakkatli makinistten kurtulmanın da önü açılmış olur. Bir zamanlar filmin alımlanmasının olmazsa olmazı olan yansıtım, bir filmi izlemenin diğer pek çok yolundan biri hâline gelmiştir.1

Zincirleme tepkimeler: Çünkü sinema salonu (“klasik” tabir ettiğimiz biçimde özellikle film gösterimleri için düzenlenmiş olan salon) ölmek istemez, başka tamamlayıcı işlevlerin arayışına girer. Günümüzde sinema salonu seyirciye kurumsal sinemanın altın çağındakinden çok farklı bir şekilde hizmet vermektedir. Bu bugün için geçerli olduğu gibi, yarın için daha da geçerli olacaktır. Sinema salonu sinemaya yabancı bir kültürel serinin yol ayrımı hâline gelme (ya da daha çok, hâline yeniden gelme) sürecindedir: opera, bale ve diğer sahne performansları, spor olayları, televizyon programları ve benzerleri. Dolayısıyla New York’un Metropolitan Operası bir süredir yapımlarını, şimdiye kadar yalnızca selüloit filmler gösteren sinema salonlarında gösterilmek üzere uydudan canlı aktarmaktadır.

Durum o kadar dolanık hâle geldi ki, ne kadar akıllara ziyan ve çelişkili görünse de şu soru artık tam yerini bulmuştur: “Sinemada” görmekte olduğumuz imajlar hâlâ “sinema” mıdır? Ve sorular sökün eder: Bugün sinemanın sınırları nerededir? Sinemayla karşı karşıya olduğumuzu nasıl anlarız? Sinemayla karşı karşıya olmadığımızı nasıl anlarız? Dijital devrim sanki kurumsal sinema ve kurumsal televizyon diyebileceğimiz şeyin altında yatan öncülü tersine çevirmiş gibidir. “Sinema filmi” kamusal alanda, büyük ekranda, sinema salonunda izlenmekteyken, bir operanın canlı yayını ya da televizyondan yayınlanan bir gala özel mekânda, küçük ekranda, oturma odasında izleniyordu.

Dijital teknolojinin alternatif pratiklerin yayılımını olanaklı kılmasıyla birlikte sıradan izleyiciler filmleri evlerinin rahat ortamında –bir başkası tarafından düzenlenen kısıtlayıcı bir takvim yerine– istedikleri zaman izleyebilme seçeneğine sahip olduklarından beri, “ev sinema salonu” gibi bir tezata hoşgeldin diyebiliriz. Dijital teknolojinin alternatif pratiklerin yayılımını olanaklı kılmasıyla birlikte sinema salonları fellik fellik yeni işlevler kovalarken “agora-tele” gibi aynı ölçüde tezat bir kavrama da hoşgeldin diyebiliriz!2

Gerçeklerle yüzleşmeliyiz: Evinize en yakın sinema salonu artık bir zamanlar olduğu şey değil. Artık yalnızca bir sinema salonu değil. Bir zamanlar kamusal sinema salonlarındaki perdelerde tanımlanan etkinlik şimdi kişiye özel oturma odalarımızdaki bir ekrana “yansıtılmakta.” Bir zamanlar kişiye özel oturma odalarında tanımlanan etkinliklerse bugünlerde giderek artan oranda kamusal sinema salonlarının perdelerine yansıtılmakta. Sinema salonlarımız artık gerçek anlamda sinema salonları değil. Geçenlerde Montreal’de çıkan günlük gazetelerden birinde yayınlanan “Sinema salonunuz bir sinema salonu değil” başlıklı bir köşe yazısı, New York Metropolitan Operası’ndan canlı opera yayınları yapan sinema salonlarından bahisle nihayet bu konuya değiniyordu. Köşe yazısının alt başlığının belirttiği üzere, bu yayınlara önayak olan “[Met’in]3 yönetmeni, Met’i yeni bir çağa taşımıştı.”4

Sinema salonlarında yeni bir fenomen olarak dijital “filmlerin” (tırnak içinde kullanmamızın nedeni basitçe bu filmlerin aslında film olmamalarıdır),5 canlı ya da önceden kaydedilmiş operaların, profesyonel boks maçlarının, baleler, oyunlar, spor olayları ve önemli görüşmelerin gösterilmesinin (sinema salonunu birkaç saatliğine filmlerden farklı kültürel serilerin hizmetine sunarak) sinematik modernliğimizin başlıca özelliklerinden biri hâline geldiği gerçeğiyle de yüzleşmek zorundayız. Bu modernliğin bizi sinema salonlarında izlemeye çağırdığı şey artık yalnızca filmler değil, aslında küçük ekran için üretilen işlere özgü dolaysızlık ve anındalıktan bir şeyler barındıran televizyon programlarıdır. Sanki film kamerasının “kaydetme” işlevi yeniden hizmete koşulmaktadır. Sinema salonlarında gösterilen önceden kaydedilmiş performanslar için hazırlanan afiş ve tanıtım yazıları kimi zaman opera ya da balenin hangi gün, hangi saatte ve hangi konser salonunda kaydedilmiş olduğuna ilişkin detaylı bilgi sunar. Örneğin 2008 yılı Eylül ayında Montreal’in Ex-Centris kültür merkezinde gösterime giren [Rudolf] Nureyev’in Sindrella balesinin afişi için bu geçerlidir. Etkinliğin tanıtım afişi bale gösterisinin “Paris’teki Garnier Opera Salonu’nda film amaçlı kaydedilmiş” olduğunu belirtir.

2008 yılı Eylül ayında Montreal Ex-Centris Kültür Merkezi’nde gösterilen Sindrella balesi tanıtım afişi, kaynak: Érudit

Hiç şüphe yok ki bu afişi akıl edenler, tanıtıp göstermekte oldukları eseri Paris Operası’ndaki bir bale gösterisinin filme çekilmiş bir temsili, bir kaydı olarak –ya da bir ele geçirme, bir yakalama, bir kopya mı demeliyiz?– ve “klasik” anlamda sinemaya adanmış sinema salonlarında izlemişlerdi. Birazdan göreceğimiz üzere bu görünüşte masum yorumun dile getirmediği husus, Sindrella balesinin bu sürümünün bir sahne performansının basit, sıradan bir kaydı olduğudur.

Bu yoruma göre tam olarak ne kastedildiğini bilemesek de kayıt, bir bakıma bir “kayda yerleştirme” [mise-en-record] olarak özellikle sinema için gerçekleştirilmişti. Şurası kesin ki, nihai ürün üzerine yerleştirilen salt kayıt ibaresinin vurgulanışına bakılırsa yorumda kastedilen, bir-sanat-biçimi-olarak-sinema-için-kaydedilmiş olduğu değildir. Burada tanıtımcının kısa yoldan “Sinema salonları için kaydedilmiştir” demek istediğini hayal etmemiz gerekir.

Üstelik afişte kayıttan ya da tam anlamıyla kayda yerleştirmeden kimin sorumlu olduğuyla ilgili tek kelime edilmez. Afişte ismine yer verilen tek kişi Charles Perrault’nun hikâyesini sahneleyen, yöneten ve koreografisini gerçekleştiren Nureyev’dir. Bir film olmadığı hâlde izlemek için sinemaya gittiğimiz Sindrella’nın bu sürümü, sinematik kültürümüz nezdinde pek matah bulunmayan bir sürecin ürünüdür; çünkü bir filmin, “sinematik bir yaratımın” yönetilmesiyle değil de basitçe özgün eserin önüne konmuş bir kamera tarafından yakalanmasıyla elde edilmiştir. Oysaki hiç de böyle değildir; hem de hiç. Eserin klipleri Fransız devlet televizyon ağının internet sitesinden6 izlenerek görülebilir ki balenin film sürümü, nihai ürün, zannedildiği üzere sahnelenen gösterinin edilgen ve nötr bir biçimde yakalanmasından ibaret olmadığı gibi, son derece etkin bir yapım ekibinin mevcudiyetinden izler taşıyan çok sayıda kameranın işlerliği sayesinde gerçekleştirilmiş başlı başına özgün bir eserdir. Sonuç, önceden özerk olduğuna inanılan “bale” ve “sinema” kültürel serilerinin çarpışmasıdır.

{fold içindeki imge: Theme and Variations For Harp and Dancers, Tucson (Arizona), 25.06.2010, fotoğraf: Chic Bee (CC BY 2.0)}

* “Yort Savul” dizisi Yort Kitap’ın yayımladığı ve yayımlama şansı bulamadığı kitaplardan özel olarak seçilmiş bölümler içermektedir. Hasan Cem Çal tarafından hazırlanan dizinin var olmasını mümkün kılan Osman Şişman ve Yort Kitap ekibine teşekkür ederiz.

** André Gaudreault ve Philippe Marion’un Kinematik Dönemeç: On Sorunda Filmin Dijital Çağı (Eskişehir: Yort Kitap, 2020, 15-18) adlı kitabında yer alan ve Can Gündüz tarafından çevrilmiş olan bu metin, Yort Kitap’ın izniyle yayımlanmıştır.

1. Burada kavramsal bir ayrıma dikkat çekmeyi yerinde buluyoruz. Yansıtım, Gaudreault ve Marion’un söz ettiği hâliyle, film mecrasına dayalı bir fiildir; zira bir filmin film olarak görünür olabilmesi için projekte edilmesi yani projeksiyon aracılığıyla “yansıma”sı gerekir. Oysaki örneğin, video mecrası böyle çalışmaz, özellikle de analog değil de dijital hâlinde. Görüntünün kaydedilmesini sağlayan aygıt ile görüntülenmesini sağlayan aygıt aynı aygıt olduğunda, artık aracı bir makineye, bir “projeksiyon makinesi”ne ihtiyaç duyulmaz. Mesela cep telefonu hem kayıt hem de görüntüleme aracıdır. Dolayısıyla bir şeyi yansıtmaz, daha ziyade görünür kılar. Diyelim ki kendi imgesini dolayımlar. Bu anlamda görüntü üretme işlevi ile görüntü tüketme işlevi ya da görünteleme, bir ve aynı işlemin iki ayrı yüzüdür. Ekranın perdeden farkı da budur: Ekrana bir şey yansımaz, onun aracılığıyla bir şey aktarılır olsa olsa. O bir arayüzdür yalnızca. Perde kaydedilen görüntünün host’uydu, ekran ise mediator’ıdır. Bu anlamda yansıtmanın yerine geçen şeyin aktarma olduğunu, yansıtımdan ziyade aktarımdan söz etmeye başladığımızı söyleyebiliriz. (ed.n.)

2. André Gaudreault tarafından şu makalede ileri sürülmüştür: “Home cinema et agora-télé: deux oxymores de notre modernité médiatique” iki konferansta sunuldu: Martin Walsh Memorial Lecture (Film Studies Association of Canada), Congress of the Humanities and Social Sciences; ve Moving Images Studies: History(ies), method(s), discipline(s), ARTHEMIS (Advanced Rese- arch Team on History and Epistemology of Moving Image Study), Montreal, Haziran 2010. Ayrıca bkz. André Gaudreault ve Philippe Marion, “Le cinéma est encore mort! Un média et ses crises identitaires…”, MEI Média et information 34 (Aralık 2011) içinde.

3. Okuma ve anlamanın kolaylaşması için çevirmen tarafından metne eklenmiş köşeli parantezi ifade ediyor. Diğer köşeli parantezler ise bize ait. (ed.n.)

4. Christophe Huss, “Votre cinéma n’est pas un cinéma”, Le Devoir, 17 Aralık 2007. Altbaşlığın tamamı şudur: “Retransmissions en direct des représentations: le directeur général a fait entrer le Met dans une nouvelle ère”.

5. Burada da film kavramının ikili bir lağvıyla, ilgasıyla karşı karşıyayız. Birincisi, filmin yapısal anlamda film olmamasıdır: Artık hareketli görüntü üretirken filmle değil videoyla, pelikülle değil pikselle çalışıyoruz ve hatta vokseller aracılığıyla piksellerin boyutlarını artırıyor, onları üç boyutlulaştırıyor, üstüne üstlük kodla üretilen imgeler aracılığıyla tamamen çerçeveden azade olarak yapılanan, bir elektrik akımı ya da bilgisayar işleminden ayırt edilemeyen hareketli görüntüler üretmeyi biliyoruz (En basitinden, bir video kamerasının bilgisayar ekranında frame’lerdense wave’ler görmesi bundandır: Bilgisayar ekranı akar; bir seri değil bir akımdır). Film bu anlamda, ilk düzeyde bile iki kere yitmiştir: Hareketli imgede analojikliğin esamesi okunmaz artık ve bir çerçeveye bile tabi, bağlı değildir (Oysaki video, her ne kadar hücresel düzeyde analojik olduğu söylenebilecek bir imge sunmasa da, hâlâ frame rate’e tabiydi; jeneratif sinemada ise bu tamamen yok olan bir “gerçek”tir ki Bill Gates’in Windows’unun ironisi de burada zaten…). Diğer taraftan, film bir başka anlamda da yiter: Hareketli görüntü, artık başlı başına bir şey olmaktan çıkıp, belli metrajlara (kısa, orta ve uzun) bölünen ve özerkliği olan bir şey olmayı kesip diğer disiplinlerin ya da pratiklerin bir tür ev sahibi olmaya başlar; onları kendi içinde katar, ağırlar. Konser, bale, tiyatro ve türevlerinin kayıtları vardır yazarların da dediği gibi, ama bu tip bir paradigma içerisinde illaki de zamansal sanatların kayıt nesnesi olması da gerekmez. Mimari bile hareketli görüntünün nesnesine dönüşür bir yerden sonra, tüm mekânsallığında: Heinz Emigholz’ün “sinema”sı gibi mesela. Dolayısıyla, artık “film” dediğimizde, diğer sanatlardan bağımsız, otonom bir şey anlamıyoruz, bundan ötürü de filmden başlı başına ve kendi payına söz edemiyoruz. Bugün flick kavramı (ironik bir biçimde projeksiyon makinesinin sesinden, flicker’dan, filmin flick etmesinden gelir), hareketli görüntüyü ifade etmek için çok daha makul bir terimdir filmden. Sonuçta sinemayı tanımlayan tüm mecralarda sabit değer olan tek bir nitelik vardır: Hareket. (ed.n.)

6. 18 Ekim 2010, France 2’de.

André Gaudreault, bale, Can Gündüz, çeviri metin, dijital sinema, film, kayıt, opera, Philippe Marion, selüloit, sinema, sinema salonu, Yort Kitap, Yort Savul