Size de İyi Akşamlar Sabahattin Bey

Yarısı beyaz saçları ensesinde toplanıyor Sabahattin Bey’in. Siyah lastikle bir arada tutuluyor, gelişigüzel değil özenli ama evden çıkarken toplanmış belli. Aradan geçen saatler ve hava koşulları biraz dağıtmış olsa da tepesini, özgür kalmış teller tertipli kimliğine gölge düşürmüyor. Ufak ama seri adımlarla ilerliyor eğer etrafta ilişilecek bir masa yoksa. Satış alanına yaklaştığı zaman tüm nezaketiyle sizi asla rahatsız etmek istemeyeceğini belirtir bir tonlamayla soruyor: “Bu akşam çekiliyor, şansınızı denemek ister misiniz? Peki efendim, afiyetler dilerim, iyi akşamlar.”

Toplamda on saniye sürüyor masa sakinleriyle etkileşimi. Satış yoksa tabii. Kendi oynadığı kuponlardan birine talip çıkarsa yine sakin duruş ve tonlamayla alışverişi gerçekleştiriyor, muhtemel şansın yeni sahibine iyi dileklerini sunuyor ve mutlaka ekliyor: “Bakın bu oyunda 2 bilen de kazanıyor, muhakkak kontrol edin, bilet paranızı geri alabilirsiniz.” Sonra ufak adımlarıyla sıradaki masaya geçiyor.

Sabahattin Bey’i on belki de on beş senedir Beyoğlu sokaklarında görürüm. Göz aşinalığı oluşalıberi de gördüğümde selam verir hâl hatır sorarım. Sağolsun o da aynı aşinalığı haiz olduğundan beni tanır selamımı alır yoluna devam eder. On senede on kez bilet almışlığım yoktur oysaki kendisinden. Ama sadece alışveriş edeni hoşbeş edecek değil ya. Ben severim esnafla konuşmayı, esnaf da sever elbet sohbeti. Zamanın hızlı geçtiği, hayatın hızlı değiştiği dünyamda bir akşam tek başıma oturmuş bir kadeh şarap içip mutluluk kaynağı yemeğimi ısmarlamışken yan masama oturdu Sabahattin Bey. Mesaisi bitmiş, akşam yemeği zamanı gelmişti onun da. Her zamanki nezaketiyle iyi akşamlar ve afiyetler diledi. Masasında olmayan kolonyayı benden ödünç istedi, titizlikle ellerini dezenfekte etti ve yemeğini sipariş etti. “Domates çorbası, pilav. Az da türlü alayım. Ekmek paketli olmasın, yiyemiyorum. Fırın ekmeği verin lütfen bana” diye de ekledi. Saçları yine ensesinde toplanmış, gömleği yine kazağının içine konuşlanmış.

İnsanların hikâyelerini hep merak ederim. Bu merakım da hiç sonuçsuz kalmaz, hep öğrenirim. Ama o gece bizimkiler dışında her masası en az iki kişi tarafından zapt edilmiş bu lokantada tek başıma oturduğum cam kenarı ufak masamda kimseyle konuşmadan şarabımı içip yemeğimi yemek dışında hiçbir isteğe sahip değildim, zamanım da kısıtlıydı zaten.

Sabahattin Bey ise aksine mesai sonrası, bara oturup barmene tüm hayatını anlatmak istermiş gibiydi. Ayağıma kadar gelen bu hikâyeyi elimin tersiyle itemedim, keza ben de kendisi gibi nazik ve kimsenin hevesini kursağında bırakmamayı tercih eden biriyim.

1947 senesinde Çemişgezek’ten gelmiş babası İstanbul’a. İlkokul diplomasıyla. O zamanlar okumuş göçmen yok tabii şehirde, komşulardan biri yönlendirmiş babasını. “Devlete memur alıyorlar, sen okumuş adamsın, git sınava gir” demiş.

Şehirli insanın aklının kendininken üstün olduğuna emin olan babası, hiç düşünmeden kabul etmiş öneriyi. Önce biraz çalışmış, sonra da sınava girmiş. Zaten köyde de mektepte başarılılardan imiş. Sirkeci Postanesi’nde başlamış memuriyete. Sonra Galatasaray Postanesi’ne geçmiş, oradan da emekli olmuş. Çok çalışmış, çok sevmiş memuriyeti babası. Üç oğlu, bir karısıyla Jurnal Sokak’taki evlerinde otururlarmış. Babası dönemin geliri olan herkesi gibi gayrimenkule yatırmış hep varını yoğunu. Jurnal’daki evden sonra bir de Cihangir’de ev almış, kirasıyla ailesi geçinir diye. Çocuklarının hepsini okutmaya çabalasa da küçük oğlu Sabahattin top peşinde koşmayı tercih etmiş. Okulu da hiç sevmemiş, Tophane Tayfun Spor senin, Beylerbeyi Spor benim gezmiş durmuş amatör İstanbul takımlarını ama pek de yıldızı parlayamamış. Sabahattin Bey 18 yaşındayken zamansız yitip gitmiş babacağızı. Onlara ardında çokça gayrimenkul bırakarak.

Abileri “Nakit lazım bize” demiş. “Öyle kat yat bizi bağlamaz, sat Jurnal Sokak’taki evi anne.” Kimseyle uğraşacak takati olmayan anne hanım satıvermiş mülkleri, parayı da üçe bölmüş dağıtmış. Sabahattin Bey’e de bir ev almış Cihangir’de. Demiş “Bu ev senin, al bu da tapusu, artık ne yapacağın sana kalmış”.

Henüz 18 yaşında Beyoğlu’nda bir mülkü olan Sabahattin Bey, futbolda geleceği olmadığını fark edip aynı babası gibi, bir komşunun yönlendirmesiyle bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlamış. Dikiş makinesini hızlı öğrenmiş, yolu hızlı kat etmiş ve epey iyi kazanır olmuş atölyede çalışarak. Evlenmiş, bir de kızı olmuş bu arada. Cihangir’de oturmanın zor olduğu dönemlerden birinde, eşi 2000’lerin Moda’ya göç edenleri gibi gitmek istemiş o eskisine hiç benzemeyen mahalleden. Evi satıp Karagümrük’ten bir ev almış Sabahattin Bey, kızı ve karısıyla mutlu mesut bir yuvaları olsun diye. Ama mülk öyle bir şey ki insanın aldıkça alası geliyor belli ki. O evi de satıp yan sokakta daha büyük bir eve taşınmışlar bir süre sonra. Çekirdek aile tekdüze ama rahat hayatına devam ederken 98 senesi gelmiş çatmış ekonomik kriziyle. Sabahattin Bey’e işsizlik yolları gözükmüş 18 yaşından beri ilk defa.

Çok şükür kira derdi olmadığı için evde oturup zamanın geçmesini beklemek de seçenekleri arasındaymış ama yine bir komşu karışmış tabii hayatı nasıl yaşayacağına.

“Beyoğlu’nda piyango satsana Sabahattin. İyi iş, hafta sonu bir dene bak” demiş komşu. “Ben yapamam ki, olur mu hiç, ben nasıl satayım insanlara bilet?” demiş Sabahattin Bey. “Nazik adamsın, güzel de konuşursun senden iyi kim yapacak bu işi” demiş komşu.

Dediği de olmuş, ilk gece Sabahattin Bey atölyedeki yevmiyesinden fazla para kazanmış, “Bu iş benim yeni işimdir, hafta sonları çalışırım böyle” demiş. Bir hafta sonu, iki hafta sonu derken hafta içi de çıkmaya başlamış Beyoğlu’na.

Beyoğlu’nun da cafcaflı zamanları tabii, her yer dolu, herkes paralı, Moda nüfusu henüz artmamış, Kadıköy ahalisinin de Beyoğlu’na geldiği zamanlar. Gel zaman git zaman biletler satılır, paralar kazanılır, hayat tıkırında yaşanırken, her şey yolunda gidecek değil ya, annesi hastalanmış Sabahattin Bey’in. Ona tüm bu imkânları sağlayan, varını yoğunu veren, çekip çeviren anasını tek başına hasta evinde bırakmak istememiş, gitmiş yanına Zeytinburnu’na. Oradan gidip gelir olmuş 93T ile her gün Beyoğlu’na. Tabii hal böyle olunca evliliği de çatırdamaya başlamış ve nihayetinde annesi vefat etmiş, kendisi ise boşanmış. Hem annesiz hem de ailesiz kalan Sabahattin Bey, dönmemiş bir daha Karagümrük’e, Zeytinburnu’nda annesinin evinde yaşamaya devam etmiş. Tabii insan alışkanlıklarından kolay vazgeçmiyor. Karagümrük’teki evi satılığa çıkarmış, yarısı eşine yarısı kendine. Satılınca yeni bir ev alacakmış kendince güzel bir mahalleden ama gönlü el vermemiş, demiş, “Annemin evini alayım abilerimden, anılarını yaşatayım madem”. Gidip oraya yerleşmiş.

Hayat sadece sevdiklerini kaybettirmemiş tabii Sabahattin Bey’e. Milli Piyango özelleşince piyango bileti satışını da kaybetmiş kendisi. Eskiden yüzde on ile satarken biletleri, yeni şirket yüzde üçe düşürmüş komisyonu, “Ne satsan ne kazanacaksın nihayetinde?” demiş ama makineyle oynanan şans oyunu kuponu satışını bırakmamış. Bu, tabii sadece Sabahattin Bey’in değil tüm satıcıların ortak derdiymiş. Artık eskisi gibi kazancı yokmuş bu işin ama işmiş işte yine de.

İkinci kadeh şarabımın ortasında, birden kendime geldim, “Ben neler dinliyorum” dedim içimden. “Nasıl oluyor da bu hikâyenin tamamını bana anlatıyor? Bunun bir nedeni olmalı, madem böyle hikâyeler dinliyorum ben de bunu yazarım.” Sonra devam ettim şarabı içmeye, Sabahattin Bey de anlatmaya:

“Eşimle kızım mutlular ama pek görüşmeyiz, evi de sattırmak istemiyorlar ama satılıktır, satılınca da iyi para alacağım. Ondan sonra düşüneceğim ne yapacağımı. Gelir giderle, parayla pulla pek derdim yok da okuyamamak dert olmuştu içimde. Pek dert de değil de işte bir yerde eksiklik, insanın kafasında hep dolanıyor. Bir müşterim vardı Nişantaşı’nda lise müdürü. Musa Ustam Ocakbaşı vardı hatırlar mısınız?” “Hatırlarım inanır mısınız? Ama nerdeydi o? Hayal meyal kafamda, bir de gidiyordum ben oraya esasında, nasıl unutmuşum.” “Eski Babel’in ortaklarındandı Musa Usta, Parmakkapı’lardan birindeydi dükkânı da.” “Hah” dedim “şimdi hatırladım, kırmızı beyaz kareli masa örtüleri vardı. Kebapları da güzeldi.” Birden hayatımın ve Beyoğlu’nun geçmişine gittim. Kırmızı beyaz kareli masa örtülü masaları sokakta duran, beyaz ışıklı, kendini herkese gösteren ama bilmeyenin pek ilgisini çekmeyen güzel bir ocakbaşıydı. Musa Ustam’ı hatırlamanın melankolisini gönlümce yaşayacaktım ki lafı ağzıma tıktı Sabahattin Bey. Konumuz mekân değildi ne de olsa.

“Hıh işte orada otururdu lise müdürü Avni Bey. Çok naziktir kendisi, bilgili, görmüş biridir. Bir gün öğretmenler günüydü, kendisine bir çeyrek bilet hediye ettim. Dedim ‘Avni Bey, öğretmenler gününüz kutlu olsun.’ Çok sevindi çok şaşırdı. Dedi ‘Sabahattin kimse düşünemez bunu, çok teşekkür ederim. Sen okudun değil mi?’ Avni Bey bu noktada konuyu nasıl eğitime bağladı ben de şaşırdım ama Yeşilçam’dan bildiğimiz tonton müdür karekteri, müdürlük titriyle insanın işine işliyor belli ki. ‘Yok müdür bey, ben anca ilkokulu okuyabildim, ortaokul terkim’ dedim. ‘Ver bana kimliğini, seni yarın okula yazdırıyorum. Gel sen de imzanı at kaydını ol, açıköğretim hakkı verildi herkese, bu okulu bitireceksin’ dedi. Gittim kayıt oldum, liseye kadar bitirdim de. Sonra, bilirsiniz ölüm işte, aniden geliveriyor. Avni Bey Hakk’ın rahmetine kavuştu ama benim ona sözüm var. üniversiteyi de okuyacağım” dedi Sabahattin Bey.

Ben artık şarabımı hikâyeye içer oldum. Çemişgezek 1947’de başlayan hikâye 2000’lerin Beyoğlu’suna kadar gelmiş, yetmezmiş gibi kişisel gelişim dersinde anlatılacak şekle bürünmüştü.

Dedim: “Açıköğretim var, rahat girersiniz.” “Ben psikoloji okumak istiyorum eskiden açıköğretimi varmış ama artık yok” dedi. “Sınava çalışıyorum, kazanırsam okuyacağım inşallah.” “Okursunuz eminim” dedim. Belki günümüz, belki de yaşadığı hayat muhtemelen sadece öğrenmek için okuyacağı üniversite tercihini netleştirmişti. Psikoloji okumak istemeyen var mıydı bu aralar? Ama bu masada konuları ben açmıyordum. “Eminim okursunuz” dedim ve kadehime döndüm. Onun şarabı yok, suyu vardı, o da bitti. Hesabı istedi. Biraz şaşırdım biraz da rahatladım. Acelem vardı ve hikâyenin ortasında kalkan ben olamazdım. Gerçi hikâyenin neresi ortası neresi sonu onu da kaybetmiştim çoktan.

“Her zamanki gibi otuz lira” dedi Barış Bey, garsonumuz. Sabahattin Bey masaya tam para bıraktı. Beni onlarca kez selamlayarak kalktı gitti Zeytinburnu’ndaki evine, tabii artık Marmaray’la. Üstelik o gün İstanbul’un kurtuluşunun sene-i devriyesiydi. Toplu taşıma da ücretsizdi. Ama sohbetin ta en başında belirtmişti bana, Marmaray’da geçerli değilmiş ücretsiz seyahat.

{fold içindeki fotoğraf: Selen Bayrak, 2021} 

Beyoğlu, gündelik hayat, Selen Bayrak