Sokakta Oturma Pratiği

Sokakta oturmak, bir kent pratiği olarak bakıldığında hem Türkiye’nin kültürel tarihinde yer alan, hem de günümüz şehir ve mahallelerinin ekonomik, sosyal ve politik özelliklerine dair ipuçları veren bir eylemdir. Bu konunun sadece bir sosyalleşme aracı ve alışkanlığı olmadığını fark etmem, Hollanda’nın Eindhoven şehrinde yaşadığım iki yılda gelişti. Burada kamusal ve yarı kamusal alanın İstanbul’dakinden çok farklı olduğunu gördüm. Bernd Upmeyer bu kültürel farklılık hissini “Binational Urbanism” başlıklı makalesinde, “bir kişinin aynı anda iki farklı ulus-devlet ve iki farklı şehirle ilişkilerini sürdürdüğü kentsel yaşam biçimi”1 olarak tanımlıyor; yani aslında, bazı kentsel pratiklerimizi bir şehirde alıştığımız şekilde başka bir şehirde sürdürürken farklı sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. Sokakta oturma pratiği de Hollanda’da Türkiye’de olduğundan çok daha farklı kavranırken, yanlış anlaşılmalara da neden olabiliyor.

Kuzguncuk İstanbul, 2018,
fotoğraf: Liana Kuyumcuyan

Sokakta Oturmanın Kültürel Boyutu

Her ülke, şehir veya mahallenin kamusal alan kullanımında kendine has bir karakteri vardır. Sokakta oturmak da farklı ülkelerde farklı anlamlara gelen pratiklerden biridir. Bu eylemin çoğunlukla Akdeniz ülkelerinde görüldüğü söylenebilir. Bu ülkeler, özellikle iklim açısından gösterdikleri benzerlikler nedeniyle, mimari dil ve kamusal alan kullanımlarında da benzerlikler gösterirken, kültürel ve geleneksel pratik ve ritüellerinde de ortak noktalar barındırır.

Türkiye’de ve diğer birçok Akdeniz ülkesinde merdivenlerde, bina girişlerinde veya kaldırımlarda oturmak günlük yaşamın bir parçasıdır. Mekânların tasarımı ve insan davranışlarındaki paralellikler özellikle iklim benzerliğinden kaynaklanmaktadır; tıpkı avlu yapısının binaya kattığı serinletme işlevi gibi, dışarıda vakit geçirmek de sıcak iklimli bölgelerin bir getirisi olmuştur. İç mekânı dış mekâna bağlama ihtiyacı, büyük çatılar, balkonlar ve büyük pencereler görebildiğimiz bir mimari dil oluşturdu. Bina girişlerinde veya kaldırımlarda oturmanın yanı sıra, ev ve dükkân önlerine sandalye ve masa gibi domestik elemanların yerleştirilmesi de zamanla sokağın, evin bir uzantısı hâline gelmesini sağlayarak, gündelik hayatın önemli bir parçası oldu. Bu anlamda sokaklar sadece özel veya kamusal gibi tanımlamaların dışına çıkarak bir ara mekân veya bir “sosyal mekân” oluşturmuştur.2

Bu şekillerde ortaya çıkan sokakta oturma pratiğinin en önemli özelliği, bu eylemin devlet tarafından sabitlenen bank veya oturma birimlerine alternatif oluşturmasıdır. Oturulması amaçlanmayan merdiven, basamak, kaldırım gibi mimari elemanların oturmak için kullanılması, belki de Türkiye’deki birçok şehirde ve özellikle İstanbul’da takip edilebileceği gibi, “plansız kentsel planlamanın” sonucunda oluşan rahatlığın sonucu olabilir.

Kültürel davranışta sokakta oturma pratiğinin bulunması, mahalle ve kent sakinlerinin oturdukları bölgeyi sahiplenmesine ve bu mekân üzerinde daha çok fikir sahibi olmasına olanak sağlar. Bu eylemi belgeleyen başarılı örneklerden biri, sanatçı ve akademisyen Can Altay’ın Ankara’da yarı kamusal ve atıl alanları kullanan sakinleri belgelediği Minibar (2001)3 projesidir. Video, Ankara’da insanların evlerin önünde, caddelerde veya arabaların arasında sohbet etmek ve içki içmek için bir araya geldiği gece hayatını belgeler. Bu projeye benzer bir görsel yaratan ancak çok farklı bir şekilde işlenen bir diğer örnek ise Avusturya’nın Viyana şehrinde gerçekleştirilen Just Around Your Corner (2015)4 isimli, aynı zamanda özelleştirme ve gözetime karşı sokaktaki boş yerlere sandalye ve masa koyan bir kentsel müdahaledir. Minibar sadece bir günlük yaşam pratiğini belgelerken, Just Around Your Corner kamusal alanın ticarileştirilmesine karşı boş alanların işgal mantığıyla sahiplenilmesini önerir. Minibar’ın oturmak için tasarlanmamış mimari elemanlar üzerinde oturma pratiğini belgeliyor olması potansiyelin kullanıcı tarafından ortaya çıkarıldığını gösterirken Just Around Your Corner, oturmak için domestik elemanları kullanarak oturma odasını kamusal alana doğru genişletir.

Andrea Navarrete Rigo & Joanna Zabielska, Just Around Your Corner, 2015

Sokakta Oturmanın Politik Boyutu

Oturma eylemi Türkiye’de özellikle son on yılda iktidarın çeşitli müdahaleleriyle siyasi bir mesele haline geldi. İstanbul’daki toplanma alanları ve meydanlarda yapılmış olan tadilat ve yenilemeler “toplanma” eylemini odağına almadı. Meydan ve caddeler dışında da konut bölgelerindeki kentsel dönüşüm ve sokaklardaki ticari oluşumlar, sokakta oturma pratiğini yavaş yavaş silmeye başladı. Bu değişim ilk başta fark edilmediyse de yavaş yavaş yaşam alanlarımızda karar yetkimizin azalmasına neden oldu. Sahiplenme hissi yok olurken, sokakların sadece geçmek dışındaki diğer kullanım olasılıklarını ortadan kaldırdı. Tarihteki diğer örneklerde de görüldüğü gibi, yeni gelen birçok rejim, ülkenin en önemli şehirlerinin en önemli merkezlerinde kendi imzasını atmayı inşaat yoluyla tercih eder.

İstanbul örneğine bakıldığında, şehirci Yaşar Adnan Adanalı’nın bir röportajında belirttiği gibi, vatandaşları tarafından enformel yollarla inşa edilen şehir, spontane müdahalelere de açık oldu: “Bütün Türkiye kentlerine baktığımızda kentleri plancılar, uzmanlar, mimarlar değil oranın insanları yaratmış. Bu kente göçenler, bu kentte doğanlar yaratmış. […] Aşağıdan yukarıya doğru bir süreç olarak, kentli kentini ve kendini inşa etmiş.”5

Kentsel alanın bu plansız şekli, sakinlerinin kamusal alanlarını şekillendirmede daha aktif olması için olanaklar açtı. Ancak bu olasılıklar otoriterleşme eğilimi olan hükümetlerin elinde tehlikeli hâle gelebilir, şehrin siluetinde sembolik değişiklikler yapma veya hafıza mekânlarını yok ederek yeni bir tarih yazma eylemleriyle karşılaşılabilir. Bu noktada amaç, şehri yeniden şekillendirirken vatandaşları da yeniden şekillendirmektir. Henri Lefebvre’in de söylediği gibi “Yeni toplumsal ilişkilere yeni mekân (ve tersi).”6 Bu nedenle, Türkiye’deki hükümetin sıkı ve otoriter bir rejime geçmesinin ardından İstanbul’daki birçok meydan ve toplanma alanı politik anlamından sıyrıldı. Sokaklarda karşılaşmaların sadece geçmeye indirgenmesi, kamusal alanın daraltılarak anlamını yitirmesiyle paralel ilerledi.7 Ayrıca David Harvey, Asi Şehirler adlı kitabında hükümetlerin yalnızca ekonomik veya politik çıkarlarına göre kamusal alan yaratabileceğini söyleyerek hükümetlerin rolünü tartışır.8 Bu anlamda devletin sırf hiyerarşi ve güç göstergesi olarak yıkımı ve yeniden inşa etmeyi kullandığı söylenebilir.

Siyasetin sokakta oturma eylemine bir diğer etkisi de 2012 yılında İstanbul'da başlayan, evleri büyük apartman bloklarına dönüştürerek sosyolojik dokuyu değiştiren ve sokakta tasarlanmamış bir yer bırakmayan kentsel dönüşüm projeleridir. Bu apartman blokları mahallenin önceki mimari tarzına, sakinlerini giriş kısmında veya yanında oturmaya davet eden unsurlara veya oturma odasını dışarıya bağlayan balkonlara yer vermez. Bu yeni evler çoğunlukla mahallenin mutenalaştırılmasıyla sonuçlanır, burada yaşayanlar artık kiraları veya geçim masraflarını karşılayamaz ve mahallelerini terk eder. Ayrıca inşaatların yarattığı hava, ses ve görüntü kirliliği sokaklardaki günlük hayat rutinlerini sınırlandırmaktadır. Bu tür müdahaleler sokakların gitgide boşalmasına ve mahallelilerin yaşam alanlarına yabancılaşmasına yol açar.

Fikirtepe ve Kuzguncuk, İstanbul, 2018, fotoğraflar: Liana Kuyumcuyan

Değişime ne kadar adapte olunsa da, her şeyin çok hızlı değişmesi kentlinin karakterini de etkilemiştir. Zamanın normal ve doğal akışında, insan kendi alanını yaratırken mekân da insanını yaratır. Ancak İstanbul kenti ile kentlisi arasındaki bu karşılıklı ilişki, mevcut hükümetin dönüşüm projeleriyle kesilmekte. Artık toplum, mekânının karakterine bürünen ancak mekânını üretemeyen bir misafir hâline geldi. Bu yeni düzen tüm karşılaşma olasılıklarına son veriyor olsa da, mimar ve mimarlık tarihçisi Onur Atay, sokakta oturmanın Türk halkının kültürü olduğunun altını çiziyor ve her türlü sosyal etkileşim ve angajmana karşı birçok müdahale olsa da, insanların toplanmanın yeni yollarını ve yerlerini bulmaya devam edeceğini vurguluyor.9 Sokakta oturmaktan gelen bu sosyal toplanma alışkanlığı, hâlâ ve her şeye rağmen günlük hayatın bir parçası olarak birçok mahalle ve şehirde sürmektedir.

Sokakta Oturmanın Dayanışma Boyutu

Tarihin ve toplumsal dokunun silinmesini gözlemledikten sonra Türkiye’den pek çok mimar ve şehirci, katılımcı yollarla aidiyet ve kent hakkı konularına eğilerek atıl alanları yeniden canlandıracak projelere yöneldi. Hem Lefebvre hem de Harvey, vatandaşlara yaşam alanları hakkında katılımcı bir tasarım öneriyor: “Bu ise çift koldan siyasi taarruzu gerektirir. Bir yandan devlet giderek daha fazla kamu hizmeti sunmaya zorlanmalıdır, diğer yandan kentli nüfuslar kendi kendine örgütlenerek bu hizmetleri sahiplenmeli, onlardan faydalanmalı ve toplumsal yeniden üretim ve çevreye ait metalaşmış müşterek alanları genişletmek ve iyileştirmek yönünde bu hizmetlere katkı yapmalıdır.”10

Bu alanda çalışan bir kurum olarak Sokak Bizim Derneği, 2011 yılından beri araba odaklı düzenlenen sokakları insan odaklı şekilde yorumlamak üzerine projeler üretiyor. Çalışmalarında kentlinin yaşam alanlarında söz sahibi olması için farkındalık ve aidiyet yaratmaya odaklanıyor.11 Atıl alanların canlandırılması ve sahiplendirilmesi için çalışan bir başka grup da ABD merkezli Tactical Urbanism’dir. Çalışma metodolojileri “gerilla şehirciliği” olarak görülse de, projelerinin sonuçları her zaman kamusal alanı algılama ve kullanma konusunda yeni olanaklar sunar. Örneğin Chair Bombing projesi, belediyelerin yerleştirdiği bankların yetersizliği konusunda alınan geri bildirimler üzerine, vatandaşların kendi sandalye/banklarını üretebileceği ve yerleştirebileceği bir etkinliktir.12 Bu tür örnekler, bazı ülkelerde doğal olarak gelişen –domestik elemanların kamusal alana yerleştirilmesi gibi– uygulamaların farklı coğrafyalarda da kentsel potansiyelleri ve olasılıkları ortaya çıkarmak adına uygulanabileceğini göstermektedir.

Sokak Bizim Derneği, “Hayal Et”

Sonuç Yerine

Örneklerden de görüldüğü gibi, otopark alanlarına sandalye yerleştirmek veya merdivenleri oyun alanına çevirmek sokaktaki her noktayı tasarlamayı gerektirmiyor. Vatandaşlar yaşam alanlarını yaratmaya ne kadar katkıda bulunursa, aidiyet duygusu da o denli gelişir. Bu da sokağın sahiplenilmesi, vatandaş tarafından denetlenmesi ve sonuç olarak aktif mevcudiyetten gelen güveni yaratır. Yıllardır şehrin açık kamusal alanları kontrollü iç mekânlara dönüştürülmüş ve birçok kültürel aktivitenin kapalı alana taşınmasına neden olmuştur.13 Türkiye’nin siyasi yapısı bu dönüşümde büyük rol oynamış, dışarıda oturmak gibi çok basit bir pratiğin kontrol edilmesiyle sonuçlanmıştır. Sokakta oturmak sıradan bir gündelik hayat ritüeli gibi görünse de, sosyal etkileşim ve bilgi alışverişi anlamında daha derin bir öneme sahiptir. Özellikle Türkiye gibi siyasi olarak ciddi derecede kutuplaşmış bir ülkede, gündelik konulardan biri politikadır. Sokağı kullanmanın ortaya çıkardığı tesadüfi toplantılarda karşıt görüşler üzerine tartışmalar, içinde yaşanan sokak veya mahalle hakkında karar almalar veya fikir alışverişleri gerçekleşir. Vatandaşların varlığı ve etkileşimleriyle sokaklar, plansız ve gündelik agoralara dönüşür.

Türkiye’nin geçmişi ve bugününde yaşanan kentsel pratiklerindeki çatışmalara bakmak, bu ülkenin kamusal alanlarının geleceğini anlamaya yardımcı olmakla kalmayıp, farklı ülkeler ve vatandaşları için de eğitici olabilir. Farklı kültür ve coğrafyalardan kentsel pratiklerin alışverişi, şehirlerde yeni potansiyeller keşfedilmesinde rol oynayabilir. Bunu gerçekleştirmek için ilk adım, bazı kültür, ülke veya topluluklara yapışan etiketleri unutmak ve çeşitli uygulamalardan öğrenmeye sıcak bakmak olacaktır. Çoğunlukla bu uygulamalar, hızlı şehirleşme ve modernleşmeden sonra unutulmuş ancak her milletin kültür tarihinde gizli kalmış, belki bir kısmı da bugünün gündelik hayat ritüellerine değişerek veya dönüşerek entegre olmuş pratiklerde gizlidir. Şehirler dönüşürken, bazı mimari dilleri ve kamusal davranışları da beraberinde götürüyor olsa da, bu bilgi parçaları hâlâ insanların kültürel arşivlerinde14 var olacak, kentin bazı köşelerinde yakalanacak, geleceğin şehirleri yaratılırken üretilecek bilgilerin temelini oluştururken, o mekânın insanını şekillendirmede de rol oynayacaktır.

Fikirtepe İstanbul, 2018,
fotoğraf: Liana Kuyumcuyan

1. B. Upmeyer, “Binational Urbanism: On the Road to Paradise”, MONU: Transnational Urbanism 22 (Bahar 2015): 57-63.

2. S. De Iacobis, M. Kuciewicz, A. Kedziorek, “How to Domesticate a City: Adaptive Tools to an Urban Environment”, MONU: Domestic Urbanism 24 (Bahar 2016): 22-27.

3. C. Altay, Minibar, Ankara, Türkiye, 2011.

4. A.N. Rigo, J. Zabielska, Just Around Your Corner, 2015.

5. F. Gazi, Yaşar Adnan Adanalı ile söyleşi, 2018.

6. H. Lefebvre, Mekânın Üretimi (İstanbul: Sel Yayınları, 2014), s. 87.

7. Lefebvre, Kentsel Devrim (İstanbul: Sel Yayınları, 2011), s. 24.

8. D. Harvey, Asi Şehirler, (İstanbul: Metis Yayınları, 2012), s. 142

9. L. Kuyumcuyan, “Onur Atay ile Söyleşi,Design Unlimited 5 (Bahar 2018): 42-45.

10. Harvey, Rebel Cities, Verso, 2012, s. 88.

11. Kuyumcuyan, “Sokak Bizim Derneği ile Söyleşi”, Design Unlimited 9 (Sonbahar 2020): 40-49.

12. M. Lydon, D. Bartman, T. Garcia, R. Preston, R. Woudstra, Tactical Urbanism: Volume 2 (2012), s. 25.

13. M. Amir-Ebrahimi, Conquering enclosed public spaces, 2006.

14. Kültürel arşiv, bireylerin dünyadaki varlıklarını doğrulamak için başvurdukları günlük etkileşimlerde bulunan bilgi havuzuna atıfta bulunan, ilk kez sosyal antropolog Wendy James tarafından The Listening Ebony: Moral Knowledge, Religion, and Power Among the Uduk of Sudan (1999) isimli kitabında kullandığı bir terimdir.

kamusal alan, kent, kentsel dönüşüm, Liana Kuyumcuyan, şehir, sokak