Bir Eleştiri
Tanpınar’ın Huzur’unu herhalde yirmi sene önce ilk kez okumayı denediğimde ilk bölümü bile bitiremeden sıkılıp bırakmıştım. Aradan beş altı sene geçince, herhalde o vakitler bende bir eksiklik vardı, yeterince olgunlaşmamıştım, iyisi mi şu kitaba bir kez daha bakayım diyerek yeniden elime almış ve bu sefer sonuna dek okuyarak çok sevmiştim. O meşhur cümlelerinin tadı damağımda kalmış olacak, biraz da o cümleleri tespit edip altlarını çizmek için dört beş yıl önce bir kez daha “Huzur”landım. Eh artık kafam rahattı, kitabın ruhunu ortaya koyan satırlarını tespit etmiştim, ihtiyaç durumunda oraları okursam Tanpınar’ın “meselelerini” tazelemiş olacaktım; bütün kitabı hatmetmeme gerek yoktu.
Fakat geçtiğimiz günlerde ikinci Huzur okumamdaki niyetle üçüncü Saatleri Ayarlama Enstitüsü seferine çıkınca tabiri caizse romancı Tanpınar yeniden masaya yatırıldı. Açıkçası Enstitü’yü hiçbir zaman çok sevemedim. İlk okumamda zorla bitirmiş, ikincisinde daha bir beğenmiştim ama üçüncüsünde hemen hemen hiç beğenmedim. Bu yazının konusu o değil ancak şu kadarını söyleyeyim, bana göre romancı Tanpınar o hikâyeyi en az üçte bir oranında kısaltırdı.
Enstitü’yü böyle hayal kırıklığı içinde bitirince çok sevdiğim Huzur’u da bir daha elden geçireyim dedim. Şimdi bu son okumam üzerine ve Huzur’dan aldığım küçük bir kesit üzerinden Tanpınar’ın roman tekniğini bazı bakımlardan tartışmak istiyorum. Bu kesitin art niyetle cımbızlanmış bir parça olmadığını, giderek daha olgun bir metin hâline gelmesine rağmen dikkatle okunursa, –tıpkı her okumada Tanpınar’dan farklı tatlar alınabileceği gibi– benzer kusurların roman(ların)ın başka yerlerinden de alınabileceğini belirtmeliyim.
“İhsan” bölümü şöyle böyle geçti gitti. “Nuran” bölümüne gelince işler biraz karıştı ve romancı Tanpınar’a dair aksaklıklar birbiri ardı sıra gözüme çarpmaya başladı. Hemen başlayalım.
Bu bölümün başında Nuran ile ayrıldığı kocası Fahir’in ilişki durumu kısaca özetleniyor, ki Mümtaz’ın tanışacağı kadını okur anlasın. İşte Nuran ile Fahir zaten “başından beri mesut olmayan bir evlenme” içindelermiş, fakat yine de bir kızları olmuş, sonra Fahir, Emma adında “on beş senelik aşk kadını hayatına” sahip bir metresle yaşamaya başlamış filan.
O mayıs sabahı ada vapuruna binen Mümtaz “çoktan beri rastlamadığı bir dostunu karısıyla beraber görmüş” ve istemeye istemeye yanlarına oturmuş. Sonra da Nuran, kızıyla beraber onlara katılmış. Mümtaz tabii Nuran’ı daha önceden de beğeniyormuş fakat sesini ilk o zaman duyuyor. Nuran’ın kitaptaki ilk cümlesi şu: “İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor”. Bunun üzerine yazar, Mümtaz adına hemencecik devreye giriyor ve Mümtaz için kadın güzelliğinin şartlarını anlatıyor, biri İstanbullu olmakmış öbürü Boğaz’da yetişmekmiş. Bir kadın için güzel dediğimizde kaşından gözünden saçından endamından söz ediyoruzdur; bu nitelikleri İstanbul ve Boğaz gibi son derece illiyetsiz iki unsura şartlayan nevrotik Mümtaz’ı, Enstitü’nün anlatıcısı (nevrozunu ironi ile aşmaya çalışan Tanpınar) en alaycı ifadelerle küçümsemekte ya da ona acımakta herhalde hiç duraksamazdı.
Kadın güzelliğinin üçüncü ve en büyük şartının Nuran’a benzemek, onun gibi taganni eder gibi konuşmak (falan diye uzun bir övgü cümlesi var) olduğunu Mümtaz haftalar içinde öğrenmiş. Bu paragraftan sonraki cümle şu:
Mümtaz, kendisine tanıtıldığı zaman genç kadın gülerek:
– Ben sizi tanıyorum, dedi. Sabahleyin aynı vapurda geldik. Siz İclâl’in arkadaşı Mümtaz Bey’siniz. (s. 81-82)
Burada “Tanpınar Kafası” dediğim tipik bir durumla karşı karşıyayız. Nedir bu? Tanpınar kimi zaman yazdığı sahnelerin bütünlüğünü göremiyor. Sahneyi bütünlük içinde görmek nedir? O an konuşmakta ya da eylemekte olan kişinin önceki ve sonraki bağlamlar arasındaki yerini tayin edebilmek, olgular arasında mantıksal sıralama yapabilmek, bu sıralamayı okura en uygun şekilde aktarabilmektir. Oysa Tanpınar, bir paragrafın sonunda yazdığı bir cümleden, bazen o cümledeki bir kelimeden (bazen kelimenin çağrışımlarından) ilhamla bir sonraki paragrafta, hikâyenin akışını bozan, bazen onu yoran, bazen gereksiz yere uzatan Proustvari sıçramalar yapıyor. Tanpınar bu anlarda, hikâyenin bütünlüğü de okur da yeterince hesaba katılmadan, daha çok kafasındaki Doğu-Batı, kültür vs. meseleleriyle meşgul oluyor. Bana öyle geliyor ki sahnelerinin Tanpınar’ın kafasındaki canlanışı ile metne geçirilişi arasında uçurumlar var. Tanpınar, kurduğu roman sahnesini okurun da kendisinin gördüğü gibi gördüğünü zannediyor; çünkü onun dikkati romanı kurmaktan ziyade, roman yoluyla kendi dertlerini en güzel cümlelerle tartışmak. Bazen o sahneden, dramatik bir amaç olmadan, kusurlu bir keyif düşkünlüğü, hatta dağınıklıkla uzaklaşıyor. Geriye de zaten aslında hangi sahnede olduğu çok malummuş gibi teklifsizce geri dönüyor. Daha çarpıcı örnekleri ileride de vereceğim. Burada Tanpınar, henüz Mümtaz’la tanıştırmadığı Nuran’ı Mümtaz’ın gözüyle yüceltmeye öyle acelecilikle girişiyor ki, yazarın o sahneye ne okur gözüyle ne de kahraman gözüyle bakmadığını hemen anlıyorsunuz. Orada konuşan Tanpınar, romanı yazmasına sebep olan kadın görünür görünmez onu uzun uzun allayıp pullamadan edemiyor; çünkü onun kafasında acılı geçmiş, romantik gelecek ve belirsiz şimdi birbirine geçmiş bir hâlde. Bunun Bergsonvari bir edebi numara olduğunu söylenebilir (ki zannetmiyorum, bu, Tanpınar’ın farkında olmadığı bir dağınıklık). Öyle bile olsa roman sanatı Bergson felsefesinden daha eski, daha güçlü ve daha kalıcı olduğundan bir romancının, Bergsonculuğunu romancılığının önüne koymaması gerekirdi. Romancı ille Bergsoncu olacaksa bile bunu metnini dağıtmadan, okurun kendisine olan güvenini sarsmadan yapabilirdi. Nasıl mı? Nuran ile Mümtaz tanışır, iki çift laf ederler, Mümtaz kıza abayı yakar, belki bir süre sessizlik olur ve o sırada hayallere dalmak ve kızı övgülere boğmak için iyi bir fırsat çıkmış olur. Böylece paragraflar arasındaki insicam bozulmaz. İdi.
Sonraki örnekte durum daha iyi anlaşılacaktır. Henüz birkaç paragraf sonra Mümtaz ile Nuran anlatılırken, Mümtaz’ın bir anlık vehmi üzerine birden Muazzez ile İclal’in kıyaslanmasına geçiliyor. Hem de ne vehim!
Mümtaz, Boğaz vapurunda ilk önce onun karşısında oturmak istediğini, sonra nedense bunu yapmadığı için kendisini Muazzez’in dişleri arasına attığını düşünüyor, tereddüdünü, utangaçlığını fark ettiyse diye üzülüyordu. (s. 82)
Bu cümleden sonra da bir buçuk sayfa kadar Muazzez ile İclal anlatılıyor (Asıl kişilerimiz Mümtaz ile Nuran tanışalı daha bir sayfa bile olmadı). Halbuki önceki bölümün sonunda Muazzez ile İclal bahsi açılmıştı. Yazar buradaki kıyaslamaları oraya koysa da bizi Mümtaz ve Nuran’la baş başa bıraksa daha iyi olmaz mıydı? Ama Tanpınar paragraf sonuna –belki bir anlık ilhamla– Muazzez’i koyunca, aklı birden çizdiği sahneden kopup Muazzez’e gidiyor ve uzun uzun ondan bahsediyor. Üstelik o cümleyi okuyan birinin Muazzez’in da orada vapurda bulunduğunu zannedebileceğini, Muazzez’in vapurda olmadığını anlamak için metinde ileri geri giderek kişileri yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyabileceğini fark etmiyor bile. Mümtaz’ın tereddüdünü, utangaçlığını fark eden kim? Nuran mı? O hâlde, Nuran’ın laf taşıyan dedikoducu birisi olması gerekir. Nuran öyle biri mi? Değil. O hâlde Mümtaz’ı gözetleyen kişi, “çoktan beri rastlamadığı dostu ile karısı” ama hangisi? Dostu mu karısı mı? Eğer onlardan birisi ise bu kişilerin hiç değilse adlarının anılmış olması gerekmez miydi? Mümtaz’ı Muazzez’in dişleri arasına atan kim, belli değil. Muazzez’in dişlerinin Tanpınar’ın kafasında bir yeri var ama romandaki sahnede yok. Mümtaz’ın romanda dile getirilen vehmi aslında metnin gerçekliğine aktarılmamış bir vehim.
Bir sayfa sonra Muazzez’in Mümtaz’a “bu sabah” birçok şeyler anlattığını da okuyoruz. Muazzez’den bu kadar bahsedildiğine göre herhalde o da buradadır diye gene kuşkulanıyoruz. Muazzez’le karşılaştılar, sonra beraberce vapura bindiler; Muazzez o dedikoducu uyanıklığıyla Mümtaz’ın tereddüdünü fark etti ve vehimlere kapıldı. Zannediyoruz. Fakat Muazzez vapurda değildir, Tanpınar’ın kafasındadır. Bu kafasında oluş, Mümtaz’ın karakterine hizmet eden, hani onu her daim yargılayan bir gölge mahkeme, bir süperego gibi de değildir; roman uygulamasında gözden kaçmış bir kusurdur. Zira biraz sonra adından sıkça söz edilecek olan Muazzez’in bölümün o sabahki açılışında okura gösterilmesi gerekmez miydi?
Muazzez ve İclal’in uzun uzun anlatılmasından hemen sonra,
– Doktora tezinizi bitirdiniz mi?
– Dün akşam bitirdim, dedi ve deminki çocukça utanmasını daha çocukça bir neşe ile tamamladı; […] (s. 84)
diye başlayıp süren bir paragraf…
Soruyu kimin sorduğu da kimin cevapladığı da belli değil. Aklımız hâlâ Muazzez’de; herhalde soruyu o sordu ama cevabı kim veriyor? Ama ya Muazzez vapurda değilse? O zaman Mümtaz’ın yanlarına oturduğu kişilerden biri ama hangisi? Nuran mı? Yoksa adı anılmayan dostu ya da karısı mı? Tanpınar için bu sorular çok gereksiz, çünkü onun kafasında konuşanlar belli, sahnede bir tuhaflık yok. Fakat bunları okura anlatmadığının farkında değil, çünkü onun aklı tıpkı Mümtaz gibi Nuran’da. Buna, kahramanın ruh hâlini metne yansıtmak denebilir ama doktora yaptığından, sıkıntılarından, “ilk defa yaz denen harikulade kuşun kendisinin oluşundan” uzun uzun bahsedilen kişinin adını zikretmemeye biçemsel bir tercih demek pek mümkün değil. Okuru hikâyenin ruhuna uygun olarak bile isteye muallakta bırakmak ile ihmal etmek arasında herhalde bir fark vardır. Aynı ihmalkârlığı bir sayfa sonra yine görüyoruz. Vapura gelirken “peşleri sıra koşturan iki fakir çocuğun geçim sıkıntısından bahsedişlerine” dair, kimin sesinin dile getirildiği yine muğlak (Nuran mı Mümtaz mı?) bir dizi konuşmadan sonra, ansızın:
Sabih, Mümtaz’a sordu;
– Plakları buldun mu? (s. 85)
Sabih kim? Belli ki sabah vapurda ilk anda gördüğü, çoktan beri rastlamadığı ve yanına oturduğu dostu. Belki doktora yapan da odur. Peki madem daha sonradan kendisiyle sohbet edilecek, bu Sabih daha ilk anda öylesine biriymiş gibi geçiştirilmese, muhatap alınıp tanıtılsa, kimdir necidir, (nerede hangi alanda doktora yapar?) söylense Tanpınar’ın biçemine bir zarar mı gelirdi? Başka bir dalgınlık örneği:
– Hayır, dedi, İclâl burasını saklamış olacak…
Adile Hanım’ın sesi, unutulmuş olmanın korkuları içinde silkindi, uyuduğu dolaptan çıkmış bir kedi gibi sırtını kabarttı: […] (s. 86)
Adile Hanım kim? Muhtemelen Sabih Bey’in karısı. O da tıpkı diğeri gibi teklifsizce romana giriveriyor. En başta bu çiftle kahramanımız ilk karşılaştıklarında adları hiç değilse anılsaydı, “Adile Hanım da kim?” diye sormamıza hiç gerek kalmazdı ama Tanpınar sahnelerin kafasındaki tasarımı ile kitaba giren uygulaması arasındaki farkı göremiyor. Bu da metnin kontrolünü sık sık kaybetmesine, hatta bazen çok basit hatalar yapmasına sebep olan bir kusur. Yani Tanpınar romanını bir romancı gibi değil bir hayalperest gibi yazıyor. Elbet roman denen şey muhayyile olmadan yazılamaz ama iş uygulamaya geldiğinde planlama, uygulama, önünü arkasını tartma gibi teknik bazı becerilere ihtiyaç var; yani yazar hem kendisini hem metnini bir orkestra şefi gibi yönetebilmeli. Tanpınar ise bir enstrümana öncelik tanırken diğerini ihmal ediyor; bazılarına ise çok sık torpil geçiyor. Çok sık torpil geçtiği enstrümanlardan birisi dil estetiği. Tanpınar güzel cümle kurmak için çok uğraşıyor. Hakkını verelim, bunu genellikle de yanına yaklaşılamaz denli başarıyla yapıyor. Fakat o estetik kaygı, metnine derinlik ve boyut katma ihtiyacı, bazen “eski zürriyet tanrılarının kudretini vehmetmek” türünden aşırı süslemenin basitliklerine de düşüyor. Önceki okumamda altını çizdiğim bir başka örnek de şu:
Tıpkı ikinci defa hayata kaplumbağa olarak gelmiş insanın kaplumbağa vücudunda, onun itiyatları ve hayatî zaruretleri içinde eski insan ruhunu hiç göstermeden taşıması ve hatırlaması gibi bir şeydi bu. (s. 211-212)
Belli ki Tanpınar cümle cümle çalışıyor ve her kelime üstünde bir şair hassasiyetiyle o kadar çok duruyor ki, adeta parçalarla uğraşmanın yorgunluğundan arada bir bütünü gözden kaçırıyor. Onun ömrü boyunca bir terkip peşinde koşmasına şaşmamalı (belki Saatleri Ayarlama Enstitüsü o arayışın umutsuzlukla sonuçlanması olarak okunabilir).
Şimdi Tanpınar kafasının kişilerin tasvirinde nasıl yan etkilere yol açtığını anlatan bir örnek vereceğim. Vapurda Adile Hanım Nuran ile Mümtaz’ın kendi dahli olmadan konuşup anlaşmalarına bozulmuştur:
Mümtaz’dan ona ne? Zaten kimin işine karışmıştı? Yüzü talihten gördüğü bu son ihanetle küskünleşmiş, kendi kendine “Ahmak herif…” diyordu. Zaten hangisi ahmak değildi? Bütün erkekler ahmaktı. Biraz iltifat, uzaktan şöyle bir gülümseme, gizli mânalı bir çift lâkırdı, sonra o kuluçka tavuk edasıyla bir bakış… Artık vur boyunduruğu. Adile Hanım, öyle herkesin hayatına karışanlardan değildir. Zaten hiç kimsenin üstünde iddiası yoktu. (s. 89)
Hiç kimsenin hayatına karışmayan, kimsenin üstünde iddiası olmayan Adile Hanım’la ilgili bir sonraki paragrafta şunlar yazılıyor:
…iki tarafın biricik mahrem-i esrarı sıfatıyla, bütün küçük sırları dinlemeğe, anlaşmazlıkları halletmeğe bayılırdı. İş büyüyüp de alâka ciddileşti mi, iki tarafı birbirinden uzaklaştırmak için elinden gelen gayreti sarf ederdi ve bu gayret şöyle on, on iki yıllık bir tecrübeye dayandığı için çok defa muvaffak da olurdu. (s. 90)
İlk alıntıdaki ifade Adile Hanım’ın Mümtaz ile Nuran’a bozulup ne hâliniz varsa görün, artık kimseyle uğraşmıyorum manasına gelebilecek bir duygu patlaması “omuzlarda taşınan düşüncelerin atılması” olarak görülebilir. Ne de olsa insan kızdı mı, sırf gururundan bir Dostoyevski kahramanı isyanıyla fikrinin tam tersi şeyleri de savunabilir. Fakat eğer öyle ise, bu durumun çok daha anlaşılır bir dille ve yazar değil karakter konuşuyormuş gibi yazılması gerekirdi. Oysa burada “Adile Hanım öyle herkesin hayatına karışanlardan değildir. Zaten kimsenin üstünde iddiası yoktu” cümleleri Adile Hanım’ın iç sesi olarak değil, yazarın Adile Hanım’a dair ruhsal tasviri gibi görünmektedir.
Tanpınar 1948 yılında dört ayda tefrika edilen, ertesi yıl da bazı değişikliklerle basılan metnini, kültür adamı kimliğini bırakıp romancı kimliğiyle gözden geçirseydi eminim ki benim fark edemediğim başka kusurlarını da kendisi fark ederdi (ya da editörlük kurumumuz gelişmiş olsaydı da yazarın güvendiği, metne dışarıdan bakan iyi bir okuru olsaydı). Ben bu kusurları onun, zekâsının büyüklüğünü, kültürünün zenginliğini (bazen yerli yersiz yaptığı yazar, ressam, müzisyen göndermeleri) göstermeye çalışırken bazı küçük şeyleri gözden kaçırışı olarak görüyorum.
Tanpınar (1943 yılında yazdığı iki, 1944 yıllında yazdığı bir) “Romana ve Romancıya Dair Notlar” adlı üç yazısında Türk romanının neden olgunlaşamadığını, kusurlarını ve fırsatlarını dikkatle inceler. Huzur ise bu yazılardan beş yıl sonra neşredilir. Aslında Tanpınar bu romanıyla sanki bir roman yazmaktan ziyade bizde neden Dostoyevski, Tolstoy, Balzac, Stendhal’inkiler gibi özgün, bireysel ruh hâllerinin en hakiki boyutlarıyla ele alındığı yaratıcı bir romanın yazılamadığının kültürel kodlarını araştırıyor gibidir. “Romana ve Romancıya Notlar” yazısının ikincisinde “Kadın Meselesi”ni ele alır ve şöyle der: “Bu ilk romanlarımızı okurken, muharrirlerinin her akşam sofralarında karı, anne, kızkardeş olarak gördükleri şeklinde bile kadını tanımadıklarına hükmedeceğimiz geliyor.” Aynı hissiyatı Huzur’u okurken Nuran için benim “hükmedeceğim geldi”. Bir farkla, Nuran bir kadın olarak anlatıldığı sahnelerde evet bir kadındı (Mümtaz ile ilişkiyi başlatan da oydu) fakat Mümtaz gözüyle anlatıldığı sahnelerde –ki çoğu böyleydi– kadın değil, İstanbul’a, eski musikiye, falana filana değinmek için bir bahane arayan Tanpınar’ın hayalindeki fazlasıyla yüceltilmiş bir imgeydi. Tanpınar sanki önce o imgeyi hayal etmiş, ondan sonra yazarken –yazdığı şey bir roman olduğu için– onu zaman zaman Nuran yapmıştı; çünkü “kadın”ı İstanbul’dan daha az tanıyordu. Bana öyle geliyor ki Tanpınar bu romanda bize şöyle diyor: Bizim neslimiz o romanı yazamadı, ey okur, sen bu Huzur’u oku, oradaki meseleleri iyi tahlil et, hayatın içine dal, şartları gör (kadınları tanı), kendi sesini duy ve o romanı sen yaz.
İnsanların zayıf ve güçlü yanları olduğu gibi yazarların da romancı olarak güçlü ve zayıf yanları vardır. Güçlü yanları onu ele geçirebileceği gibi zayıf yanları da tuzaklar kurabilir. Güçlü yanlarını kontrol etmek, zayıf yanlarına karşı uyanık olmak bir dengeyi ve başarıyı oluşturur. Ben Huzur’u yazarın gücünün fazla öne çıkıp, zaaflarının gözden kaçtığı bir roman olarak görüyorum. Zamanın ruhuna uygun hafif bir benzetmeyle ifade edecek olursam, Huzur, her iki takımın da hocalığını Tanpınar’ın yaptığı ve maçtan beklenen heyecanın, klas hareketlerle ortada çevrilen topları izlemek olduğu bir futbol maçı gibidir. Top kalelere bir türlü gitmez, gitse de gol olmaz. Gol olsa bile, top sanki oyuncuların iradesiz bakışları önünde boş kaleye öylece yuvarlanıverir. O yüzden maçtan çok hocanın basın toplantısını, seyircilerin maça dair yorumlarını falan izleriz. Oysa Tanpınar “meselesi” olan bir yazardı ve her mesele kendi yükseltilerini alçaltılarını, yani dramını yaratır. Bu dram romanlarına yansıdı mı? Kişiler arası sahici bir çatışma olarak değil, kişi içi bir çatışma (yani mesele) olarak evet yansıdı.
O hâlde Tanpınar’ın önemi nedir? Daha sonrasında başka yazarların sık sık ele alacağı can yakan konulara, önceki kuşağın yazarlarına kıyasla belki de ilk kez böylesine incelikle, kapsamlı ve zekice değinebilmiş olmasındadır. Edebiyatımızın ruhunu genişleten, dönüp dönüp okunulası denemelerinde, eleştiri yazılarında son derece uyanık gözlerinin, roman yazarken, özellikle teknik konularda bulanıklaşmasının cevabını da zannederim Tanpınar’ın kendisi vermiştir. Nesrimiz Evliya Çelebi ile, Naima ile, Peçevi ile hayatımıza 17. asırdan itibaren yavaş yavaş girmiş bir tecrübedir. Gerçi Tanpınar onları da “düşünceyi, eşyayı, hayat şekillerini ve arızalarını içine almağa azmetmiş mantıki bir nesir dilinden uzak” olmakla eleştirir. Fakat yine de, eksik de olsa, kusurlu da olsa o nesir, yüzünü hayata, sokağa dönmüş bir tecrübeyi içeriyordu. Roman ise Tanpınar Huzur’u yazdığında dilimize gireli daha bir asır bile olmamıştı. O gelenek yoksunluğu, içe işleyen sahici bir romancı ruhu yaratacak kudrete sahip olamadığından, birbirinden çarpıcı tespitleriyle ışıldayan eleştirmen Tanpınar, romancı Tanpınar olmak için henüz çok gençti.
_
Editörün notu: Metin içindeki alıntılar (imla ve sayfa numaraları açısından), Huzur’un Dergâh Yayınları tarafından Şubat 2021 tarihinde yayımlanan 36. baskısına göre yeniden düzenlenmiştir.
{fold içindeki imge: Manifold, fotoğraf kaynağı: Tanpınar’ın Eşiğinde}